29 Aralık 2013 Pazar

2013'ün Getirdikleri, Götürdükleri ve Hedeflerim

        2013 iyisiyle, kötüsüyle bitiyor. Benim de bu yılın bana getirdiklerini ve benden götürdüklerini sorgulama zamanım geldi de geçiyor. Blogun sağ tarafında sıraladığım hedeflerim vardı bildiğiniz gibi. İkiye ayırdım onları. Bir liste yeni yıl için hedeflerden, diğer liste de adım adım gerçekleştirmek istediklerimden oluşuyor. Şimdi onları kontrol edip ne kadarını gerçekleştirebildiğime bakalım.


2013 için ilk hedefim

*Bu seneki derslerimi başarıyla vermek.

Bu seneye kadar her yıl 48 sınava girdim. Çalışması da konsantre olması da yüksek not alması da çok zor oldu. Okulumun uzayacağını zaten biliyordum, aslında kendim tercih ettim uzatmayı. Bu uzatma senesi benim için bir dinlenme yılı oldu. Önümüzdeki Eylül ayından itibaren stajyerlik dönemim, sonra da meslek dönemim başlayacak. Bu yılı hedeflediğim gibi rahat geçiriyorum. Çok az dersim var, dinlenebiliyorum, çocuklara özel matematik dersi verip para kazanabiliyorum ve ingilizcemi geliştirebiliyorum. Bu yüzden bu hedefimi gerçekleştirdiğimi düşünüyorum.

*Yıl bittiğinde 5 parçayı piyanoda mükemmel bir şekilde çalıyor olmak.

Bu hedefimi gerçekleştiremedim. İnsanların yanında piyano çalarken titremem sebebiyle özgüvenim piyano konusunda biraz kırıldı ve bu nedenle şevkimi kaybettim. Buna bir çözüm bulma aşamasındayım şu an. 2 parçayı gayet iyi çalıyorum, üçüncüsü için çalışıyorum. Piyano çalışmaya tekrardan başlamam biraz zamanımı aldığından, bu hedef güme gitti.

*Sevgiliyle yeni bir şehir görmek.

2013 yazında birlikte Kuşadası'na gittik. Efes Antik Kenti'ni ve Şirince Köyü'nü gezdik. Çok güzel bir tatil oldu. Bu hedefim, daha doğrusu hayalim gerçekleşti.

*İngilizcemi geliştirmek.

2.5 ay önce dil kursuna başladım. Geçen hafta intermediate seviyesini başarıyla tamamladım, 2 hafta sonra da upper intermediate seviyesi başlıyor. Bu hedefim de tamam.

*Yıl bittiğinde 20 kitap bitirmiş olmak, bitirdiklerim :
Dostoyevski - Beyaz Geceler
Aykut Oğut - Evrenden Torpilim Var
Tom Robbins - Parfümün Dansı
Tavuk Suyuna Çorba
Paulo Coelho - Beşinci Dağ
Jean Christophe Grange - Kaiken
Stefan Zweig - Satranç
Albert Camus - Yabancı

Gördüğünüz gibi bu hedefi tamamlamış olmanın yakınından bile geçememişim. Bu kadar az kitap okumuş olduğum için kendimden utanıyorum. Benim bir kitabı beğenmesem de bitirmek gibi bir huyum var. Bu listedeki kitapların hepsi muhteşemdi, ama durakladığım anlarda başka kitaba geçmek yerine zorlayıp okudum. O yüzden zaman kaybettim bazen. Ama yine de kendimden utanıyorum. Nokta.

*Burun estetiği yaptırmış olmak.

Yaptırmadım. Aslında acil bir estetik ihtiyacım yok. Gargamel gibi hayal etmeyin yani. :) Ama yine de fırsat bulduğumda yaptıracağım. 2014 hedefleri arasına koymayı düşünmüyorum. Biraz cesaret meselesi, biraz para meselesi. Sanırım zamana ihtiyacım var.

       Adım adım hedefler bölümünde her seferde iki hedef yazıyorum. Çünkü bazen düzene koymak istediğimiz şeyleri aynı anda yapmaya çalıştığımızda gözümüzde dağ gibi büyür. Ya da büyük bir hedefi hemen gerçekleştirmek istediğimizde cesaret edemeyiz. O yüzden adım adım gitmek bazen daha iyidir.

İlk hedefim düzendi. Odamda, dolaplarımda, okulda... Hayattaki düzen bence yaşadığımız yerin düzeniyle başlar. Ben de yaşadığım yeri toplu tutmayı öğrendim önce. Arada dağılıyor ama olsun, o hedef tamamlandı.
Diğer hedefim parmaklarımı yara yapmayı bırakmaktı, bu hedef henüz tamamlanmadı.
Üçüncü hedefim piyano çalışmaya başlamaktı, bu hedef de tamamlandı.

        Bu senenin bana en büyük getirisi "Hayır" demeyi öğrenmek oldu. Gerek yanında çalıştığım avukat (şu an çalışmıyorum), gerek ısrarcı arkadaşlarım, gerek kardeşim. Bazen hepsine hayır demem gerekiyordu ama ben beceremiyordum. Bunu yapmayı öğrenmek çok önemli. Çünkü yapamadığımızda hep fedakarlık yaparken buluyoruz kendimizi. Bir yerden sonra kendimize saygımız da azalıyor.

       Psikolojik sorunlarım vardı, onları yendim. Kaç yıldır onları yenmek için uğraş veriyordum ama bazen ne kadar çabalarsak çabalayalım kendimize yetmiyoruz. Ben de dünyalar tatlısı bir psikolog buldum. İlk gittiğim kişinin bu kadar iyi olması büyük şans. Çünkü sorunları anlatmak zaten büyük dert, hatta bazen cesaret istiyor. Ben abla-kardeş gibi olabileceğim birine denk geldim. Ve sorunlarımın büyük bölümünü çözdüm. Hala çok sık olmasa da gidiyorum ve ona danışıyorum. Eğer siz de bazı sorunlar yaşıyorsanız ve kendiniz çözmeye çalışıyorsanız bence yardım almayı deneyin. Maddi olanaklar yüzünden yanaşmadıysanız da ücretsiz psikolojik yardım veren yerler, ayrıca devlet hastanelerinde psikiyatristler var. Psikoloji bütün hayat kalitesini etkiliyor çünkü.

       İlişkim belirli bir olgunluğa ulaştı. Artık çocukça kavgalar ve tripler yok. Çoğunluk psikolojik sorunumun sebep olduğu sorunlarımız oluyordu. Ben gereksiz yere surat asıp trip atabiliyordum. Etrafımdaki insanları kendimden ne kadar bezdirdiğimi en iyi siz biliyorsunuz. Ama artık atlattım ve su gibi bir ilişkiye yelken açtım. :) Sevgilimi üzmüyorum artık. Olgunlaştığımızı hissediyorum.

      Aramın bozuk olduğu arkadaşlarımla aramı düzelttim. Annemin tavsiyesiyle mutlu olmayı öğrendim. En önemlisi gülümsemeyi öğrendim.

      Bu yılın getirileri olduğu gibi götürüsü de oldu tabi ki. Küçük kuzenim Beren dünyaya geldi, ama 2.5 aylıkken onu kaybettik. Ne kadar çaba göstersek de olmadı, doktorlar da yetmedi. Bebeğimizi kaybettik. 2 sene önce de dedemi kaybettiğimden darbe oldu bu bana. Ama çabuk atlattım.

      İnsanlığa olan güvenimi kaybettim, geç bile kalmıştım.

      Kazandıklarım kaybettiklerimden fazlaymış... Buna çok sevindim. 2013 zor bir yıldı ama yine iyi atlatmışım. İnşallah 2014 çok çok çok güzel geçer. İlişkim mükemmel bir şekilde ilerler, ailem bir arada ve mutlu olur, kardeşim üniversiteyi kazanır, sağlık ve para hiçbir zaman eksik olmaz inşallah. Sizlerin de hayatlarınızda her şey çok güzel olsun, sağlıklı ve mutlu olun, sevgilisi olmayanlara çok büyük bir aşk, sevgilisi olanlara da mutlu ve sağlıklı bir ilişki diliyorum. Şans, sağlık, huzur, mutluluk bizlerden ayrılmasın. Ceplerimizden para eksik olmasın. Hepinize iyi ve mutlu yıllar diliyorum. :))

Bu sefer şarkı da ekledim. Bana enerji veriyor, sizin de enerjinizi yükseltsin. :)



28 Aralık 2013 Cumartesi

Maşallah Diye Diye

       Çok zor bir hafta geçirdim. İnsan bir gece "Allah'ım her şey mükemmel gittiği için şükürler olsun." derken, ertesi gece "Allah'ım ne olur İstanbul'la barışalım öhüüüü."  diye ağlar mı ya? Evet İstanbul'la küstük, bildiğiniz iki gün hiç konuşmadık. 5 senedir hiç böyle bir şey yapmamıştık. Daha önce ben hep dayanamaz arardım, ya da o arardı. Ama genelde ben arardım. Ben karakter olarak kimseyle küs kalmam, yani prensip meselesi. Ama bu sefer İstanbul o kadar yanlış anladı ki, öyle bir şey yapmayacağımı bilmesi gerekirdi. 

   
        Gerizekalı ingilizce kursundaki, 2 aydır tanıdığım salak insanlar son gün bir şeyler içelim diye tutturdular. Kurs zaten akşam 10'da bitiyor. Sınıfın %80'i erkek, ben de onlarla gece  Beyoğlu'nda içki içeceğim. Hee oldu gülüm, oldu bebem. Akşam İstanbul'a kurstakilerin böyle bir düşüncesi olduğunu söyledim, İstanbul hemen "Gitme." dedi. Ama 1-2 saniye içerisinde bütün feminist yönüm ortaya çıktı, sinirim bozuldu ve "Neden? Sen zaten başka insanların söz konusu olduğu her şeyde böyle yapıyorsun!" dedim. Gitmek bile istemiyordum. Neden böyle bir tepki verdim ? Çünkü o bana sormalıydı, ben gitmeyeceğimi söylemeliydim. Sonra tartıştık, tam ben kapatırken o bir şey söylüyordu, bu sefer suratına kapadım sandı, tamamen telefonunu kapattı sinirden. En çok kızdığım şeylerden biri bu. Sonra ben ona yazdım, konuşmayacağım diye. Bu sırada telefonunu açtı, whatsapptan yazdı. Ben bu sırada daha bir sürü şeyi yanlış anlamış olduğunu anladım. Ama o kadar saçma bir yanlış anlamaydı ki, benim öyle yapmayacağımı bilmesi gerekirdi. Ben yanlış anlamışımdır diye düşünmesi gerekirdi. Ben de hiç cevap vermedim. Daha o gün öğrendiğim, ertesi güne yetiştirmek zorunda olduğum bir ödev yapıyordum o sırada. 4 sayfalık bir Yargıtay kararı için karar inceleme yazısı yazmam gerekiyordu. Saat 12.30'du. Ödev saat 3.30 da bitti. Ellerim ağrımıştı, ama İstanbul'la ettiğimiz kavga aklımdan çıkmıyordu.

      Bir düşünsenize, ben bütün yanlış anlamanın farkındaydım, ama o farkında değildi, beni dinlemiyor, anlamıyordu sonra telefonu kapatırken yüzüne kapadım sanıyordu, anlıyordum ki sinirlendiği başka şeyler de varmış. Bazıları yanlış anlama değil, gerçek. Gece ona çok kırgın olduğumu ve bu sefer uzun uzun açıklama mesajları yazmak yerine hatasını anlamasını bekleyeceğimi söyleyen bir mesaj attım. Bu sırada da saat 4'e geliyor, ben uyuyamıyorum, kendi kendime mi nazar değdiriyorum ben diye düşünüyorum. Çünkü ne zaman "Maşallah, her şey iyi gidiyor." demeye kalksam daha cümlemi bitiremeden işler boka sarıyor. Bunları düşünürken saati fark edip koyun saymayı denedim, biraz işe yaradı ve saat 5'e doğru uyuyakaldım. Ertesi sabah nasıl zor kalktım anlatamam. Zar zor okula yetişip ödevi teslim ettim. Bazıları yapmamış diye Cuma'ya kadar teslim edebilirsiniz demesinler mi !? Lan ben ödevi yapmasam kesin getirmeyenlere 0 derlerdi. Neyse sürenin uzayacağını bilsem şimdiye bitirmiş olmazdım yine son gün yapardım zaten. O gün okulda uyumamak için iki tane kahve içmek zorunda kaldım ama hala uyukluyordum. Akşama doğru okuldan bir arkadaşımla yine kahve içmeye gittik, akşam ingilizce sınavım vardı ve hala çok yorgundum.

