28 Kasım 2013 Perşembe

Madem Öyle

        Merhaba.
      Şu yazıda bahsettiğim kişi dedemin annesi. Yaşadıkları gerçek. Dedem ve anneannemin hikayesi de biraz acıklıymış, bu kadar olmasa da. Ama anlatmayacağım. O yazıyı yazmamın özel sebebi kadınların yaşadıklarına kendi ailemden vermek istediğim bir örnekti. Hikayenin devamında katil koca ve o karışımı hazırlayan kadını kimse polise vermemiş. Katil koca da ölümüne sebep olduğu karısının üvey kız kardeşiyle evlenmiş, beş tane çocukları olmuş. Ne kadar da ironik değil mi ? 

       Bu ülkede kadın olmak eskiden zormuş, şimdi de zor. Ölümün cezası müebbet hapis olmasına rağmen, tecavüzün cezası sadece 12 yıl. Bu konuda yapmak istediğim şeyler var, ama tabi ki burada bahsederek sizleri sıkmayacağım. İnsan istiyor ki yorum yapılsın, bu konularla ilgilenen, kadınların çektiklerini görebilen birileri daha olsun. Ama neyse, başka şeylerden bahsedelim.


        Dün hayatımın aşkının doğum günüydü. Aslında yarın kutlayacağız, hafta içi müsait değildik. Ama yine de ben ona güzel bir sürpriz hazırladım. Okuldan erken çıkıp bize gelmesini söyledim. Evde yalnızdım, doğum gününde biraz baş başa kalalım istedim. Çıkıp starbuckstan en sevdiği pastadan aldım, sehpanın ortasına koydum. Sehpanın dört bir yanına mumlar yaktım, bir de pastanın yanına. Sevdicek gelince o kadar sevindi ki.. Sonra mumların iki tanesini söndürdü. Birini söndürmeden önce kendisi için dilek dilemesini söyledim, birini söndürmeden önce de bizim için. Uzun uzun dilekler diledi, Allah kabul etsin. Sonrasında elini tutup konuşma yapmak istedim, ama bir türlü beceremedim. Sonra o beni öpmeye başlayınca gerek de kalmadı. :) Güzel bir gün geçirdik. Yarın da yemeğe çıkıp sonrasında şarap içeceğiz. Önceden bu kadar ayrıntılı yazmazdım, nazar değer diye. İnşallah değmez. :)

        Sınavlarım bitti. Fena değiller. İngilizce kursunda çok iyiyim hala ama hocaya artık sinir oluyorum. Hevesle gidiyorum diyordum ya, artık hevesle gitmiyorum. Gerçi arkadaşlarım iyi insanlar olduğundan en azından her gidişimde kahkaha atmadan dönmüyorum. Aralık'ın 25 inde bitecekmiş bu seviye. İnşallah bundan sonraki sınavlarım da çok iyi geçer.

        Bu ara Paris'te bir gariplik var. Sanki içinde fırtınalar kopuyor ama anlatmıyor. Eğer ben yanlış anladıysam, öyle bir şey yoksa, her zamanki bezgin Paris'ten bahsettiğimiz anlamına gelir, ki bu belki de daha kötü. Çünkü bir şeyler insanın canını sıkıyorsa, bir şekilde düzeltir. Ama hiçbir şey canını sıkmıyorsa, her şey boş geliyorsa, bir yerden sonra insan da boşluğa düşer ve sorumsuzlaşır. Boş yaşamak da her şeyden daha kötü bence. O yüzden inşallah bana sorununu anlatır, ben de ona yardımcı olabilirim.

      Hani daha önce saç bakımıyla ilgili bir yazı yazmıştım ya, saçlarımı yumuşatmak istediğimi, çok kırık olduğunu söylemiştim. Çözümü buldum, saçlarım inanılmaz yumuşak. Bütün kozmetik bloglarında okumuşsunuzdur zaten ama bir de ben söyleyeyim. Loreal Extraordinary Oil muhteşem ! 

26 Kasım 2013 Salı

Şerife

     Türkiye'de kadın olmak, eskiden daha zormuş...
    

