28 Aralık 2014 Pazar

Sürekli Ağlamaklıyım

       Bu hafta kaç gün ağladım sayamadım. Ben çalıştığım yerde stajyer avukatlık yapmıyorum, resmen kölelik yapıyorum. Bir günde birbiriyle alakası olmayan 4 ayrı semte gidebiliyorum, beni robot sanıp öğle yemeği saatinde iş verebiliyorlar, öğleden sonra bir panik adliyeye gönderip adliyenin kapısındayken "Vazgeçtik geri dönebilirsin." diye arayabiliyorlar. Onların surat ifadesine göre benim de modum değişiyor. Resmen hanımefendilerin modlarına göre davranmak durumunda kalıyorum. Bana kendimden şüphe ettiriyorlar. Perşembe günü resmen kendi kendime "Ben galiba gerizekalıyım, buraya kadarmış zekam, avukatlık yapamayacağım galiba." dedim. Ciddi anlamda bende bir sorun olduğunu düşündüm. Bana kendimden, kendi zekamdan, hafızamdan şüphe ettirdiler. Sonra dedim ki "Ne salaklar avukatlık yapıyor, ben mi yapamayacağım.

      Yaptığıma emin olduğum bir iş için beni unuttuğuma ikna edebiliyorlar. Doğru dosyaya baktığıma eminim ama bana yanlış baktığımı düşündürebiliyorlar. Her zaman için onlar haklı, asla bana bir şeyi söylemeyi unutmuş olamazlar, kesinlikle ben unutmuşumdur. O kadar gıcık oluyorum ki onlara... Her gün ağlıyorum artık. Polis merkezine gittim, memur beyle oturduk. Müvekkil ne zaman gelip ifade versin diye soracaktım. Memur bey dedi ki, "İsterseniz siz vekil olarak ifade verin, müvekkilinizin gelmesine gerek yok." Ben de aradım, "Memur beyler evine gitmiş bulamamışlar, müvekkil buraya gelecekti ya." dedim, avukat hanım hemen bezgin bir şekilde "Eveettttt zaten onu soracaksın ne zaman gelebilir diye!" dedi. Hani benim lafımın bitmesini bile beklemiyor. Sanıyor ki ben, evde bulamamışlar buraya gelsin diyorlar diyeceğim. Ben de gergin bir şekilde "Biliyorum." dedim. Hani yaklaşımları sürekli böyle. Sanki hep ben saçmalıyorum, sanki lafımın devamında mantıklı bir şey söyleyemem. 


      Yani ne kadar anlatmaya çalışsam da, ne kadar sinir bozucu insanlarla çalıştığımı tarif edemem sanırım. Öğlen 1.30'da bana "Büyükçekmece'ye git." dediler. Benim oraya gitmem bir buçuk saat, dönmem de öyle. 3 saat sırf yol. Bir de oradaki işi halledeceğim. Ya ben zaten sabah 9'dan o saate kadar sırf koşturmuşum, öğleden sonraya verilecek iş mi o? 31 durak ayakta gittim metrobüste. Ertesi gün de Beylikdüzü, Fatih, Sarıyer ve Çağlayan'a gittim. Şu semtlerin tersliğine bakın. Yine metrobüste gidiş dönüş 40 durak falan ayakta gittim. Yine bu hafta başka bir gün Bakırköy, Beşiktaş, Levent ve Çağlayan'a aynı gün gittim. Mesai bitene kadar koşturdum. Bir de bir düzen yok. "Moira yarın şuralara gitmen gerek, şunları yapacaksın, acil!" Allah belanızı sizin. Ne diyeyim. Hayvan yerine koymak böyle oluyor işte. Ne diyeyim ben ya. 

      İstanbul'un da başını şişiriyorum anlatıp. O da staj yapacak yakında, benim yüzümden şimdiden soğudu çocuk. Onunla buluşunca çok mutlu oluyorum. Ama haftada bir buluşabiliyoruz. Diğer günler bok gibi. Her gün mutsuzum. İki günde bir falan ağlıyorum. Avukatların bokluğu yetmezmiş gibi kalem memurları ve icra memurları da bağırıyor, kızıyor. İcra memurları orada o kadar yoruluyor ki, aslında kızgın olmaları normal. Avukat da arıyor beni, şu işi yapsınlar diyor. Ama adamlar o an yapmıyorsa yapmıyor işte, sen bilmiyor musun bunu? Bana diyor ki "Mesai bitimine kadar başlarında bekle." Abi ben hayvan mıyım? İcra memuru hayvan mı? Bir tek sen mi insansın, bir tek senin mi işin önemli. Lanet olsun ya! Yemek paramı bile vermeyen, ama istediğim yemek parasının, kendilerinin bir restoranda bir akşamda harcadıkları para olan insanların bana davranışı bu olur işte. Kurduğum cümleye sıçayım.