       İngilizce sınavım speakingdi. Hocam ingiliz olduğundan ayrıntılı da anlatamadım derdimi, çok yorgunum konsantre olamıyorum, normalde böyle değilimdir, çok mu kötüyüm diyerek kedi gibi baktım. Neyse ki 80 verdi. Diğer bütün sınavlarım 90 olduğundan intermediate kurunu böylece tamamlamış oldum. Bana hala içmeye gelecek misin diye soran, kurstan sonra da 2-3 ayda bir toplanırız ehahehha diye mal mal konuşan kişilere çok yorgun olduğumu söyledim. Zaten kadınlardan biri de ne toplanması ya herkesin işi gücü var bir temposu var dedi. Hayran kaldım. Yorgun argın eve döndüğümde neredeyse koltukta uyuyakalacaktım. Saat 12.30 olmadan yattım, ama uyuyamıyordum. Bütün gün İstanbul'la konuşmamıştım ve kavgamız kafamda dönüp duruyordu. O kadar önemsiz bir şeydi ki, önemsizliğini gördükçe daha da sinirlendim. Bırakın koyun saymayı, bütün hayvanlar alemini saymayı denedim ama yok. Ne zaman koyunları bir tahtanın üstünden atlatsam tahta yer değiştiriyor, koyunlardan takılıp düşüyordu. Saat 3.30 oldu. Açtım bloglovin'i birkaç blog okudum. Yazmışsınız şansıma, nasıl iyi geldi anlatamam. Baktım hala uyuyamıyorum, ilaç aldım, etki edene kadar da mim yapayım dedim. Mim bittikten sonra hala tam olarak etki etmemişti ama saat 5'e doğru pestilim çıktı, ölü gibi uyudum. Ertesi sabah yine çok zor kalktım. Yine bütün gün İstanbul'la konuşmadım. Psikologa gittim, bu sırada psikologuma da bu konuda fikrini sordum. Beni ve ilişkimi en iyi tanıyan insanlardan biri olarak aramamı söyledi. Bana erkek beyninin ve kadın beyninin çalışma şeklinin ne kadar farklı olduğunu anlattı. Ben de Perşembe akşamı İstanbul'u aradım. Önce hiddetli konuştuk, sonra benim asıl rahatsız olduğum şeyi anladı, ben de onun rahatsız olduğu şeyleri anladım, barıştık ve tatlı halimize döndük. Maşallah diyorum ama laf olsun diye diyorum. Çünkü ne kadar desem de olacak olan oluyor. Ama belki de daha kötüsünden koruyor, maşallah diyeyim ben. Ne zaman bir yakınıma ilişkimden bahsetsem, olumlu konuşsam, ya da buraya olumlu bir şeyler yazsam her şey bok oluyor. Herkes mi kötü anacım, olmaz öyle şey. Ben kötüyüm. Ben kendime nazar değdiriyorum. Ya da sürekli mutlu olamayacağıma, arada mutsuz da olmam gerektiğine mi inanıyor bilinçaltım nedir ? Ama neyse ki sonunda geçti, atlattık.

26 Aralık 2013 Perşembe

Mia'dan Mim

     Şu an aldığım uyku dostu antidepresanın etki göstermesini bekliyorum ve içimden acayip yazmak geliyor. Son iki gündür çektiğim sıkıntıları uzun uzun anlatmayı yarına bırakıp blogdaki ilk mimi yapıyorum. Mim hep En'li sorulardan oluştuğundan doğru düzgün cevap verebileceğimi sanmıyorum ama hadi bakalım.

En sevdiğin renk?

Mavi. Ama öyle her mavi değil. Hani içinde hafif gri ve azcık mor olan depresif mavi var ya, işte o. Hani yağmur yağdıktan sonra bulutlu havanın ve denizin mavisi.

En sevdiğin çiçek?

Papatya ve beyaz zambak.

En sevdiğin yemek/sebze/içecek?

En sevdiğim yemek mantıydı hep. Ama şimdi dürüm sanırım.
En sevdiğim sebzeler patates ve mantar.
En sevdiğim içecek su.

En sevdiğin yerli/yabancı şarkı?

Yabancı çok sevdiğim şarkı var. Aslında klasik müzik dinliyorum ama sorunun amacı o değil. En sevdiğim yabancı şarkılar Lenka - Trouble is a Friend, Imagine Dragons - On Top of the World ve AC/DC - Back in Black
En sevdiğim yerli şarkı Yeni Türkü - Yağmurun Elleri

En sevdiğin komedyen?

Cem Yılmaz. Yabancı olarak da Conan O'Brian izlerken çok keyif alıyorum.

En sevdiğin kız/erkek ismi?

Erkek ismi Cem, kız ismi konusunda kararsızım.

En sevdiğin kitap?

Açık ara Dostoyevski - Suç ve Ceza. Ondan sonra da Tom Robbins - Parfümün Dansı

En sevdiğin yerli yabancı oyuncu?

Yabancı oyuncu Jack Nicholson ve Johnny Depp
Yerli oyuncu Haluk Bilginer

En sevdiğin yerli/yabancı film?

Yabancı film çok. Guguk kuşu, The Fall, Mr. Nobody, Persepolis... Bu böyle devam eder.
Yerli filmlerde emin olamadım ama en çok Babam ve Oğlum filminde ağlamıştım.

En sevdiğin yerli/yabancı dizi?

Yabancı dizi açık ara Breaking Bad. Sonra da Supernatural geliyor.
Yerli dizi Behzat Ç. Ama o bitti. Şu an Çalıkuşu çok hoşuma gidiyor, bir de Ben de Özledim.

En sevdiğin yerli/yabancı şehir?

Tabi ki İstanbul. Daha önce hiç yurtdışına çıkmadım ama Paris ve Venedik'i görmeyi çok isterdim. Bir de Roma. 

En sevdiğin gazete/gazeteci?

Hürriyet'i çok severdim ama şu süreçte ondan bile emin değilim. En sevdiğim gazeteci... Bilemedim ama şunu söyleyebilirim Fatih Portakal'ın haberciliğine, yorumlarına hayranım.

En sevdiğin mevsim/ay/gün?

En sevdiğim mevsim ilkbahar. En sevdiğim gün Cuma. En sevdiğim aylar Kasım, Eylül, Mayıs.

En sevdiğin kıyafet/kıyafet tamamlayıcısı/takı?

En sevdiğim kıyafet kesinlikle elbise, tek parçayla günü kurtarıyoruz. Kıyafet tamamlayıcısı şu sıralar boyunluk. En sevdiğim takı sevgilimin hediyesi olan yüzüğüm.

En sevdiğin makyaj malzemesi/bakım ürünü?

Rimel. Bakım ürünü olarak da bebe yağı ve Neutrogena dudak kremi.

En sevdiğin çizgi karakter? 

Hepsini seviyorum.

En sevdiğin anı?

Sevgilim İstiklal Caddesi'nde yürürken, yılbaşı sebebiyle süslenmiş ve rengarenk olmuş muhteşem Saint Antoine kilisesine girmek istedi. Kilisenin avlusu ışıklardan rengarenkti. Küçük bir kulübe ve ağacın ışıkları arasından geçerken Moira dedi, arkamı döndüm ve yüzüğü gördüm. Çok romantikti.

En sevdiğin özelliğin?

Adil olmam ve asla haksızlıklara duyarsız kalamamam.

En sevdiğin his?

Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğüm anlarda duyduğum huzur hissi.

En sevdiğin canlı?

Sevgilim. :)))
Genel bir cevap vermem gerekirse minik tatlış hayvanlar. İnsanlar dünyadaki en pislik, en acımasız canlılar.

Mia çookk teşekkür ederim. Arya'yı mimliyorum. 

Antidepresan neden hala uykumu getirmedi merak içerisinde uyuma çabalarıma devam ediyorum.




23 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni Yıl Yemeği

      O gün yazıyı yazdıktan sonra Prag aradı. Roma ve Berlin'le buluşacağımızı söyledi. Buluştuk, dertleştik. Çok iyi geldi. Sizlerden gelen yorumlar da bana çok iyi hissettirdi. Hep destek oldunuz çok teşekkür ederim. Babamı aradım ve onu çok özlediğimi söyledim, görüşelim dedim. İnşallah en yakın zamanda görüşürüz. O gün, yani o kadar ağladığım gün, kızlarla dertleştik ama, onlar babamın uyuşturucu kullandığını bilmiyorlardı. O gün söyleyemedim. Ama aslında söylemem gerekiyordu. Çünkü ben neden üzüldüğümü söylemesem bile beni hep teselli ettiler. Hep yanımda oldular. Çok samimiler, bana çok değer veriyorlar biliyorum. 

      Cuma günü sevgiliyle buluşacaktık, akşam tiyatroya gidecektik. Öğle okula gittim, ders yokmuş. O kadar yolu boşuna gittim. Beyoğlu'na döndüm. Oturdum Starbucks'ta aldığım notları okudum. Okuduğum kitabı bitirdim. Sonra İstanbul geldi. Birlikte yemek yedik, sonra da Cevahir'e geçtik. Oradaki salondaydı oyun. Çehov'un Üç Kız Kardeş oyununa gittik. Çok güzeldi, baya eğlendik. Özellikle dekora bayıldık. Hani Rus yazarların kitaplarını okurken, uzun süslü cümleler olur ya, aynen öyle oynadılar oyunu. Hiçbir değişiklik yoktu, çok keyifliydi. Bazı oyunları günümüze uyarlamaya çalışırlar da beceremezler ya, neyse ki öyle bir durumla karşılaşmadık. Gerçekten çok güzel bir akşam geçirdik. Ne zamandır tartışmıyoruz, sürekli gülüyoruz birlikteyken. Aman maşallah diyeyim.

      Cumartesi Prag'ta yemek yiyecektik. Yılbaşı yemeği. Prag'la buluştuk, eve giderken kasımpatı aldık. Evde de ışıklarla süslenmiş küçük bir ağaç vardı. Berlin ve New York da geldi ama maalesef Roma gelemedi. Çünkü hakimlik sınavına girmek için Ankara'ya gitmesi gerekiyormuş. Biz Parg'la yemekleri yaptık, o sırada New York geldi, sofrayı hazırladık, son anda Berlin de yetişti de yemeği yiyebildik. Açlıktan ölmüştük gerçekten. New York gelirken şarap aldı, Prag da tiramisu yapmış. Şarap içip sohbet ederken, konu yine benim ağladığım günden açıldı. Bu sefer her şeyi anlattım onlara. Babamla ilgili her şeyi, ailemle ilgili her şeyi. Dikkatle dinlediler. Benim ailem o kadar karmaşık ki, onlara roman gibi geldi. Ama yaşaması dinlemesi kadar kolay olmuyor maalesef bazı şeyleri. Onlarla istediğim zaman istediğim her şeyi paylaşabileceğimi söylediler, yanımda oldular. İyi ki varlar. He bu arada yemeğe başlamadan önce hepimiz konuşma yapmayı ve yeni yıl dileklerimizi söylemeyi unutmadık. Tatlı yerken de üstüne mumlar koyup dilek diledik. Sonra biraz keyiflenelim dedik, müzik açtık, dans ettik. Sonra aklımıza Barry White geldi...

     Ally Mcbeal izleyenler bilir. Orada hep Barry White dansı yaparlar ve inanılmaz keyiflidir kalabalıkken o dansı yapmak. Biz 4 kişiydik, Youtube'da da tam dört kişilik bir öğretme dansı vardı. Hani nintendo wii mantığıyla dans öğreten videolar var ya, onlardan. Kaç saat Barry White dansı yaptık bilmiyorum, en sonunda uzmanlaştık, hatta kaydettik. O kadar eğlendim ki anlatamam. Sonra sessiz sinema oynadık. New York'la ben yendik. Tabi gecenin sonunda baya bir yorulduk. Yatakları yaptık, Prag kendi odasında yattı biz de salonda. New York'la ben yan yana yattık, tabi uzun uzun sohbet etmeden uyumadık. Önce Pucca'nın yeni kitabını anlattı. Ben okumadım çünkü. Kendisi blogger değil ama Pucca'yı ayet iyi biliyor. Yoksa blogger mı ?! Emin olamadım şimdi. Neyse artık okuduğum bloglardaki ayrıntılara daha dikkatli bakacağım. Sonra sevgililerimiz ve tecrübelerimiz hakkında konuştuk biraz. Biz New York'la konuşurken biraz fazla ayrıntıya gireriz bazı konularda. Prag o kadar ayrıntıdan hoşlanmaz, o yüzden baş başa kalınca uzun uzun anlatırız.