         Çok güzel bir kız yaşarmış köyün birinde. Sarı saçlı, ela gözlü... Büyük hayalleri varmış, fırsat verseler neler neler yaparmış bu dünyada. Daha çocukmuş, ne hayatı keşfedebilmiş, ne kendisini. Ama çok istekliymiş keşfetmek için, öğrenmek için. Büyümeyi sabırsızlıkla bekliyormuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş, genç kızlığa adım atmış....

         Bir gün misafirler gelmiş eve, onu istemeye. Evlilik ne demek, mutluluk ne demek, onu ne mutlu eder ? Henüz bu soruların cevaplarını bile bilmiyorken hiç tanımadığı bir adamı mutlu etmesi gerekiyormuş. Kabul etmeme şansı zaten hiç olmamış. En kısa zamanda düğünleri yapılmış, sıra gerdekteymiş. Kız ilk defa doğru düzgün görecekmiş adamın suratını. Daha önce istemeye geldiklerinde görmüş ama kızın sürekli yere bakıyor olması gerektiğinden tam seçememiş, başını kaldıramamış ki... İlk defa yüzünü göreceği bu adamla bir kaç dakika sonra yatağa girecekmiş. Yaşı daha çok küçükmüş ve çok korkmuş. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini o an anlamış genç kız. "Gerçekleşecek olsaydı, 'hayal' denmezdi." diye düşünmüş. Duvağının altından adamın ayaklarını görmüş, yaklaşmış adam kıza. Sonra duvağın altını tutan ellerini görmüş. Biraz kırışık mı ne ? Adam duvağı sertçe kaldırmış. "Böyle yapılıyor demek." diye düşünmüş kız. Adam kızın suratına pek bakmamış, iyice yaklaşmış, ona dokunmuş. Daha önce hiç görmediği bir adamın ona dokunmasıyla sarsılmış kadın, bir adım geri çekilmiş istemeden. Adam kızı kolundan tutup kendine çekmiş. Kız bir an annesini düşünmüş, istemediğini söylese onu geri eve alırdı belki ? "Annem, 'istemiyorum, yanına geleyim' desem, beni kurtarır mı ki ?" diye düşünmüş, ama zaten istemediğini söylediğinde kadınlık görevini yapmasını söyleyen annesiymiş. Adamın nefesinin kokusu kızı rahatsız etmiş. Ama madem görevi buymuş, yapacak neyi varmış ki başka ? Adam kızı öpmeye başlamış. Teninin kokusu, nefesinin kokusu, tamamen yabancı olan eller... Canı yanmış kızın, ağlamış, gözyaşlarıyla güneş doğmuş.

       Yıllar geçmiş. Genç kadın öğrenmiş adamla yaşamayı. Adam çok sert biriymiş, hiç sevgi yokmuş içinde. Kadın kendine başka alışkanlıklar bulmuş, iplerle küçük çantalar dokuyormuş, püsküller dikiyormuş kumaşlara, bir tanesine de püskül yerine kendi saçlarından bir tutam dikmiş. Kumral rengi saçları varmış artık. Kendi saçından eklediği bu el işini küçük oğluna vermiş. Biricik oğlu... Genç kadın kısa zamanda hamile kalmış ve oğlu dünyaya gelmiş. Adını Şükrü koymuş. İlk göz ağrısı, dayanağı... Sonra kadın tekrar hamile kalmış, bu sefer de kız olmuş. Tekrar hamile kalmış, bu sefer de ikiz çocukları olmuş. Dört çocuk yeterliymiş genç kadına göre, daha fazla yapmak istememiş. Ama adam birlikte olmak istiyormuş sürekli, hamile kalmayı nasıl engelleyebilirmiş ki ? 