     The Hobbit'in üçüncü filmi çok güzel bu arada.

     

15 Aralık 2014 Pazartesi

Nasıl Gidiyor Hayat?

         Arkadaşlarımla konuşurken diyalog şu: -Naber ? -İyi, işe gidip geliyorum, senden naber? -Ben de aynı, iş güç.

       Artık biz de böyle annemler gibi mi sohbet edeceğiz be bacım?



       Şu sıralar heyecanlandığım tek şey yılbaşı gecesi yapmayı planladığımız parti. Aslında tam parti denemez, 7 kişilik güzel bir kutlama düşünüyoruz. Sevdicek, kardeşim ve sevgilisi, yakın bir arkadaşımız ve sevgilisi ve Paris. Duabi'yi henüz davet etmedim. Vegas'ı da davet etmeyeceğim. Artık onunla hiç konuşmuyoruz. Ben stajyer avukat olduğumdan beri, iki aydır yani. Neden böyle oldu bilmiyorum, artık yazmıyor, aramıyor. Ben de o benim mutlu anımda yanımda değildi diye artık yazmıyorum. Öyle yani. Prag da Kanada'ya gitti. Onun için isteğim, mutlu bir tatil yapsın. Neyse öptüm sizi.:)




7 Aralık 2014 Pazar

İzleyiciler Bağlantım Neden Çalışmıyor?

      Bana bir konuda yardımcı olabilir misiniz ? Google Friend Connect'de izleyici oluyoruz ya, işte o bağlantı bende çalışmıyor ve izleyicilerimi görmem gereken yerde şu mesajı görüyorum. Acaba bu durumu nasıl düzeltebilirim? Friend Connect ayarlarına nasıl gireceğim?

      Maalesef...
Bu gadget hatalı olarak yapılandırıldı. Web yöneticileri için ipucu: Lütfen "Friend Connect Ayarları - Ana Sayfa URL'si"nin bu sitenin URL'siyle eşleştiğinden emin olun.


      Edit: Ben sorunu çözdüm arkadaşlar. Ne zamandır bu gadget çalışmadığı için takipçim de artmıyordu. Aynı sorunu yaşayan varsa yardımcı olabilirim.
      

Gece Yatarken Planladıklarım, Uyanınca Olan

      Yatıyorum yatağa, dualarımı ediyorum, uyku moduna geçmeye çalışırken de bir sürü şey düşünüyorum. Geçirdiğim günden ya da haftadan tatmin olmamışsam ertesi gün için ya da hafta için bir sürü plan yapıyorum. Mesela yarını çok dolu dolu geçireceğim gibi. Ya da şu kişiyle şu konuşmayı yapacağım gibi. Ya da normalde hiç cesaret edemeyeceğim şeyler gibi. Gece uyumaya çalışırken, yorganın altında kendimi çok güvende hissettiğimden midir, yoksa nasıl olsa o an yapmam gereken tek şey uyumak olduğundan rahat hissettiğimden midir bilmiyorum ama normalde hiç yapamayacağım şeyler düşünüyorum. Bazılarını yapmak isterim ama cesaretim yoktur, bazılarını yapmak için de bir türlü kıçımı kaldıramam. Aslında uyumaya çalışırken yapmayı düşündüklerimi yapsam hayatım çok farklı olabilirdi. Farklı dediğim daha dolu olurdu, kendimle daha çok gurur duyardım. Ama neden hiçbir şey için kıçımı kaldıramıyorum bilmiyorum.