       Bu sabah zar zor kalktım. Uyurken asetonlu pamuk koklatmışlar ona rağmen kalkmadım düşünün nasıl yorulduğumu... Kahvaltı etmeden çıktık evden. Hepimizin işleri vardı. Erken geldim ama hiçbir şey yapmadım. Yani sınavlar için. Oturduk annemle örgü ördük. Ben İstanbul'a atkı örüyorum. Saat kaç olmuş bak... Bu hafta da böyle bitti işte.

15 Aralık 2013 Pazar

Babam yine saçlarımı okşadı, ben yine öldüm.

      Kafamı bir türlü toparlayamıyoum. Yarın İngilizce sınavım var, ama çalışamıyorum. Çünkü babam geldi para bırakmaya. Ama ben hiç bu kadar kötü hissetmemiştim. Ne zamandır babamı görmemiştim, zaten çok özlemiştim. Şu an ağlamaktan yazamıyorum...

     Boynunda gözlüğü asılıydı. Babamın gözlüğü olması o kadar hoşuma gitti ki. Sanırım çok normal bir baba gibi geldi bir an için. Hani pazar kahvaltılarından sonra boynundaki gözlüğü takıp gazete okuyan babalar gibi. Pazar günlerini yalnız geçirmeyen babalar gibi. Off cidden ağlamaktan yazamıyorum ve kendime sinir oldum. Bizim oturduğumuz sokağın girişine gelmiş, taksinin yanında bekliyordu. Gittim, öptüm. Paramı verdi, teşekkür ettim, sarıldım. Ben sarılınca başımı okşadı. Saçlarımı okşadı. Ne zamandır hiç öyle okşamamıştı saçlarımı. Ben de devam etsin diye daha çok sarıldım, o da sımdıkı sarıldı ve saçımı okşamaya devam etti. Off resmen 5 yaşıma döndüm. Ben küçükken en sevdiğim şey babamın dizine yatmak, babamın da başımı okşamasıydı. Öyle uyuyakalırdım. Eğer ben uyuyakalmadan babam okşamayı bırakırsa, ben babamın elini öperdim, o da okşamaya devam ederdi. Bunu aynı jeton atmaya benzetirdim, lunaparklardaki gibi. Bir de ben hep gecenin köründe uyanıyorum da ürküyorum ya, küçükken de öyleydim. Ürkünce hep annemlerin yatak odasına giderdim, babamın yanına yatardım. Babam bana sarılırdı, öyle huzurlu uyurdum ki. Annemin yanına yatmak aklıma bile gelmezdi. Babamın prensim olduğu zamanlardı.

     Ağlamaktan gebericem yazıyı bitirene kadar sanırım. Acaba haftasonları babamla mı kalmamız gerekirdi ? Babamı yalnız bıraktığımız için suçlu muyum ? Ama babam kendisi istedi, kendisi tercih etti bunu. Hem kardeşimle gidip babamda kaldığımız zamanlarda babaannem bizi kaç kere kovmaktan beter etti bunu da biliyorum.

     Babamın boynunda okuma gözlükleri asılıydı. Biliyor musunuz babam 53 yaşında. Küçükken 50 yaş çok büyük gelirdi. Babamın elli olduğunu fark ettiğimde çok şaşırdım. Şimdi 53. Ne kadar yaşlanmış aslında... Hayatı pişmanlıkla geçmiş bir adam o. Onu çok seviyorum. Çok üzülüyorum. Ama kahretsin, ağlamaktan yazamıyorum.

13 Aralık 2013 Cuma

Hayat Bazen Gri, Bazen Pembe... Rengi Seçmek Elimizde

      Hayat bazen gridir. Umutla çözmeye çalışırız bütün düğümleri. Deneyi başarısız oldukça umutsuzluk galip gelir. Ve umutsuzluk mağlubiyetimizin göz kırpmasıdır. Kaçınılmazdır. Güneş bile her gün mağlup olmaz mı aslında, yerini gri gökyüzüne bırakır, bizi de saatlerce karanlıkla baş başa. Ama belki de asıl önemli nokta akşam ki mağlubiyet değil, her sabah geri kazandığı galibiyettir. İnsanlar ilham alınması gereken şeyleri göremezler. Bir görebilseler her şey daha kolay gelir aslında. Her zaman yeniden başlayabileceğimizi en iyi güneşten öğreniriz. Güneş hiç pes etmez. Battığında bile aya ışığını göndermeye devam eder. Ay da aydınlatır geceyi, hiç zifiri karanlık olmasına izin vermez. Bizde aslında en umutsuz anlarımızda bile tamamen bırakmamalıyız ipleri elimizden. Her zaman bir çıkış yolu olabileceğine inanmalıyız.

     Bazen hayat o kadar güzel, o kadar şeker gibidir ki, yaşadığımız anlar hiç bitmesin isteriz. İşte o anlarda hayat pembedir. Bir yandan çok mutluyuzdur, bir yandan da "anı yaşa" baskısı kurarız kendi beynimizde. "Evet, şu an çok mutluyum ! Bu anı doya doya yaşamalıyım. Allah'ım nolur hiç bitmesin, hep böyle devam etsin." deriz sürekli içimizden. Ama bu yaptığımız aslında anı yaşamaya engel olur. Çünkü içten içe hayatımızın devamlı gel gitleri olduğuna, hiçbir zaman mutluluğun sürekli olmayacağına, çok gülersek sonunda ağlayacağımıza inandırmışızdır kendimizi. İçten içe biliriz, daha doğrusu saçma bir şekilde inanırız ki bugün iyiysek iki gün sonra kötü olacağız. Bir düşünün, en mutlu anılarınızı aklınıza getirin, aslında çoğu spontane gelişmiş anlardır. Planladığınız bir tatil bile olsa, o an mutlu olmaya odaklanmamışsınızdır. Sadece o anı yaşıyorsunuzdur. İç sesinizin sizi mutlu olmaya zorlamadığı anlar, aklınıza mutsuzluk da gelmez zaten. Sevgilinizi öptüğünüz an, "şu an çok mutlu hissetmek zorundayım, çok romantik bir an olmalı" diye kendinizi zorlarsanız, gerçek öpücüğü kaçırırsınız. Gözlerinizi açtığınız anda sevgilinizin de yavaşça gözlerini açtığı ve size aşkla baktığı anı kaçırırsınız. Çünkü gözleriniz hala kapalıdır, aklınızda o an hissetmek zorunda olduklarınız vardır. Bir oluruna bıraksanız zaten hissedeceksiniz. Anın akışına bırakın sadece.


      Benim hayatta en sevdiğim an umut anlarıdır. Küllerde doğma anları. Düşüşün bittiği, ve çıkışın başladığı anlar. Ama çok yanlış düşündüğümü anlamam uzun sürdü. Çünkü mutlu olmak için önce bir düşüş anına, bir mutsuzluk anına ihtiyacım var sandım hep. Aslında hiç düşüş olmadan da umut edebilirim, bunu anladım. Düşüşlere ihtiyacım yok. Hayat içinde öyle muhteşem şeyleri barıdırıyor ki, her zaman daha fazlasını hayal edebilirim, umut edebilirim. Artık hayatımı bu mottoyla yaşıyorum. Her zaman daha fazlasını iste ! Mutluluğunun bir sınırı var diye düşünme. Mutlu olmak için daha öncesinde yaşaman gereken mutsuzluklara ihtiyacın yok. Asık suratımı bir maske gibi çıkardım. Yerine gülümseyen bir surat koydum. Hayata olumlu bakan, etrafa pozitif enerji, saçan bir surat. Ve bu suratı o kadar çok sevdim ki, benliğimden bir parçaya dönüştürdüm. Daha önce benimle ilgili bir başkasına sorsanız kimse benim pozitif olduğumu söylemezdi. Ama ben hep etrafa pozitif enerji saçan bir insan olmak istemiştim. İnsanların bizi dışarıdan nasıl görmesini istediğimizi düşünürüz bazen. İdeal ben. Etrafımdaki insanlar beni nasıl görüyor acaba ? Zeki ve pozitif, sorun çözücü, kötü şeylerin bile iyi yanlarını görebilen biri... Ya da çok negatif ve insanların enerjisini emen, hiçbir ortama uyum sağlayamayan, iç bayan... Hangilerini tercih edersiniz ? Aslında tercih ettiğiniz seçenek, sizin karakteriniz olmasını istediğiniz şeylerdir çoğu zaman. İnsanların pozitif olduğunuzu düşünmelerini istiyorsanız, içten içe pozitif olmanın doğru olduğunu olduğunu düşünüyorsunuzdur. Gerçi istisnaları da vardır tabi ki. Bence istediğimiz insan olabiliriz. Çünkü kendimizde o istediğimiz karakterin özelliklerini görmemiş olsak, o karakterde olmanın nasıl olduğunu bilmiyor olsak, istemek için sebebimiz olmazdı.

      Hayatı kendimiz için zorlaştırmayı bırakmalıyız. Bazen bizim dışımızda gelişen şeyler vardır, bizim bile olumluya çeviremeyeceğimiz durumlar vardır. Mesela ölüm gibi. Ama bir düşünün. Böyle şeyler ne kadar sıklıkla meydana geliyor, biz ne kadar sıklıkla depresyona giriyoruz ? Depresyona girmek için felaketlere ihtiyacımız yok bizim, en küçük bir şeyi kafamızda kocamaannnn hale getirip mahvedebiliriz beynimizi, psikolojimizi. Hayatta keşfedilecek onca muhteşem şey var, keşfedip mutlu olmak da, depresyona girip tüm güzellikleri kaçırmak da bizim elimizde. Seçim yapalım öyleyse. Ve bundan sonra yaptığımız seçime sadık kalalım.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Suçluluk Duymalı Mıyım ?

        Bazen insanların her ricasını yerine getirince kendime hiç zamanım kalmıyor. 7. sınıfa giden ve sürekli arayıp Moira abla müsait misin diye soran bir kuzenim var. Bal gibi bir şey, çok seviyorum. Ama bazı cümleleri sürekli duyduğunuzda, özellikle size bir sorumluluk yüklüyorsa bazen irite olursunuz. Yani beni aradığında müsait misin diyorsa anlıyorum ki onu ders çalıştırmamı isteyecek. Çalıştırırım tamam da, hiç programlı değil benim kuzenim. İstisnasız her zaman sınavdan bir gün önce akşam saatinde arıyor. Öyle bir emrivaki oluyor ki anlatamam. Zaten pazartesiden perşembeye ingilizce kursum var akşamları, zaman ayıramıyorum ki. Mesela dün. Önce Paris aradı bir konuda yardım için. Bir saatimi falan alırdı. Sonra kuzenim aradı yine yardım için, o da en az bir saatimi alırdı. Tabi oyalanmaları, iki dk otur sohbet edelim derken 3-4 saatim geçecekti. Bu arada benim hem ingilizce çalışmam hem de deniz ticareti çalışmam gerekiyordu. Ve bu hep böyle biliyor musunuz ? Yengem, bahsettiğim kuzenimin annesi bir alt katımızda oturuyor. Çok severim kendisini, dünya iyisi, ama ne zaman uğrasam bir konuda yardım istiyor. O istemese kuzenlerim istiyor. Ya Moiracım gelmişken bir beş dk şunu halledelim, bir de şunun ucundan tut... Başımın üstüne, inanın hiç sorun değil yaparım. Ama hep aynı şey olduğu için insanın içinden gelmiyor bazen. Bu ara çok oluyor nedense...Kendimi kötü hissediyorum ama böyle düşündüğüm için.



      Bunları boşverelim de, yengemin bana en güzel kıyağına gelelim. Bana öğrenci buldu ! Kuzenimin bir arkadaşı. Ona ve kuzenime haftada bir saat matematik çalıştırıyorum. Kızın ailesi saatlik 30 lira ödüyor. Çok para olmayabilir ama ayda 120 lira oluyor, bu da yavaştan kredi kartı borcumu ödeyebileceğim anlamına geliyor. Hatta kart borcumu ödeyip limitimi artırırsam İstanbul'la tatile gidebileceğimiz anlamına geliyor !!! Hem belki beni önerirlerse başka öğrenciler de gelir neden olmasın ? Bu arada adım adım hedefler koymuştum ya, odayı ve eşyaları düzenli tutma kısmını başardım, bir haftadan fazladır baya düzenliyim. O yüzden artık oraya yenisini yazabilirim !