       Kadının aylık dönemi gelmiş, ama bir terslik varmış. Gecikmiş. Hemen kocasına hamile olabileceğini söylemiş. Adam o kadar sinirlenmiş ki... Kadının daha fazla hamile kalmasını istemiyormuş, "Yeter artık, ne biçim kadınsın, nasıl tekrar hamile kalırsın !" diye kadına bir tane vurmuş, bir tane daha... Kadın çok korkuyormuş. Neden tekrar hamile kalmış ki ?? Ne yapacağını bilmiyormuş. "Bir yolu olmalı..." diye düşünmüş. Köyde bu işlerle ilgilenen bir kadın varmış. Otları karıştırıp ilaçlar yaparmış. Gitmiş ona, bebeği düşürmek istediğini söylemiş. Kadın kınayla birkaç bitkiyi karıştırmış ve kadına vermiş. Hepsini içmesini söylemiş. Kadın hemen içmiş. Ama içtikten sonra kendini hasta hissetmeye başlamış. Yatağa düşmüş. 3 gün hiç kalkamamış yataktan. Kocası iyice sinirleniyormuş. Kadın çok korkuyormuş. 4. sabah kocası odun kesmekten gelmiş, kadın hızlıca kalkıp bir çay koymuş, kahvaltı hazırlaması gerekiyormuş adama. Adam hiç kendi yemeğini çıkarıp yiyebilir mi, olur mu öyle şey, kadın hazırlamalı...

        Adam kadına bağırmaya başlamış "Kahvaltıyı daha hazırlamadın mı ! Daha yeni mi kalkıyorsun !" Kadın cevap vermek istemiş "Hastay..." Lafını bitirememiş. Adam kadının sırtına öyle bir tekme atmış ki, kadının sesi kesilmiş. İlk dayağı değilmiş, son da olmayacakmış, kadın dayağa alışmış ama bu sefer farklıymış. Adam tekme atar atmaz kadın kan kusmaya başlamış. Saatler geçmiş ama kadın iyileşmiyormuş, kan kusmaya devam ediyormuş. En sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Ama köyde nerede doktor ? Baya yol gitmeleri gerekiyormuş. Yürümeye başlamışlar. Kadının sırtına bir battaniye örtmüşler, ama öyle yumuşak battaniye anlaşılmasın, keçeden, sert bir yollukmuş. Kadın yürürken öksürmeye, kan kusmaya devam ediyormuş. Başı dönmüş, dengesini kaybetmiş. Derenin yanından geçerken battaniyenin bir kısmı ıslanmış. Adam çok sinirlenmiş, kadına biraz daha vurmuş, düzgün yürü diye... Zor da olsa hastaneye varmışlar. Kadını yatırmışlar, ama bir daha hiç kalkmamış. Doktor demiş ki "Karaciğerin zerresi kalmamış." Güzeller güzeli kadın, 'hayal'lerin gerçekleşebileceğini öğrenemeden ölmüş. 

       Belki de kurtuluşmuş ölüm onun için. Peki ya çocukları... Son nefesinde yine onları düşünmüş Şerife. Acaba demiş, büyüyünce hatırlarlar mı beni ? Yoksa kısa zamanda yüzümü, sesimi unuturlar mı ? Şükrü saçımı saklar mı acaba ?

23 Kasım 2013 Cumartesi

Digitürk rezilliği

     Digitürk beni hem evden hem cepten kaç kere aradı hatırlamıyorum. Toplamda 6-7 kere olmuştur heralde. Sadece ben değil kardeşimi de en az 3 kere aramışlar. Müsait değilim, istemiyorum gibi bahanelerle asla geçiştiremedim. Arayıp kampanyalarının avantajlarını(!) anlatmaya devam ettiler. Neymiş, bizdeki decoderi alıp yerine en yenisini vereceklermiş. Hd kanallar için artık para ödememiz gerekmeyecekmiş, yayınları istediğimiz zaman durdurabilecek, kaydedebilecek, istediğimiz zaman izleyebilecekmişiz. Bir çok özelliği varmış bilmem ne. Bir sene boyunca ücretsiz, sonrasında ayda sadece 11.99 muş, ama sonrasında para ödemek istemezsek, bir sene içinde istediğimiz zaman eski decoderimizi geri alabilecekmişiz. Ve en önemlisi de bu süreçte cebimizden tek kuruş çıkmayacakmış. İnanın belki elli kere sordum, herhangi bir ücret talep edecek misiniz diye. Yok, hayır kesinlikle hiçbir ücret talep etmeyeceklerini söylediler. En sonunda tamam dedim, lanet olsun, madem çok daha iyi, madem hiçbir ücret ödemeyeceğiz gelin bağlayın. Ertesi gün teknik servis geldi, bağladılar. Bir saat sonra yayın geldi. Ama hayal kırıklığı da beraberinde geldi tabi ki...

     Öncelikle hiçbir hd kanal açılmıyor. Film kanallarında ekran küçülmüş. Hani ayar yaparız 16:9 olur 3:4 olur, ekranın kanarlarındaki siyah bölümleri azaltıp çoğaltabiliriz... O seçenek yok. Film ve belgesel kanallarında ekran küçülmüş durumda. Menüsü o kadar kötü ki, eski uydu antenlerinde bile daha gelişmiş bir menü olduğuna eminim. Önceden en alt kanala geldiğimizde otomatik olarak en üst kanala geçerdi, şimdi elle en üst kanala kadar gitmemiz gerekiyor. Bu arada kaydetme, durdurma özelliklerini falan kullanmayı denedik ama olmadı, beceremedik. Kumanda yenilenmiş, daha büyük ve kullanımı tamamen farklı. Ayrıca tuşlar çok saçma sapan düzenlenmiş. Neyse, yeterince kötü, kesinlikle eski decoderimizi almaya karar verdik. Kardeşim arayıp bu talebimizi söyledi. Akşam eve geldiğimde "Eski decoderi takmak için 25 lira vermemiz gerektiğini söylediler." dedi. O an gerçekten tepem attı. O kadar sinirlendim ki anlatamam. Zaten bir boka yaramadı, bir de 25 lira istiyorlar, hem de hiçbir ücret ödemeyeceksiniz dedikleri halde.

    Aradım hemen digitürkü. Anlattım derdimi..."Böyle böyle, siz kesinlikle hiçbir ücret ödemeyeceğimizi söylediniz, üstelik bu decoder berbat ! Madem 'sizin güvenliğiniz için bütün konuşmalar kayıt altına alınıyor' diyorsunuz, benim güvenliğim için o kayıtların hepsini dinlemenizi rica ediyorum ! Ben 25 liranın derdinde değilim, bu yapılan resmen kandırmaktır. Sırf yeni decoderi kabul edelim diye yalan söyledi çalışanlarınız. Ben kesinlikle o parayı ödemeyeceğim." Bu yapılan resmen insanları aptal yerine koymak. Ben tüketici olarak haklarımı biliyorum, herkes de bilmeli. Konuştuğum kızcağız da sağ olsun şikayet kaydımı aldı ve 24 saat içinde size geri dönüş sağlanacak dedi. Aradan üç gün geçti, geri dönüş tabi ki olmadı. Ben tekrar aradım. Öyle bir şikayet kaydı olmadığını söylemesin mi ! Dedim siz dalga mı geçiyorsunuz iyi bakın vardır orada ! Baktı, bu sefer de teknik servise itiraz olarak bir kaydınız var dedi. Derdimi tekrar ona anlattım. "Benim teknik servisle bir derdim yok, benim sizinle derdim var ! O konuşmaları dinleyin, konuşma sırasında eski decoderimi talep ettiğimde 25 lira ödememi söyleyen bir kayıt duyarsanız ben o parayı öderim, ama duyamayacaksınız. Ben kaç kere sordum ! Ayrıca ben bir tüketici olarak size her işlemin ücretli olup olmadığını sormak zorunda değilim, siz bana bir kurum olarak bir teklifle geldiyseniz ücretini de belirtmek zorundasınız. O kayıtları dinleyin, ve en kısa zamanda bana dönüş yapın lütfen." dedim. Kaç kişiyi bu şekilde para ödemek zorunda bıraktıklarını düşünsenize. 25 lira ne ki, bunun için mi uğraştın diyenleriniz de olabilir ama ben 25 lira için uğraşmadım. Ben hakkım için uğraştım, insanları bu şekilde kandırmamaları için uğraştım. Ondan 25, bundan 25 derken haksız bir biçimde ne kadar kar ettiklerini siz düşünün. Adam bana en geç 48 saat içinde döneceklerini söyledi. "En son konuştuğum kişi de aynı şeyi söyledi ama bir dönüş olmadı." dedim, bu sefer olacak dedi, tamam dedim. İki gün sonra da gerçekten dönüş yaptılar ve benim o parayı ödemem gerekmediğini söylediler. Ben hakkımı korudum, ama bu duruma maruz kalan başka insanlar da olmasın diye yazdım bunu. Haklarınızı bilin, sonuna kadar gidin. Gerekirse blöf yapın, emin olun onlar da yapıyor. Bu arada yanlış bilgi veren kişiler hakkında da gerekenin yapıldığını söylediler. Kimsenin işinden olmasını istemem ama sırf komisyon alacaklar diye insanların iyi niyetlerini kullananlara da tahammülüm yok. Digitürk'ten böyle bir rezilliği hiç beklemezdim. Sizi de aynı ısrarla ararlarsa aman kabul etmeyin...