      Bu ara kardeşimle hep geç yatıyoruz. Aynı odayı paylaştığımızdan birimiz uyumayınca diğerimize de bahane oluyor. Ya da yataklarımıza uzanıp telefonlarımızdan online oyun oynuyoruz. O oradan söylüyor ben buradan... Size kardeşimden pek bahsetmemiştim aslında. Benden iki yaş küçük bir erkek kardeşim var. Çok yakın arkadaşım aynı zamanda. Çok iyi anlaşırız. Arada tartışırız, düşüncesizlikleri olur, her kardeş gibi beni kırdığı zamanlar da olur ama kardeş işte. Çok seviyorum. Gönlümü de çoğu zaman alır, sonradan da olsa... Babamla annem ayrıldıktan, babamın bize yaşattıklarından sonra annem kardeşim ve ben birbirimize kenetlendik. Ailenin diğer üyeleriyle de pek görüşmedik. Üç kişi birbirimize tutunuyoruz. İstanbul, kardeşimin sevgilisi ve annemin nişanlısıyla birlikte 6 kişiyiz. Babama karşı vicdan azabı çektim böyle yazınca, ama bu onun seçimi. Hayatımızdan çıkıp gitmek inanın kendi seçimi. Uyuşturucuyu seçti, alkolü seçti. Açıkça seçim yaptı. Neyse kendi kendime vicdan azabını dindirmeye çalışmaktan da sıkıldım. 

      Pazartesi akşamı annemin nişanlısı yemeğe gelmişti. Gece de dördümüz UNO oynadık. Çok eğlenceli geçti. Bazı zamanlarda mutlu bir aileymişiz gibi hissediyorum. Yani o kadar baba gibi davranıyor, bizi o kadar seviyor ki, bazen kendimi iyi hissediyorum. Yani gerçekten... Anlatamıyorum ki. Babam varmış gibi diyemem çünkü babam zaten var. Ve ben babamı çok ama çok seviyorum. Ama ben babamı sadece babam olduğu için seviyorum. Yani onu sevmemek elimde değil. Ama annemin nişanlısı daha farklı. Koruyor, gerçekten gözetiyor, güçlü... Kızların tutunacakları dal olarak gördükleri babalar olur ya, onun gibi. Ama bir yandan da onun da kendi çocukları var. Ama çocukları biraz içlerine kapanıklar, onlarla bizle olduğu gibi bir iletişimi yok. Ya da çocukların olmasını istedikleri halde mi yok ? Bilmiyorum işte. Bazen biz iyi vakit geçirdiğimizde kendimi onlara karşı suçlu hissediyorum. 

       Bu arada, kar çok çok güzel değil mi ? İstanbullular olarak yıllardır ilk defa bu kadar erken kar gördük. Şu anda da lapa lapa yağıyor. Keşke biraz daha sürse de tadını çıkarsak... 

8 Aralık 2013 Pazar

Artık Yapabiliyorum !

      Cuma günü okula gittim, deniz ticareti dersi vardı. Aslında çok zor bir ders değil ama çok zor bir hocası var. Öğrencilerine kök söktürmeye bayılan, orta yaşlı bir kadın. Nedense kız öğrencilere uyuz oluyor ama erkek öğrencilerle arası iyi. Mesela bir arkadaşımız erkek arkadaşıyla birlikte hocanın odasına gitmiş konuşmaya, hoca kız orada yokmuş gibi davranmış, çocukla çok samimi konuşmuş. Bu arada avukatlar arkasından "Hakimlerle de arası iyi onun, anlarsın." modundalar. Kadın evli değil, çocuğu yok, sanırım bir kedisi var, habire twittera oğlum şöyle oğlum böyle diye yazıyor. Bu arada sosyal medyada çok aktif. Aslında güzel, sarışın bir kadın. Ama çok kompleksli. Benim iki zeki arkadaşım, New York ve Roma hocaya twitter ve facebooktan laf etmişlerdi de, hoca mahvetmişti onları. Birine twitterda giydirdi, diğerine derste bağırdı. Şimdi de bir salak facebooktan hocaya laf atmış. Yok nottan sormuyormuş, yok sorular çok kötüymüş, ezberciymiş, muhakeme sormuyormuş... Hoca bir sinirlenmiş, bir sinirlenmiş ki sormayın gitsin. Derse girdiği andan itibaren sürekli "29 sayfaya bile çalışamadınız, ama ben size düzgün bir not hazırlayamamışım, çok özür diliyorum, ama siz bittiniz, finallerde çok eğleneceğim ben, hahahaha, muhakeme istiyordunuz alın size muhakeme, daha zilyetliği bile söyleyemiyorsunnn git borçlar çalııışşşşş!" diye bağırdı. Artık nottan değil, tüm kitaptan sorumluymuşuz... Hazır üç tane dersim var, rahat bir sene geçireceğim, ama yok. Ses kaydı not çıkaran bir notçumuz var, canımız, ona ses kaydı notunu çıkarmasını bile yasaklamış kadın! Her derse kendim girip not tutuyorum, ses kaydı yapıyorum kaçırdığım yerler için.


      Cumartesi günü de avukatlık akademisi sertifika programına gittim. O günkü konuk Yargıtay ceza dairesi başkanıydı. Hani şu kararlara itiraz ettiğimizde daha doğru bir karar vereceğine inandığımız üst mahkemede karar veren hakimlerden biri işte. Baya iyi bir adamdı ve onunla söyleşi imkanı bulduğum için çok mutlu oldum. Bir yargıtay üyesini dinleyebilme, ona soru sorabilmenin hukuk öğrencisi için değeri büyük. Çünkü biz sürekli Yargıtay kararlarını inceliyoruz ve genelde Yargıtay salakça bir karar vermiş oluyor. Hakim de konuşurken "Siz bize kızıyorsunuz hep ama olaylar çok farklı olabiliyor, çok karışık gelebiliyor önümüze." dedi, baya güldük. Ona medyada gördüğümüz ve yanlış olduğu çok belli olan, Yargıtay'ın da onadığı kararları, 13 yaşındaki kıza 26 kişinin tecavüz ettiği ve kızın rızası olduğuna karar verilen N.Ç davasını ve çocuk istismarında zaman aşımını sordum. O da anlattı uzun uzun. Çocuk istismar edildiği ve bunu söyleyemediği zaman, zaman aşımı çok uzunmuş. Yıllar sonra bile gidip şikayet etse hemen soruşturma başlatılıyormuş. Eğer çocuk ailesi tarafından cinsel istismara uğrarsa, zamanaşımı çocuk 18 yaşına girdiğinde başlıyormuş. Bu arada istismar edilen çocukların %70 i kendi ailesi tarafından cinsel istismara uğruyor. Burada çok çok önemli bir ayrıntı var arkadaşlar. Ben yaklaşık 30 insanın arasında Yargıtay ceza dairesi başkanına uzun uzun soru sordum !!! İnsanların arasında konuşamayan, heyecandan kendi sesini bile duyamayan, kulakları uğuldayan ve kalbi heyecandan dışarı fırlayacak olan ben, sakince sorumu sordum ve cevabı dinledim ! Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu bir bilseniz... Kendime güvenimi yeniden kazanmaya başladım. Ve sanırım bunu İngilizce kursuna borçluyum. Orada insanların önünde İngilizce konuşabilmek bir şeyleri aşmama yardımcı oldu sanırım. Neyse asıl konuya geleyim. Hakim medyada her şeyin çok yanlış gösterildiğini söyledi. Örneğin bir dava vardı, belki hatırlarsınız 'baklava çalana 8 yıl hapis' diye bir haber çıkmıştı, herkes çok şaşırmıştı. Meğer işin aslı şöyleymiş ; üç tane adam, dükkanın tavanında koca bir delik açmışlar, üçü birden gece vakti dükkana girmişler ve baya zarar vermişler. Birden çok kişi olması, gece vakti olması, verilen zarar derken bir sürü sebeple cezada artma olmuş, yani olay sadece baklavadan ibaret değilmiş. Ama medya böyle aktarmış. "Duyduğunuz her şeye inanmayın sakın." dedi.

      Bugün boş oturduğum zamanları telafi etmeye devam ettim ve makyaj dolabımı düzelttim ! Neler neler attım... Makyaj dolabı dediğim de kremlerimi, makyaj malzemelerimi, tokalarımı, küçük çantalarımı koyduğum ince ve raflı bir dolap. Kardeşimle aynı odayı paylaştığımızdan ve ev küçük olduğundan her şey dolaplarda. Hata dolabın içini de bir sürü kutu ve ikea düzenleyicilerle donattım. Ama sonuçta güzel ve düzenli bir sonuç elde ettim bugün. 

      Blogda, yan tarafta yıl içinde yapmak istediklerimin listesi var biliyorsunuz. Onun yanına bir de "hedefim" bölümü ekleyeceğim. Okuduğum kitapta başarmak istediğiniz şeylerle ilgili kısa süreli hedefler koyun diyordu. Eğer adım adım gitmezsek hayalimiz çok büyük gelir ve elde edebileceğimize inanmayız. İnanmazsak da asla elde edemeyiz. Benim psikolojik ve maddi olarak en büyük hedefimin düzenli bir hayat olduğunu artık sağır sultan duydu. Tabi düzenliden kastım sıkıcı değil. En azından başarmak istediklerimi başarabileceğim bir düzende çalışmak, ve psikolojimin düzgün olması. Allah'a çok şükür şu an psikolojik olarak her şey yolunda. Ama düzenli bir hayatı düşününce o kadar çok şey var ki... O yüzden ben de adım adım gideceğim. Bu adımdarla ilgili de kısa kısa bilgilendirme yapacağım. Banane senin adımlarından diyebilirsiniz, ama herkes düzenli bir hayat ister. Biraz düzen ve huzur isteyen, hayallerini gerçekleştirmek isteyen insanlara, çok şey yapmak isteyen, hayal kuran ama bir türlü kıçını kaldıramayan insanlara ilham verir belki. :)

6 Aralık 2013 Cuma

Şarap Evi Önerisi

      Mezun olan arkadaşlarım, mezun olduklarına pişmanlar. Stajyerlikten söz açılınca gözleri doluyor ve birbirlerine konuyu kapatmalarını söylüyorlar. 4 senedir öğretilen hak, dürüstlük, hakkaniyet kavramlarının gerçekte nasıl paspas yapıldığını, hakimlerin ve savcıların ne kadar boktan insanlar olduklarını görünce bunalıma girmişler. Bunun yanında çalışmaya başladıklarından beri hiçbir şey yapamadıklarını söyleyip duruyorlar. Ben de vaktimin tamamını dizi izleyerek geçiriyordum ki, toparlan dedim kendi kendime. Şunun şurasında birkaç ay kaldı stajyerliğe. O zaman yapamayacaklarını yapmak zorundasın ! Neyse ki o dizi döneminden çıktım.

      Benim bazı dönemlerim oluyor, gerçi siz de biliyorsunuz artık... Bunalıma girip çıkıyorum. İşte o dönemlere benzer dönemler var. Tembellik ve çalışkanlık dönemleri. Bir süre boyunca her gün dizi izliyorum, sonra ne kadar boktan yaşadığımı fark ediyorum, ertesi gün kalkıp temizlik yapıyorum, masamı ve dolaplarımı düzeltiyorum, kendime bir program yapıyorum. Boşa geçirdiğim saatleri telafi etmeye çalışıyorum. Cilt bakımı ya da benzeri anlamda uygulamak istediğim her şeyin listesini yapıyorum, internette araştırma yapıyorum. Çoğunlukla bu araştırmalar kadinlarkulubu.com da son buluyor. Ama oradan her seferinde iyi bilgiler edinebiliyorum. Hangi konuda bilgi edinmek isterseniz, tecrübeli birilerine danışmak isterseniz, orada bu site karşınıza çıkıyor. Şu reklam yapar gibi oldum ama yapmıyorum aslında. Belki size de yardımcı olur diye tavsiye ediyorum. Ama uyarayım, kullanıcı adı aldıktan sonra kullanıcı adını silemiyorsunuz. Mesela mahrem bir konu var, yorum yazdınız ya da fikir almak istediniz, sonra pişman oldunuz, silemezsiniz. Forumu okumanın yanında, üye olayım da yazayım derseniz, üyeliğinizi silemezsiniz, açtığınız konuları da. O yüzden sakın kendi adınızla üyelik almayın.


      Sevgilimin doğum günüydü geçen çarşamba, sürpriz yapmıştım biliyorsunuz. Sadece ufak bir kek alıp güzel bir ortam hazırlamıştım ama onun dışında zaten dışarıda yemeğe çıkma planımız vardı. Size şimdi muhteşem bir yer önereceğim ! Sensus şarap evi. Kuledibinde, çok güzel, çok otantik ve çok ucuz ! Tabi kime göre ucuz diyebilirsiniz. Şöyle ki sloganları "iyi şarap, pahalı şarap demek değildir." En güzel yerli şarapları getiriyorlar ve çok uygun fiyatlara bir şişe şarap alıp, yanında şarküteri tabağı, peynir tabağı alabiliyorsunuz. Mesela 30 lira, 40 lira civarında bir paraya çok güzel bir şarap açtırabilirsiniz. Şarküteri tabakları da 10-30 lira arası. Peynirler ve etler var tabakta. Şarabın yanında iyi giden ne varsa orada bulabilirsiniz. Yemek seçenekleri de var, biz orada yemek yemedik ama yorumlardan pahalı olduğu sonucuna vardım. Yemek yiyip, sonra yanında atıştırmalıklarla şarap içmek için bu mekana gidebilirsiniz. Çok romantik bir yer. Ayrıca çalışanlar çok kibar. Arkadan sürekli kısık sesle klasik müzik çalıyor. Ama klasik müzik dedim diye çok ciddi ve kasıntı bir yer beklemeyin. Gayet hoş bir atmosferi var. Ama kesinlikle rezervasyon yaptırın ! Hatta cuma günü ya da hafta sonu gidecekseniz iki gün öncesinden yaptırın.

28 Kasım 2013 Perşembe

Madem Öyle

        Merhaba.
      Şu yazıda bahsettiğim kişi dedemin annesi. Yaşadıkları gerçek. Dedem ve anneannemin hikayesi de biraz acıklıymış, bu kadar olmasa da. Ama anlatmayacağım. O yazıyı yazmamın özel sebebi kadınların yaşadıklarına kendi ailemden vermek istediğim bir örnekti. Hikayenin devamında katil koca ve o karışımı hazırlayan kadını kimse polise vermemiş. Katil koca da ölümüne sebep olduğu karısının üvey kız kardeşiyle evlenmiş, beş tane çocukları olmuş. Ne kadar da ironik değil mi ? 

       Bu ülkede kadın olmak eskiden zormuş, şimdi de zor. Ölümün cezası müebbet hapis olmasına rağmen, tecavüzün cezası sadece 12 yıl. Bu konuda yapmak istediğim şeyler var, ama tabi ki burada bahsederek sizleri sıkmayacağım. İnsan istiyor ki yorum yapılsın, bu konularla ilgilenen, kadınların çektiklerini görebilen birileri daha olsun. Ama neyse, başka şeylerden bahsedelim.


        Dün hayatımın aşkının doğum günüydü. Aslında yarın kutlayacağız, hafta içi müsait değildik. Ama yine de ben ona güzel bir sürpriz hazırladım. Okuldan erken çıkıp bize gelmesini söyledim. Evde yalnızdım, doğum gününde biraz baş başa kalalım istedim. Çıkıp starbuckstan en sevdiği pastadan aldım, sehpanın ortasına koydum. Sehpanın dört bir yanına mumlar yaktım, bir de pastanın yanına. Sevdicek gelince o kadar sevindi ki.. Sonra mumların iki tanesini söndürdü. Birini söndürmeden önce kendisi için dilek dilemesini söyledim, birini söndürmeden önce de bizim için. Uzun uzun dilekler diledi, Allah kabul etsin. Sonrasında elini tutup konuşma yapmak istedim, ama bir türlü beceremedim. Sonra o beni öpmeye başlayınca gerek de kalmadı. :) Güzel bir gün geçirdik. Yarın da yemeğe çıkıp sonrasında şarap içeceğiz. Önceden bu kadar ayrıntılı yazmazdım, nazar değer diye. İnşallah değmez. :)

        Sınavlarım bitti. Fena değiller. İngilizce kursunda çok iyiyim hala ama hocaya artık sinir oluyorum. Hevesle gidiyorum diyordum ya, artık hevesle gitmiyorum. Gerçi arkadaşlarım iyi insanlar olduğundan en azından her gidişimde kahkaha atmadan dönmüyorum. Aralık'ın 25 inde bitecekmiş bu seviye. İnşallah bundan sonraki sınavlarım da çok iyi geçer.

        Bu ara Paris'te bir gariplik var. Sanki içinde fırtınalar kopuyor ama anlatmıyor. Eğer ben yanlış anladıysam, öyle bir şey yoksa, her zamanki bezgin Paris'ten bahsettiğimiz anlamına gelir, ki bu belki de daha kötü. Çünkü bir şeyler insanın canını sıkıyorsa, bir şekilde düzeltir. Ama hiçbir şey canını sıkmıyorsa, her şey boş geliyorsa, bir yerden sonra insan da boşluğa düşer ve sorumsuzlaşır. Boş yaşamak da her şeyden daha kötü bence. O yüzden inşallah bana sorununu anlatır, ben de ona yardımcı olabilirim.

      Hani daha önce saç bakımıyla ilgili bir yazı yazmıştım ya, saçlarımı yumuşatmak istediğimi, çok kırık olduğunu söylemiştim. Çözümü buldum, saçlarım inanılmaz yumuşak. Bütün kozmetik bloglarında okumuşsunuzdur zaten ama bir de ben söyleyeyim. Loreal Extraordinary Oil muhteşem ! 

26 Kasım 2013 Salı

Şerife

     Türkiye'de kadın olmak, eskiden daha zormuş...
    

         Çok güzel bir kız yaşarmış köyün birinde. Sarı saçlı, ela gözlü... Büyük hayalleri varmış, fırsat verseler neler neler yaparmış bu dünyada. Daha çocukmuş, ne hayatı keşfedebilmiş, ne kendisini. Ama çok istekliymiş keşfetmek için, öğrenmek için. Büyümeyi sabırsızlıkla bekliyormuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş, genç kızlığa adım atmış....

         Bir gün misafirler gelmiş eve, onu istemeye. Evlilik ne demek, mutluluk ne demek, onu ne mutlu eder ? Henüz bu soruların cevaplarını bile bilmiyorken hiç tanımadığı bir adamı mutlu etmesi gerekiyormuş. Kabul etmeme şansı zaten hiç olmamış. En kısa zamanda düğünleri yapılmış, sıra gerdekteymiş. Kız ilk defa doğru düzgün görecekmiş adamın suratını. Daha önce istemeye geldiklerinde görmüş ama kızın sürekli yere bakıyor olması gerektiğinden tam seçememiş, başını kaldıramamış ki... İlk defa yüzünü göreceği bu adamla bir kaç dakika sonra yatağa girecekmiş. Yaşı daha çok küçükmüş ve çok korkmuş. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini o an anlamış genç kız. "Gerçekleşecek olsaydı, 'hayal' denmezdi." diye düşünmüş. Duvağının altından adamın ayaklarını görmüş, yaklaşmış adam kıza. Sonra duvağın altını tutan ellerini görmüş. Biraz kırışık mı ne ? Adam duvağı sertçe kaldırmış. "Böyle yapılıyor demek." diye düşünmüş kız. Adam kızın suratına pek bakmamış, iyice yaklaşmış, ona dokunmuş. Daha önce hiç görmediği bir adamın ona dokunmasıyla sarsılmış kadın, bir adım geri çekilmiş istemeden. Adam kızı kolundan tutup kendine çekmiş. Kız bir an annesini düşünmüş, istemediğini söylese onu geri eve alırdı belki ? "Annem, 'istemiyorum, yanına geleyim' desem, beni kurtarır mı ki ?" diye düşünmüş, ama zaten istemediğini söylediğinde kadınlık görevini yapmasını söyleyen annesiymiş. Adamın nefesinin kokusu kızı rahatsız etmiş. Ama madem görevi buymuş, yapacak neyi varmış ki başka ? Adam kızı öpmeye başlamış. Teninin kokusu, nefesinin kokusu, tamamen yabancı olan eller... Canı yanmış kızın, ağlamış, gözyaşlarıyla güneş doğmuş.

       Yıllar geçmiş. Genç kadın öğrenmiş adamla yaşamayı. Adam çok sert biriymiş, hiç sevgi yokmuş içinde. Kadın kendine başka alışkanlıklar bulmuş, iplerle küçük çantalar dokuyormuş, püsküller dikiyormuş kumaşlara, bir tanesine de püskül yerine kendi saçlarından bir tutam dikmiş. Kumral rengi saçları varmış artık. Kendi saçından eklediği bu el işini küçük oğluna vermiş. Biricik oğlu... Genç kadın kısa zamanda hamile kalmış ve oğlu dünyaya gelmiş. Adını Şükrü koymuş. İlk göz ağrısı, dayanağı... Sonra kadın tekrar hamile kalmış, bu sefer de kız olmuş. Tekrar hamile kalmış, bu sefer de ikiz çocukları olmuş. Dört çocuk yeterliymiş genç kadına göre, daha fazla yapmak istememiş. Ama adam birlikte olmak istiyormuş sürekli, hamile kalmayı nasıl engelleyebilirmiş ki ? 

       Kadının aylık dönemi gelmiş, ama bir terslik varmış. Gecikmiş. Hemen kocasına hamile olabileceğini söylemiş. Adam o kadar sinirlenmiş ki... Kadının daha fazla hamile kalmasını istemiyormuş, "Yeter artık, ne biçim kadınsın, nasıl tekrar hamile kalırsın !" diye kadına bir tane vurmuş, bir tane daha... Kadın çok korkuyormuş. Neden tekrar hamile kalmış ki ?? Ne yapacağını bilmiyormuş. "Bir yolu olmalı..." diye düşünmüş. Köyde bu işlerle ilgilenen bir kadın varmış. Otları karıştırıp ilaçlar yaparmış. Gitmiş ona, bebeği düşürmek istediğini söylemiş. Kadın kınayla birkaç bitkiyi karıştırmış ve kadına vermiş. Hepsini içmesini söylemiş. Kadın hemen içmiş. Ama içtikten sonra kendini hasta hissetmeye başlamış. Yatağa düşmüş. 3 gün hiç kalkamamış yataktan. Kocası iyice sinirleniyormuş. Kadın çok korkuyormuş. 4. sabah kocası odun kesmekten gelmiş, kadın hızlıca kalkıp bir çay koymuş, kahvaltı hazırlaması gerekiyormuş adama. Adam hiç kendi yemeğini çıkarıp yiyebilir mi, olur mu öyle şey, kadın hazırlamalı...

        Adam kadına bağırmaya başlamış "Kahvaltıyı daha hazırlamadın mı ! Daha yeni mi kalkıyorsun !" Kadın cevap vermek istemiş "Hastay..." Lafını bitirememiş. Adam kadının sırtına öyle bir tekme atmış ki, kadının sesi kesilmiş. İlk dayağı değilmiş, son da olmayacakmış, kadın dayağa alışmış ama bu sefer farklıymış. Adam tekme atar atmaz kadın kan kusmaya başlamış. Saatler geçmiş ama kadın iyileşmiyormuş, kan kusmaya devam ediyormuş. En sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Ama köyde nerede doktor ? Baya yol gitmeleri gerekiyormuş. Yürümeye başlamışlar. Kadının sırtına bir battaniye örtmüşler, ama öyle yumuşak battaniye anlaşılmasın, keçeden, sert bir yollukmuş. Kadın yürürken öksürmeye, kan kusmaya devam ediyormuş. Başı dönmüş, dengesini kaybetmiş. Derenin yanından geçerken battaniyenin bir kısmı ıslanmış. Adam çok sinirlenmiş, kadına biraz daha vurmuş, düzgün yürü diye... Zor da olsa hastaneye varmışlar. Kadını yatırmışlar, ama bir daha hiç kalkmamış. Doktor demiş ki "Karaciğerin zerresi kalmamış." Güzeller güzeli kadın, 'hayal'lerin gerçekleşebileceğini öğrenemeden ölmüş. 

       Belki de kurtuluşmuş ölüm onun için. Peki ya çocukları... Son nefesinde yine onları düşünmüş Şerife. Acaba demiş, büyüyünce hatırlarlar mı beni ? Yoksa kısa zamanda yüzümü, sesimi unuturlar mı ? Şükrü saçımı saklar mı acaba ?