21 Kasım 2013 Perşembe

Psikolog Yolları Taştan

     Geçtiğimiz iki hafta pek bloga giremedim ya, bir yazılar birikmiş, bir yazılar birikmiş sormayın gitsin. Okumayı en çok sevdiğim bloggerlar sağ olsunlar döktürmüşler. Okumaktan ders çalışamaz hale geldim ! Çok çok eğlenceliymiş böyle biriktirip okumak. Arada böyle devamsızlık yapayım şu blogda. Hani çok sevdiğiniz bir dizinin bir sürü bölümünü izlersiniz de sonra birikmişler bitince yenisini beklemek zorunda kalırsınız, bir boşluğa düşersiniz ya, aynen öyle olacak yazılar bitince !

     Yarın bu dönemin son sınavına gireceğim. Zaten topu topu üç sınavım var. Biraz not okuyorum biraz blog okuyorum. Aslında genelde not arasında dizi izlerdim. Bir dönem deli gibi Grey's Anatomy izliyordum, artık yeni bölüm için cuma günlerini beklemek zorundayım. Şu anda da South Park manyağı oldum. South Park'ta da yeni bölüm beklemek zorunda olduğum günler gelince bakalım hangi diziye saracağım.. Ama şöyle bir gerçek var ki bu dizi izleme olayına bir sınır koymak zorundayım. Mesela günde sadece bir bölüm dizi izleyebilirim gibi. Tamam iki bölüm de izleyebilirim yaa nolucak dediğim her gün sonrasında pişman oluyorum. Dizilere verdiğim zamanı kitap okumaya vermedim, piyano çalışmaya vermedim. Blogun sağ tarafındaki liste var ya, oradaki çoğu şeyi gerçekleştiremedim. Okuduğum kitapların azlığına bakıp rezilliğimi görebilirsiniz. Cahil cuhelanın yazısını okuyoruz diyebilirsiniz. Ama aslında öyle biri değilim. Hep bu diziler bitirdi beni. Hiç mi avantajı yok bu dizilerin derseniz, ingilizcem bu süreç içerisinde öyle bir gelişmiş ki, ingilizce kursunda sınıf birincisiyim ! 

     Evet, ingilizce kursu tam gaz devam ! Listemdeki en azından bir şeyi doğru düzgün yapıyorum. İntermediate yani B1 seviyesinden başladım. 15 kişiyle başlayan kursta 8 kişi kaldık. Çoğu kişi dondurdu ya da bir alt seviyeye gitti. Kalanlar da zar zor dayanıyor, pek konuşmuyorlar. Benimle birlikte bir iki kişi aktif olarak derse katılıyor sadece. Hocalarımız da iyi insanlar. İngiliz hocamızla ders araları dahil sürekli sohbet ettiğimizden baya bir katkısı oluyor kursun bana. Hiçbir kursa böyle istekle gideceğimi düşünmemiştim. Off yarın kurs var havasında geçeceğini düşünmüştüm. Ama çok hevesli gidiyorum çünkü bence çok eğlenceli geçiyor. İnsanlar da fena değil işte.

     Bu arada sinirimi çok bozan bir şey oldu. Lisede bir arkadaşım vardı, adı Afrika olsun. Biz gecemizi gündüzümüze katıp ders çalışırken, o hiç çalışmayarak özel bir hukuk fakültesine gitti. Benim özel üniversitelerle bir derdim yok yanlış anlamayın. İnsan çalışır, elinden geleni yapar ama olmaz mesela, o zaman neden elindeki fırsatı kullanmasın ? Tabi ki kullansın ! Ama kız hiçç çalışmadı. En iyi özellerden birine gitti, bir de hava atmaya kalktı. Neyse ben takmıyorum banane derkeenn instagramda koyduğu bir fotoğrafla yıkıldım. Kızın benim de takip ettiğim bir hukuk dergisinde makalesi yayınlanmış !!! Eh tabi okul özel, annesi de avukat, yaz anam yaz ! Hem de ceza hukukuyla ilgili bir konuydu. Nasıl içlendim, nasıl üzüldüm anlatamam size. Hukuk alanında da torpil dönerse daha neye güvenimiz kalır ki ? Zaten staja başlayan arkadaşlarım sürekli ağır ceza davalarında uyuyan hakimleri anlatıyor, insanda heves de bırakmıyorlar.

     Hepsini geçelim de, benim ciddi bir sorunum var. Ben asıl problemim için psikologa gidiyordum biliyorsunuz, o problemi hallettik çok şükür ama, şimdi yine bir problem var. Kendimi tutamıyorum, engel olamıyorum. Parmaklarımdaki etleri koparıyorum. Yani tırnağın kenarındaki yerleri mahvediyorum. Hep kıpkırmızı, yanmış ya da yara olmuş gibi görünüyor artık parmaklarım. Yaptığımı anladığım an duruyorum ama artık yaptığımı fark etmiyorum bile. Ben bunu birkaç senedir yapıyorum ama hiç bu kadar artmamıştı. Çok iğrenç görünüyor. Ayrıca yaparken de parmaklarımın duruşundan dolayı spastik gibi görünüyorum. Bunun yanında bir de dudaklarımı yiyorum. Sürekli ağzım yamuk geziyorum ve bunun farkında bile değilim. Kim bilir dışarıda kaç adam öpücük gönderdiğimi düşünmüştür !!! Bir de arkadaşlar, sürekli ayağımı sallıyorum, ya da direk bacak bacak üstüne atıp üstteki ayağımı sallıyorum. Ders çalışırken derse bile konsantre olamıyorum düşünün. Huzursuz ayak sendromu gibi saçma sapan bir isim takmışlar ayak sallamaya. Bunların hepsini aynı anda yaparken yakaladım geçen kendimi. Bazen parmağımda kan görüp anlıyorum o an yaptığımı. Nasıl yeneceğim hiçbir fikrim yok. Yine psikolog yolları göründü sanırım...

19 Kasım 2013 Salı

Keşke Dememek İçin

     Şükürler olsun. Uyumadan önce, uyanınca, gün içinde, her zaman bunu söylüyorum. Şükürler olsun. Ardı ardına ölümden bahsetmek istemezdim sizlere, ama maalesef hayatın bir gerçeği ve ben son zamanlarda bununla birden çok defa yüzleşmek zorunda kaldım. İki sene önce dedemi kaybettim, bir ay önce küçük kuzenimi. Toparlandım evet. Ama dün bir haber aldım. Bir arkadaşımın annesi vefat etmiş. Çok yakın bir arkadaşım değildi, tanımıyordum bile annesini. Yolda Vegas'la konuştum, cenaze evindeydi, ağlıyordu. Kendimi tutamadım, gözümden birkaç damla yaş aktı. Cenaze, ölüm, cenaze evi... Bu kelimeleri duymak istemiyorum artık. Eve geldiğimde anneme sarıldım, ağladım, ağladım... Ve Allah'a sevdiklerim yanımda olduğu için defalarca şükrettim. Şu an ben bu yazıyı yazarken, siz bu yazıyı okurken, kaç kişinin en yakınının ölümü için ağlıyor olduğunu hiç düşündünüz mü ? Hayat bu şekilde yaşanmaz biliyorum. Ama en azından siz annenize babanıza bağırırken, bu bayram da dedemlere gitmesek derken, hayatınızın aşkıyla ettiğiniz kavgayı gereksiz yere uzatırken kaç kişi bir daha göremeyecekleri sevdikleri için ağlıyor bir düşünün. 
     Güldüğüm her an aklıma şu an arkadaşımın ağladığı geldi. Ama sonra dedim ki, oturduğum yerden benim de ağlamam ya da ya benim sevdiklerime de bir şey olursa diye düşünmem ne sevdiklerimin ömrünü uzatır, ne de arkadaşımın acısını dindirir. Ama şu bir gerçek, hiç kimse sonsuza kadar yaşamayacak. Ve henüz hayattayken sevdiklerimizin değerini bilmemiz gerekiyor. İlk olarak, sakın sevdiklerinizle küs uyumayın, kalbini kırdığınız biri varsa boşvermeyin. Çünkü özür dilemek için, sevdiğinizi söylemek için yarın fırsat bulamayabilirsiniz. Hele söz konusu anne baba ise, haklı olup olmadığınızı önemsemeyin. Gidin sarılın.