23 Kasım 2013 Cumartesi

Digitürk rezilliği

     Digitürk beni hem evden hem cepten kaç kere aradı hatırlamıyorum. Toplamda 6-7 kere olmuştur heralde. Sadece ben değil kardeşimi de en az 3 kere aramışlar. Müsait değilim, istemiyorum gibi bahanelerle asla geçiştiremedim. Arayıp kampanyalarının avantajlarını(!) anlatmaya devam ettiler. Neymiş, bizdeki decoderi alıp yerine en yenisini vereceklermiş. Hd kanallar için artık para ödememiz gerekmeyecekmiş, yayınları istediğimiz zaman durdurabilecek, kaydedebilecek, istediğimiz zaman izleyebilecekmişiz. Bir çok özelliği varmış bilmem ne. Bir sene boyunca ücretsiz, sonrasında ayda sadece 11.99 muş, ama sonrasında para ödemek istemezsek, bir sene içinde istediğimiz zaman eski decoderimizi geri alabilecekmişiz. Ve en önemlisi de bu süreçte cebimizden tek kuruş çıkmayacakmış. İnanın belki elli kere sordum, herhangi bir ücret talep edecek misiniz diye. Yok, hayır kesinlikle hiçbir ücret talep etmeyeceklerini söylediler. En sonunda tamam dedim, lanet olsun, madem çok daha iyi, madem hiçbir ücret ödemeyeceğiz gelin bağlayın. Ertesi gün teknik servis geldi, bağladılar. Bir saat sonra yayın geldi. Ama hayal kırıklığı da beraberinde geldi tabi ki...

     Öncelikle hiçbir hd kanal açılmıyor. Film kanallarında ekran küçülmüş. Hani ayar yaparız 16:9 olur 3:4 olur, ekranın kanarlarındaki siyah bölümleri azaltıp çoğaltabiliriz... O seçenek yok. Film ve belgesel kanallarında ekran küçülmüş durumda. Menüsü o kadar kötü ki, eski uydu antenlerinde bile daha gelişmiş bir menü olduğuna eminim. Önceden en alt kanala geldiğimizde otomatik olarak en üst kanala geçerdi, şimdi elle en üst kanala kadar gitmemiz gerekiyor. Bu arada kaydetme, durdurma özelliklerini falan kullanmayı denedik ama olmadı, beceremedik. Kumanda yenilenmiş, daha büyük ve kullanımı tamamen farklı. Ayrıca tuşlar çok saçma sapan düzenlenmiş. Neyse, yeterince kötü, kesinlikle eski decoderimizi almaya karar verdik. Kardeşim arayıp bu talebimizi söyledi. Akşam eve geldiğimde "Eski decoderi takmak için 25 lira vermemiz gerektiğini söylediler." dedi. O an gerçekten tepem attı. O kadar sinirlendim ki anlatamam. Zaten bir boka yaramadı, bir de 25 lira istiyorlar, hem de hiçbir ücret ödemeyeceksiniz dedikleri halde.

    Aradım hemen digitürkü. Anlattım derdimi..."Böyle böyle, siz kesinlikle hiçbir ücret ödemeyeceğimizi söylediniz, üstelik bu decoder berbat ! Madem 'sizin güvenliğiniz için bütün konuşmalar kayıt altına alınıyor' diyorsunuz, benim güvenliğim için o kayıtların hepsini dinlemenizi rica ediyorum ! Ben 25 liranın derdinde değilim, bu yapılan resmen kandırmaktır. Sırf yeni decoderi kabul edelim diye yalan söyledi çalışanlarınız. Ben kesinlikle o parayı ödemeyeceğim." Bu yapılan resmen insanları aptal yerine koymak. Ben tüketici olarak haklarımı biliyorum, herkes de bilmeli. Konuştuğum kızcağız da sağ olsun şikayet kaydımı aldı ve 24 saat içinde size geri dönüş sağlanacak dedi. Aradan üç gün geçti, geri dönüş tabi ki olmadı. Ben tekrar aradım. Öyle bir şikayet kaydı olmadığını söylemesin mi ! Dedim siz dalga mı geçiyorsunuz iyi bakın vardır orada ! Baktı, bu sefer de teknik servise itiraz olarak bir kaydınız var dedi. Derdimi tekrar ona anlattım. "Benim teknik servisle bir derdim yok, benim sizinle derdim var ! O konuşmaları dinleyin, konuşma sırasında eski decoderimi talep ettiğimde 25 lira ödememi söyleyen bir kayıt duyarsanız ben o parayı öderim, ama duyamayacaksınız. Ben kaç kere sordum ! Ayrıca ben bir tüketici olarak size her işlemin ücretli olup olmadığını sormak zorunda değilim, siz bana bir kurum olarak bir teklifle geldiyseniz ücretini de belirtmek zorundasınız. O kayıtları dinleyin, ve en kısa zamanda bana dönüş yapın lütfen." dedim. Kaç kişiyi bu şekilde para ödemek zorunda bıraktıklarını düşünsenize. 25 lira ne ki, bunun için mi uğraştın diyenleriniz de olabilir ama ben 25 lira için uğraşmadım. Ben hakkım için uğraştım, insanları bu şekilde kandırmamaları için uğraştım. Ondan 25, bundan 25 derken haksız bir biçimde ne kadar kar ettiklerini siz düşünün. Adam bana en geç 48 saat içinde döneceklerini söyledi. "En son konuştuğum kişi de aynı şeyi söyledi ama bir dönüş olmadı." dedim, bu sefer olacak dedi, tamam dedim. İki gün sonra da gerçekten dönüş yaptılar ve benim o parayı ödemem gerekmediğini söylediler. Ben hakkımı korudum, ama bu duruma maruz kalan başka insanlar da olmasın diye yazdım bunu. Haklarınızı bilin, sonuna kadar gidin. Gerekirse blöf yapın, emin olun onlar da yapıyor. Bu arada yanlış bilgi veren kişiler hakkında da gerekenin yapıldığını söylediler. Kimsenin işinden olmasını istemem ama sırf komisyon alacaklar diye insanların iyi niyetlerini kullananlara da tahammülüm yok. Digitürk'ten böyle bir rezilliği hiç beklemezdim. Sizi de aynı ısrarla ararlarsa aman kabul etmeyin...

21 Kasım 2013 Perşembe

Psikolog Yolları Taştan

     Geçtiğimiz iki hafta pek bloga giremedim ya, bir yazılar birikmiş, bir yazılar birikmiş sormayın gitsin. Okumayı en çok sevdiğim bloggerlar sağ olsunlar döktürmüşler. Okumaktan ders çalışamaz hale geldim ! Çok çok eğlenceliymiş böyle biriktirip okumak. Arada böyle devamsızlık yapayım şu blogda. Hani çok sevdiğiniz bir dizinin bir sürü bölümünü izlersiniz de sonra birikmişler bitince yenisini beklemek zorunda kalırsınız, bir boşluğa düşersiniz ya, aynen öyle olacak yazılar bitince !

     Yarın bu dönemin son sınavına gireceğim. Zaten topu topu üç sınavım var. Biraz not okuyorum biraz blog okuyorum. Aslında genelde not arasında dizi izlerdim. Bir dönem deli gibi Grey's Anatomy izliyordum, artık yeni bölüm için cuma günlerini beklemek zorundayım. Şu anda da South Park manyağı oldum. South Park'ta da yeni bölüm beklemek zorunda olduğum günler gelince bakalım hangi diziye saracağım.. Ama şöyle bir gerçek var ki bu dizi izleme olayına bir sınır koymak zorundayım. Mesela günde sadece bir bölüm dizi izleyebilirim gibi. Tamam iki bölüm de izleyebilirim yaa nolucak dediğim her gün sonrasında pişman oluyorum. Dizilere verdiğim zamanı kitap okumaya vermedim, piyano çalışmaya vermedim. Blogun sağ tarafındaki liste var ya, oradaki çoğu şeyi gerçekleştiremedim. Okuduğum kitapların azlığına bakıp rezilliğimi görebilirsiniz. Cahil cuhelanın yazısını okuyoruz diyebilirsiniz. Ama aslında öyle biri değilim. Hep bu diziler bitirdi beni. Hiç mi avantajı yok bu dizilerin derseniz, ingilizcem bu süreç içerisinde öyle bir gelişmiş ki, ingilizce kursunda sınıf birincisiyim ! 

     Evet, ingilizce kursu tam gaz devam ! Listemdeki en azından bir şeyi doğru düzgün yapıyorum. İntermediate yani B1 seviyesinden başladım. 15 kişiyle başlayan kursta 8 kişi kaldık. Çoğu kişi dondurdu ya da bir alt seviyeye gitti. Kalanlar da zar zor dayanıyor, pek konuşmuyorlar. Benimle birlikte bir iki kişi aktif olarak derse katılıyor sadece. Hocalarımız da iyi insanlar. İngiliz hocamızla ders araları dahil sürekli sohbet ettiğimizden baya bir katkısı oluyor kursun bana. Hiçbir kursa böyle istekle gideceğimi düşünmemiştim. Off yarın kurs var havasında geçeceğini düşünmüştüm. Ama çok hevesli gidiyorum çünkü bence çok eğlenceli geçiyor. İnsanlar da fena değil işte.

     Bu arada sinirimi çok bozan bir şey oldu. Lisede bir arkadaşım vardı, adı Afrika olsun. Biz gecemizi gündüzümüze katıp ders çalışırken, o hiç çalışmayarak özel bir hukuk fakültesine gitti. Benim özel üniversitelerle bir derdim yok yanlış anlamayın. İnsan çalışır, elinden geleni yapar ama olmaz mesela, o zaman neden elindeki fırsatı kullanmasın ? Tabi ki kullansın ! Ama kız hiçç çalışmadı. En iyi özellerden birine gitti, bir de hava atmaya kalktı. Neyse ben takmıyorum banane derkeenn instagramda koyduğu bir fotoğrafla yıkıldım. Kızın benim de takip ettiğim bir hukuk dergisinde makalesi yayınlanmış !!! Eh tabi okul özel, annesi de avukat, yaz anam yaz ! Hem de ceza hukukuyla ilgili bir konuydu. Nasıl içlendim, nasıl üzüldüm anlatamam size. Hukuk alanında da torpil dönerse daha neye güvenimiz kalır ki ? Zaten staja başlayan arkadaşlarım sürekli ağır ceza davalarında uyuyan hakimleri anlatıyor, insanda heves de bırakmıyorlar.

     Hepsini geçelim de, benim ciddi bir sorunum var. Ben asıl problemim için psikologa gidiyordum biliyorsunuz, o problemi hallettik çok şükür ama, şimdi yine bir problem var. Kendimi tutamıyorum, engel olamıyorum. Parmaklarımdaki etleri koparıyorum. Yani tırnağın kenarındaki yerleri mahvediyorum. Hep kıpkırmızı, yanmış ya da yara olmuş gibi görünüyor artık parmaklarım. Yaptığımı anladığım an duruyorum ama artık yaptığımı fark etmiyorum bile. Ben bunu birkaç senedir yapıyorum ama hiç bu kadar artmamıştı. Çok iğrenç görünüyor. Ayrıca yaparken de parmaklarımın duruşundan dolayı spastik gibi görünüyorum. Bunun yanında bir de dudaklarımı yiyorum. Sürekli ağzım yamuk geziyorum ve bunun farkında bile değilim. Kim bilir dışarıda kaç adam öpücük gönderdiğimi düşünmüştür !!! Bir de arkadaşlar, sürekli ayağımı sallıyorum, ya da direk bacak bacak üstüne atıp üstteki ayağımı sallıyorum. Ders çalışırken derse bile konsantre olamıyorum düşünün. Huzursuz ayak sendromu gibi saçma sapan bir isim takmışlar ayak sallamaya. Bunların hepsini aynı anda yaparken yakaladım geçen kendimi. Bazen parmağımda kan görüp anlıyorum o an yaptığımı. Nasıl yeneceğim hiçbir fikrim yok. Yine psikolog yolları göründü sanırım...

19 Kasım 2013 Salı

Keşke Dememek İçin

     Şükürler olsun. Uyumadan önce, uyanınca, gün içinde, her zaman bunu söylüyorum. Şükürler olsun. Ardı ardına ölümden bahsetmek istemezdim sizlere, ama maalesef hayatın bir gerçeği ve ben son zamanlarda bununla birden çok defa yüzleşmek zorunda kaldım. İki sene önce dedemi kaybettim, bir ay önce küçük kuzenimi. Toparlandım evet. Ama dün bir haber aldım. Bir arkadaşımın annesi vefat etmiş. Çok yakın bir arkadaşım değildi, tanımıyordum bile annesini. Yolda Vegas'la konuştum, cenaze evindeydi, ağlıyordu. Kendimi tutamadım, gözümden birkaç damla yaş aktı. Cenaze, ölüm, cenaze evi... Bu kelimeleri duymak istemiyorum artık. Eve geldiğimde anneme sarıldım, ağladım, ağladım... Ve Allah'a sevdiklerim yanımda olduğu için defalarca şükrettim. Şu an ben bu yazıyı yazarken, siz bu yazıyı okurken, kaç kişinin en yakınının ölümü için ağlıyor olduğunu hiç düşündünüz mü ? Hayat bu şekilde yaşanmaz biliyorum. Ama en azından siz annenize babanıza bağırırken, bu bayram da dedemlere gitmesek derken, hayatınızın aşkıyla ettiğiniz kavgayı gereksiz yere uzatırken kaç kişi bir daha göremeyecekleri sevdikleri için ağlıyor bir düşünün. 
     Güldüğüm her an aklıma şu an arkadaşımın ağladığı geldi. Ama sonra dedim ki, oturduğum yerden benim de ağlamam ya da ya benim sevdiklerime de bir şey olursa diye düşünmem ne sevdiklerimin ömrünü uzatır, ne de arkadaşımın acısını dindirir. Ama şu bir gerçek, hiç kimse sonsuza kadar yaşamayacak. Ve henüz hayattayken sevdiklerimizin değerini bilmemiz gerekiyor. İlk olarak, sakın sevdiklerinizle küs uyumayın, kalbini kırdığınız biri varsa boşvermeyin. Çünkü özür dilemek için, sevdiğinizi söylemek için yarın fırsat bulamayabilirsiniz. Hele söz konusu anne baba ise, haklı olup olmadığınızı önemsemeyin. Gidin sarılın.

    
       Dedem ölmeden 8 ay önce ciddi bir tartışma yaşamıştık. Annem sürekli aramızı düzeltmem için ısrar ediyordu. Dedem için ben önemliydim, biliyordum. Anneme, onun için yerimin başka olduğunu söylemişti. Ben de gidip elini öpmüştüm. Aramız düzeldi ama, ben hala defalarca kez özür dilemek ve ellerini öpmek istiyorum. Ama yapamam çünkü o artık yok. Tartışmamızda ben haklıydım, dedem çok sertti, kardeşime vurmuştu. O gece neler olduğunu ayrıntılı yazamam, ama çok haklıydım. Sorun şu ki, şu an haklı olmam benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Dedemi çok özledim. Ölmüştü, yerde yatıyordu, ben ellerini, yanaklarını defalarca öptüm, defalarca onu ne kadar çok sevdiğimi söyledim. Sizce duymuş mudur ? Bilmiyorum.

     Yıllar sonra çok hüzünlü bir hikaye anlattı ananem. Dedemin çocukluğunu, yaşadıklarını. O kadar zor şeyler ki... Neden bu kadar sert olduğunu daha iyi anlıyorum. Keşke hayattayken onu çok sevdiğimi ona söyleyebilseydim. Hayatımda daha fazla keşke demek istemiyorum. Emin olun siz de istemezsiniz. Sevdiklerimizin yaşadığı her an için, sahip olduğumuz her şey için şükretmeyi hiç unutmamamız lazım. 

     Şu an benden nefret ettiniz, keyfinizi kaçırdım biliyorum. Ama olsun. Keşke demeyin de.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Meleğim

      Merhaba. İki haftaya yakındır yazamadım. Beren'i kaybettik. Çok uzun süredir yoğun bakımdaydı, zaten sonun ne olacağını biliyorduk, doktorlar fazla umutlanmamamızı hep söylüyordu. Ama insan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın hiç tam olarak hazır olamıyor sanırım. Ama Allah'a şükür çabuk atlattık. Cenaze çok üzücüydü, çok ağırdı. Çünkü ilk defa o kadar küçük bir kefen görmüştüm. Ama cenazeden sonra hepimiz biraz daha rahatladık. O melek olmuştu. Bir aydan fazladır yoğun bakımda çektiği acılardan kurtulmuştu. Küçücük bedenine giren iğnelerden kurtulmuştu.

     Şu an gayet iyiyiz. Üstünden iki haftaya yakın zaman geçti. Belki onunla çok vakit geçiremediğimizden, belki yoğun bakımda uzun kaldığı için kendimizi alıştırdığımızdan, belki acısından kurtulduğu ve melek olduğu için mutlu olduğumuzdan, belki de dedemin onu karşıladığına emin olduğumuzdan...Yıllar önce kaybettiğimiz bebeklerimizin de dedemi karşıladığı gibi... Sonuçta Allah çok büyük bir güç verdi. Allah meleğimizi cennetin en güzel köşesinde ağırlasın. Amin.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Aile?

     Pazartesi günü dayanamadım doktora gittim. Boğazım o kadar acıyordu ki bal yiyerek geçecek gibi değildi. Doktor boğazıma baktı, kafama vurdu falan, bana bir antibiyotik, bir grip ilacı, bir de boğaz için sprey verdi. Sabahtan onları kullanmaya başladım ve antibiyotik mucize yarattı. Akşama boğazımın acısı azalmıştı ama öksürmeye başladım. Akşam ingilizce kursuna gidip orada da öksürdüm. Sınıfta sürekli öksürdüğü için nefret edilen tip oldum. Hoca da inadına hep bana sordu. Konuşmaya başladığım an öksürük tutuyor. O günü atlattım. Akşam eve geldiğimde de baya öksürüyordum, ertesi sabah da. Yani dün. Yine doktora gittim ve öksürük şurubu yazdı, bir de rapor yazdırdım. Akşam ingilizce kursuna gidemeyecektim ve devamsızlık olmasını istemiyorum. Devamsızlık olduğu zaman ücretsiz kur tekrarı hakkımı kaybediyorum. Bugün çok daha iyiyim. Boğazımın acısı yok denecek kadar az. Hala biraz öksürüyorum o kadar.

    
      İki gün önce babaannem annemi aramış. Beni nasıl sinir ettiler anlatamam size. Neymiş biz neden bayramda babaanneme gitmemişiz. Evet bayramlarda büyükler ziyaret edilir biliyorum. Hatta benim durumumda babam babaannemle yaşadığı için ziyaret etmek zorunlu görünüyor farkındayım ama işin aslı öyle değil işte. Bundan birkaç sene öncesine kadar biz kardeşimle hep babaanneme giderdik. Bayramlarda da giderdik hatta kalırdık orada. Sonra babaannem bir gün bize çok kaba davrandı. Kovsaydı daha iyiydi. Sonra biz yine gittik. Bu sefer de bizden rahatsız olduğunu söyledi. Biz yine gittik. Ne de olsa orası babamın da eviydi ve babamın hatrı için gidebilirdik. Babaannem üçüncü kez bizi kovunca biz de daha gitmedik. İki sene kadar bayramlarda bile gitmedik. Babamla dışarıda görüştük, babaannemi aramadık bile. Sonra babaannem yaptığından çok pişman olmuş özür dilemiş. Babam da yaşlı kadın büyüklük sizde kalsın dedi biz de tamam dedik. Ya bir sene önceki bayramdı ya iki sene önceki hatırlamıyorum ama bir bayram gittik babaanneme. Anneme, dayıma, ananeanneme laf sokmaya çalıştı hep. Kardeşimle ben sürekli savunma yapmak zorunda kaldık. Bir de babaannem dizinden ameliyat olmuştu, ben de hastaneye ziyaretine gitmiştim. Ama annem gelmemişti çünkü çalışıyordu ve işten izin alamazdı. Ayrıca gelmesinin de çok anlamı yoktu çünkü annemle babam, babam yüzünden ayrılmalarına rağmen onlar annemi hiç aramadılar hatta suçladılar. Ben hastanede babaannemin yanından çıktıktan sonra dışarıda halamı ve eniştemi gördüm. Halam da çok gıcık bir kadındır. Bana demesin mi annem neden gelmemişmiş böyle günlerde gelinirmiş. Ben de annemin ne yapılması gerektiğini bildiğini, işlerinin yoğun olduğunu söyledim. Yani orada da savunmak zorunda kaldım. Annem ve annemin ailesi benim ailem. Babam da tabi ki ailem ama asla annemler kadar yanımda olmadı ki. Ben babayla büyümek ne demek bilmiyorum. Hele babamın ailesine hayatta aile demem. Bir de benim aile dediğim, en zor zamanlarımızda yanımızda olan insanlara laf ediyorlar. Ne hakla? 

     Bu bayram tüm bunlara rağmen babaanneme gitsem mi diye düşünmüştüm. Bayramın ilk günü babamı aradım bayramını kutlamak için. Ve bayramda hangi gün izinli olduğunu sordum. Taksicilik yaptığı için izinli olduğu günleri kendisi belirleyebiliyor. Babam bana bayramda izin yapmayacağını söyledi. Ben de bayramdan sonra bir gün ayarlayıp görüşürüz o zaman dedim, sonra da bayramını kutlayıp babaannemi aradım.  Bu arada sonraki gün anneannemi dedemin kabrine götürecektim. Tek başına gidemiyor çünkü. Babaannemi arayıp bayramını kutladım, o da sonraki gün halamların da geleceğini söyledi, siz de gelin dedi. He oldu ben çok meraklıyım size hem de babam evde yokken geleceğim. Babamla konuştuğumu ve izin yapmayacağını söylediğini söyledim, yok ben konuştum bir iki saat uğrarmış diyor. Yalan söylüyor tabi ki. Ben de anneanneme söz verdiğimi, işimin kaçta biteceğini bilmediğimi söyledim. Neyse öyle kapattık telefonu. Geçen gün babam para vermek için uğramış, kardeşimle görüşmüşler, o zaman sitem etmiş neden gelmediniz diye. Geçen gün de babaannem arayıp anneme çocuklar neden gelmiyor falan demiş. Babaları çok üzülüyor çocuklar gelmeyince ağlayacak gibi oldu demiş. Bizi üzmekten başka bir şey yapmıyorlar. Ben bu durumda ne yapabilirim ? Gerçekten şaka gibiler. 

20 Ekim 2013 Pazar

Dönüşüm

     Çok hastayım... Boğazımda koca bir yara var gibi. Sesim normal, öksürmüyorum ama boğazım o kadar acıyor ki... Cuma akşamından beri böyle. Cuma ne yaptım pekii ? İstanbul'la buluştum.

    Perşembe yazdığım yazıdan sonra ve akşam da verdiğim karardan sonra İstanbul'u ikna ettim ve buluştuk. Buluşma akşama kadar mükemmel geçti. Önce bir yerde oturduk Antakya'nın sütlü türk kahvesinden içtik. Sonra gittik bir şeyler yedik. Sonra 7. Beyoğlu Sahaf Festivali'ni gezdik. Güzel kitaplar aldık. Bu arada ben çok iyiydim. Verdiğim kararlara bağlı kalarak hep gülümsedim ve konuştum. Ama asıl güzel olan bunları zorla yapmam gerekmedi. Yani gülümsemek gerçekten ilaç gibiymiş. Bir kere başlayınca gerisi geliyor. Modunuzu olumluya çeviriyor. Benimkini de çevirdi. Akşam da bir şeyler içmeye nevizadeye gittik. Sohbet ettik uzun uzun. İki bira iki tekila ve bir sürü sigara içtik. Ki normalde o kadar sigara asla içmeyiz. Hele İstanbul hiç içmez.