    
       Dedem ölmeden 8 ay önce ciddi bir tartışma yaşamıştık. Annem sürekli aramızı düzeltmem için ısrar ediyordu. Dedem için ben önemliydim, biliyordum. Anneme, onun için yerimin başka olduğunu söylemişti. Ben de gidip elini öpmüştüm. Aramız düzeldi ama, ben hala defalarca kez özür dilemek ve ellerini öpmek istiyorum. Ama yapamam çünkü o artık yok. Tartışmamızda ben haklıydım, dedem çok sertti, kardeşime vurmuştu. O gece neler olduğunu ayrıntılı yazamam, ama çok haklıydım. Sorun şu ki, şu an haklı olmam benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Dedemi çok özledim. Ölmüştü, yerde yatıyordu, ben ellerini, yanaklarını defalarca öptüm, defalarca onu ne kadar çok sevdiğimi söyledim. Sizce duymuş mudur ? Bilmiyorum.

     Yıllar sonra çok hüzünlü bir hikaye anlattı ananem. Dedemin çocukluğunu, yaşadıklarını. O kadar zor şeyler ki... Neden bu kadar sert olduğunu daha iyi anlıyorum. Keşke hayattayken onu çok sevdiğimi ona söyleyebilseydim. Hayatımda daha fazla keşke demek istemiyorum. Emin olun siz de istemezsiniz. Sevdiklerimizin yaşadığı her an için, sahip olduğumuz her şey için şükretmeyi hiç unutmamamız lazım. 

     Şu an benden nefret ettiniz, keyfinizi kaçırdım biliyorum. Ama olsun. Keşke demeyin de.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Meleğim

      Merhaba. İki haftaya yakındır yazamadım. Beren'i kaybettik. Çok uzun süredir yoğun bakımdaydı, zaten sonun ne olacağını biliyorduk, doktorlar fazla umutlanmamamızı hep söylüyordu. Ama insan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın hiç tam olarak hazır olamıyor sanırım. Ama Allah'a şükür çabuk atlattık. Cenaze çok üzücüydü, çok ağırdı. Çünkü ilk defa o kadar küçük bir kefen görmüştüm. Ama cenazeden sonra hepimiz biraz daha rahatladık. O melek olmuştu. Bir aydan fazladır yoğun bakımda çektiği acılardan kurtulmuştu. Küçücük bedenine giren iğnelerden kurtulmuştu.

     Şu an gayet iyiyiz. Üstünden iki haftaya yakın zaman geçti. Belki onunla çok vakit geçiremediğimizden, belki yoğun bakımda uzun kaldığı için kendimizi alıştırdığımızdan, belki acısından kurtulduğu ve melek olduğu için mutlu olduğumuzdan, belki de dedemin onu karşıladığına emin olduğumuzdan...Yıllar önce kaybettiğimiz bebeklerimizin de dedemi karşıladığı gibi... Sonuçta Allah çok büyük bir güç verdi. Allah meleğimizi cennetin en güzel köşesinde ağırlasın. Amin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...