     Gece çok güzel gidiyordu ki tartışmaya başladık. Bu tartışmanın ayrıntılarına girmek istemiyorum çünkü her şeyi yoluna koymak için olağanüstü çaba gösterdim ve şimdi en başına dönemem. Şunu söyleyebilirim geçen sene olan bir şeyden konu açıldı ve İstanbul'un bana kırgın olduğu bir konuydu o yüzden bir türlü kapatmadı konuyu. Daha önceki yazımda sevgili Lily bana bencil olduğumu söylemişti. Ben de kendi kendime bugün bencillik yok Moira dedim, elinden gelen her şeyi yapacaksın. İstanbul'u çok zorladın, çok yıprattın, artık değiştiğini göstereceksin. Elimden gelen her şeyi yapmama rağmen tam olarak barışamadan eve döndük. Sonra o bana yazdı, ben de aradım. Telefonda da devam etti tartışma. Artık düzeltemeyeceğim, İstanbul'u ikna edemeyeceğim bir noktaya geldiğimi hissettiğim anda bile pes etmemeye kararlıydım. O an gerçekten değişebileceğimi anladım. O kadar olgun davrandım ve o kadar sadece İstanbul'u düşünerek konuştum ki, ona gerçekten ne kadar değer verdiğimi anladı. Eskiden olsa kendimi haklı çıkarıp telefonu kapatırdım, sonra da tekrar arardım ya da uzun mesaj yazardım. Belki ağlayarak ikna ederdim, belki de pes ederdim. Sen beni artık sevmiyosun, ayrılalım moduna girerdim. Ama öyle yapmadım. Olgun davrandım. Sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştım. İstanbul'u anlamaya çalıştım ve bencillik yapmamaya çalıştım. Ve sonuç olarak her şey düzeldi. İstanbul'un gönlünü aldım ve ilişkimi kurtardım. Benim onu o kadar yıpratmış olmama rağmen İstanbul benim için o kadar çok çaba gösterdi ki... Onu daha fazla yıpratamazdım. Buluştuğumuzda sinirli olacak, surat asacak sandım ama o kadar güler yüzlüydü ki. Daha iyisini hak ediyor. Ve ben daha iyi olacağım.

     Cuma gecesi eve döndükten sonra boğazım hafiften acımaya başlamıştı. Sigarayı abarttım diye düşündüm ama dün daha kötü oldu. Sadece sigarayla bu kadar olmaz. Akşam ilaç aldım. Ne öksürüyorum ne sesim kısıldı sadece boğazım acıyor. Dün o kadar bal yedim yine de bugün büyük bir acıyla uyandım. Şu an daha iyi durumdayım neyse ki. Dün gece annemle kardeşim beni yataktan kaldırdılar. Annem boynumu sıcak tutsun diye ince bir atkıyı bağladı, kardeşim de boğazıma sprey sıktı. Sonra da beni yatırdılar. Onlar da daha güler yüzlü olmamı hak ediyorlar. Onları da artık üzmeyeceğim.

17 Ekim 2013 Perşembe

Hayatı Kendime Nasıl Zehir Ediyorum? #4

     Hiç etrafınızdaki herkesin sizden bıktığını hissettiğiniz oldu mu ? Yani çevrenizde sevdiğiniz herkes sizden yaka silkiyor, sizin suratsız ve gıcık olduğunuzu düşünüyorlar. Ama sizi o kadar çok seviyorlar ki bu suratsızlığınıza katlanıyorlar, asla bırakmıyorlar ama laf arasında da ne kadar gıcık olduğunuzu söylüyorlar. Ve önemli olan şey de şu, siz gerçekten gıcıksınız.

     Ne yapsam ne etsem işe yaramıyor. İçimden çoğu zaman gülümsemek gelmiyor. Zorla gülümsediğim zamanlarda da yakınımdakiler anlıyorlar. Bu sorun çok uzun zamandır var. Sürekli suratsızım, mutsuzum, hayatı kendime de etrafımdakilere de zehir ediyorum. Böyle bunalımda olduğum dönemler hep oluyor ama bu ara arttı. Çok çabuk sinirleniyorum. O kadar sinirliyim ki. Annem ilk defa psikiyatra gitmem gerektiğini söyledi. Psikologun yardımcı olamadığını düşündü heralde. İlaçlar hakkında hep kötü şeyler duydum, hep reddettim. Hatta ilaç kullananlara hep kızdım. Kendilerinde iyi olma gücünü nasıl bulamazlar diye suçladım. Ama bulunmuyormuş bazen işte...


     Aslında uzun zamandır böyleyim ama şu andan bahsedersem her şey hafta sonu Paris'in evinde kalırken başladı. Ben staj yapayım diye iş arıyordum ama bir türlü bulamıyordum ya, Vegas bana bir eleştiri getirdi. O an anladım ki eleştiriyi kaldıramıyorum. Bana ne istediğimi tam olarak bilmediğimi, iş görüşmelerinde bile yokuşa sürdüğümü söyledi. Haklıydı. Ne istediğimi tam olarak bilmiyorum. Yok şu saatlerde çalışmam yok şu davalara bakmıyorlarsa çalışmam. Sonra iş görüşmelerim şöyle böyle diye yakınıyorum. Kim tam olarak istediği işi bulabilmiş ki ? Hem ben daha sadece iş öğrenmek için çalışacaktım para kazanmak için bile değil. Bu kadar yakınmaya hakkım yok. Aslında ben çalışmak falan istemiyorum. Bunu kendime itiraf etmeliydim önce. Hele bu ara o kadar tembelim ki ders çalışmaya bile enerjim yok. Vegas'ın karşısında kendimi öyle bir savunmaya geçtim ki, sanki o bana karşı kötü niyetliymiş gibi davrandım. O an kendimi kötü hissettim ama gururumdan Vegas'a kusura bakma bile diyemedim. Sonra doğruluk mu cesaret mi oyununa başladık. Yazdığım sorulardan bir tanesi şöyleydi : "Karakterinde bir şeyleri değiştirme şansın olsa nelerini değiştirirdin?". İşte bu soruyu cevaplayarak Vegas'tan af dilemiş oldum. Ama Vegas'tan af dilemekle hiçbir şey çözülmüyor. Bu benim kötü bir huyum. Karakterim demek istemiyorum çünkü bu huysuz ve sinirli olma durumunun benim karakterim olduğunu kabul etmek istemiyorum. Sadece bir huy, ya da üstesinden gelebileceğim bir dönem olmasını istiyorum. Öyle olduğuna inanmaya ihtiyacım var.

     Sonra Paris bir soru buldu. Soru şu :"Bende bir şeyleri değiştirmek istesen neyi değiştirirdin ? En gıcık olduğun huylarım neler ?" Bu sorulara cevap vermek kolaydır. Çünkü karşımızdaki insanlarda kusur bulmaya bayılırız. Bir de o gıcık olduğumuz konuları söylemeye fırsat bulduk mu kimse bizi durduramaz. Haksız mıyım ? Ama asıl zor olan bu sorunun cevabını kendimiz için duymak. Paris ve Vegas benimle ilgili gıcık oldukları şeyleri söylediler. O an başladı işte kendimden nefret etme anım. Vegas şunları söyledi : "Bazen sana bir şey söylemek istediğim zaman ya da bir öneride bulunmak istediğim zaman iki kere düşünüyorum ve kelimelerimi çok dikkatli seçiyorum. Yanlış anlamaya o kadar müsaitsin ki söylediklerime hemen alınacakmışsın gibi geliyor. Karşındaki insan sana bir eleştiri getirdiğinde ya da cevap verdiğinde o insanın iyi niyetli olabileceği aklına gelmiyor. Hemen kötü niyetliymiş gibi algılayıp kendini savunmaya geçiyorsun. Kötü yönünden anlamaya çok meyillisin. Bir de bir şeye kırıldığın zaman o an kırıldığını söylemek yerine susuyorsun. Sonra o şeyi kafanda kuruyorsun ve öyle bir hale getiriyorsun ki olduğundan çok daha kötü oluyor ve sonra aniden patlıyorsun karşı tarafa." Vegas söylediklerinde sonuna kadar haklı. Daha iyi tarif edemezdi. Sonra Paris söyledi." Çok sinirlisin, çok fevri davranıyorsun. Bazen dışarıdayken bir garsona ya da bir görevliye o kadar sinirleniyorsun ki hiç sakin davranamıyorsun ve rencide ediyorsun. Ruh halin çok çabuk değişebiliyor. İyiyken iyisin ama kötüyken hiç çekilmiyorsun. Bütün gün surat asıyorsun." Paris de haklıydı. Dubai de dedi ki :" İyiyken şeker gibisin tadına doyum olmuyor ama moralin bozuksa hiçbir şekilde düzelmiyor ve çok asık suratlı oluyorsun."

     Çok acımasızca ama doğru eleştiriler değil mi ? Bu olanlar hafta sonuydu. Hafta içi İstanbul'la küçük tartışmalarımız oldu ama bir anlıktı. Sonra bu sabah ciddi bir tartışma yaşadık. Benim ona ne kadar kötü davrandığımı ve onu ne kadar mutsuz ettiğimi uzun uzun anlattı. "Suratın hep asık hep mutsuzsun. Bir hafta iyiysen öbür hafta kötüsün. Kendini geliştirmek için hiçbir şey yapmıyorsun. Sürekli olmayacak hayaller kuruyorsun, olmayacağını bilerek daha da mutsuz oluyorsun. Kendini sürekli mutsuz olmaya odaklamışsın. Benim kötü olduğum zamanlarda hiç yanımda olmuyorsun, çünkü sen de hep kötüsün. Beni, benim sorunlarımı hiç önemsemiyorsun. Artık buluşma günlerinde bugün ne için tartışacağız acaba diye korkarak geliyorum. Sen iyiyken aramız mükemmel, ama sen kötüysen hayatı zehir ediyorsun" dedi. O kadar haklıydı ki, o kadar üzüldüm ki onu bu kadar üzdüğüm için. O benim gözümün içine bakıyor güleyim diye... Bir şeye sinirlendiğimde bütün sinirimi ondan çıkardığımı söyledi. Hani önceki yazımda demiştim ya en yakınım İstanbul ama beni çok sevdiğinden kusurlarımı net göremeyebilir diye. Çok net görüyormuş. İstanbul'la sabah tartışmıştık. Bugün buluşmamaya karar verdik. Sonra kahvaltı sofrasında kardeşimle ve annemle tartıştım. Bana aynı şeyleri onlar da söyledi, hatta kardeşim yalancı olduğumu, olayları çarpıttığımı ve insanı çileden çıkardığımı da söyledi. Bütün bunlar çok fazla geldi. Bir ağlamaya başladım, üç saat susmadım. Üç saat. Gözlerim şu anda o kadar şiş ki her göz kırpışımda ağrıdığını hissediyorum. 


     Ben ne bok olduğumun farkındayım da, insanları bu kadar kendimden soğuttuğumun farkında değildim sanırım. Ve ilk defa hepsi ağız birliği etmişçesine aynı şeyleri söyledi. Ben de biliyorum hepsini. Kendimden ne kadar nefret ettiğimi bir bilseniz. Gerçek hayatta beni tanısanız eminim siz de sevmezdiniz. Belki sevmiyorsunuz da. Ben böyle bir insan olmak istemiyorum. İstanbul'u kaybetmek istemiyorum.

     Artık gerçekten kırıldığımda, gerçekten kızdığımda kimse ciddiyetini anlamıyor. Çünkü normalde zaten o kadar suratım asık ve o kadar çok trip atıyorum ki her zamanki hali havasındalar. Şaka yaptığım zaman bile anlamıyorlar çünkü suratımdan şaka olduğu anlaşılmıyor. Hatta kardeşim suratımın bazı hallerinden nefret ediyor. Bugün tartışırken, anneme anlatırken "Hani suratının gıcık hali var ya aynen böyle bakıyor." dedi. Kızlarla konuşurken de en sevmediğim şeyleri söylemem gerektiği zaman Paris "Heh saymaya başla bakalım şimdi." dedi gülerek. Yani benim sevmediğim şeyler o kadar fazla, ben o kadar somurtkanım ki... O yüzden öyle dedi. Annem her zamanki gibi sonra ben ağlarken yanıma geldi. İyi hissetmem için bir şeyler söyledi, sarıldı. Ne yapacağım bilmiyorum. Ben böyle bir insan olmak istemiyorum. Manik depresif miyim ben ? İlaç mı kullanmalıyım ? Ne kadar mutsuz olduğumu anlatamam. Hani bazı dönemler olur ya, hiçbir şeyle uğraşacak gücünüz kalmamıştır. Sadece uyumak istersiniz. Gelecek belirsizdir ve kendiniz için hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz hissedersiniz. Zaten yapmak da istemezsiniz. Normalde insanlara böyle dönemler hep olur. Ama ben böyle bir insanım. Ben sürekli mutsuz ve insanları kendinden soğutan bir insanım. Çok sinirliyim ve yakınlarıma da hayatı zehir ediyorum. Hele İstanbul... Kim yanında sürekli somurtan, gudubet birini ister ki? Herkes ilişkisinde mutlu olmak ister. İşin kötü tarafı ben hep böyleydim. Yani liseden beri böyleydim. Bazıları babama bağlıyorlar, bazıları özgüven eksikliğine. Yakınınızdaki insanların sizi sorunlu olarak görmesi ve senin sorunun şu diye başlayan cümleler kurması o kadar can yakıcı ki... Çaresizim. Güçlenmem lazım. Her şeyi düzeltmem lazım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...