      Önceki yazımda facebook ve instagram samimiyetsizliğini yazmıştım ya, hala çoğu insanın öyle olduğunu düşünüyorum ama galiba ben de az fesat değilmişim. Arkadaşlarımdan gelen yorumlardan dolayı anladım ki bazen kötü niyetli düşünüyorum. Facebook konusunda fikrim değişmeyecek, ama instagramda bazı hesaplar gerçekten doğal ve çok ilham verici, onları çok seviyorum. O yüzden o konuda daha ılımlı olacağım ve artık iç sesime kulak vermeyeceğim. Aslında bazen dış sesimle de eleştiriyorum ama onu da... Neyse ya kendi kendime de dedikodu yapamayacaksam ohoo..Bazı hesaplar var ya instagramda ve youtubeda, o kadar doğallar ki her şeylerini paylaşıyorlar. Ben de öyle olmak istiyorum ya. Ama ben çok iyi kalpli bir insandım neden böyle kompleksli fesat biri oldum çıktım? 


      Zaten normal hayatımda da çok sevenim yok. Ailem, sevgilim, çocukluk arkadaşlarım. Kalbimin en derininde dünyadaki açlığı ve savaşı bitirmeyi hayal edecek ve acaba bunun için ne yapabilirim diye cidden düşünecek kadar iyi niyetli olabileceğimi bilebilen nadir insanlar. Ama kalbimin en derini orası işte. Daha yüzeye yakın kısımlar soğuk nevalelik, sinirlilik ve sorunlarla dolu sanırım. Yani dışarıdan bakan biri beni çok soğuk görüyor galiba. Bazıları da biraz sıkıcı buluyor. Ben de kendime haksızlık mı ediyorum bazen? Ben insanların düşüncelerini çok mu umursuyorum acaba? Gerçekten böyle doğal bir kız olmak zor bir şey mi? Türk kızı olduğumuzdan mı kompleksliyiz biz ya, çocukluğumuzdan beri en kıymetli hazineler olduğumuza inandırıldık diye mi?  Allah aşkına bu kadar çok düşünüp saçmalayan sadece ben miyim, hepiniz kendinizden emin aklı başında insanlar mısınız ya, herkes pirenses mi!?

      Neyse, şu saniyeden itibaren farklı bir insanım! Bugün pazar, saat 14.30. Bütün günümün boş geçmesine izin vermeyeceğim. Şimdi kalkıp dolabımı düzelteceğim, makyaj fırçalarımı yıkayacağım, ütü yapacağım. Hatta haftalık plan, saç bakımı falan da yapayım. Artık tırnaklarımın yanındaki etleri koparmayacağım, dudağımı yemeyeceğim, sürekli aynanın karşısında geçip siyah nokta sıkacağım diye yüzümde kraterler açmayacağım. Of ne pis insanmışım.

      Siz çantanızı düzenli tutabiliyor musunuz? Ben her haftasonu içini düzenlesem bile daha pazartesi akşamından içi mahvoluyor. Neden hemen bozuluyor ki? Yani cüzdanım, iş için masraf cüzdanım, telefonum, kartlarım, sigaram, anahtarım, parfümüm, bir iki makyaj malzemesi, krem, toka, ıslak mendil ve normal mendil bir de su. He not defteri ve kalem. Bir de bazen yiyecek bir şeyler, olips, sonra acil durumlar için kadınsal şeyler...Okey anladım ben yazarken.  

      Siz de mi böylesiniz ? Yoksa cidden yalnız mıyım ?

      

      

6 Aralık 2014 Cumartesi

Facebook ve Instagram Ortamlarının Samimiyetsizliği

      İnstagrama sevgilimle fotoğrafımızı pek koymam. Zaten sevgilim de fotoğraf paylaşmaz. Geçen gün profil fotoğrafı olarak birbirimize baktığımız romantik bir fotoğraf koydum, kaldırmamı istedi. Nedenini uzun uzun konuştuk. Bana dedi ki: "Moira insanlar fotoğraf koydukları zaman, like almak için koyuyorlar. Yalan mı ? Fotoğraf koyup like almayınca kötü hissetmiyor musun? Bu, insanların diğer insanların beğenilerine ihtiyaç duydukları anlamına geliyor. İnsanlar kendi sahip oldukları şeyleri başkalarının gözüne sokmak için fotoğraf koyuyorlar. Diğer insanların da fotoğrafa baktıklarında ilk yaptıkları şey eleştirmek. Seni, sevgilini, üzerindeki kıyafeti... Sen de fotoğraf koyup eleştirme şansı veriyorsun." 

      Ben şöyle bir kaldım. Evet inanılmaz derecede haklıydı. Haklı olmasa neden insanlar sahte takipçi ve like satın alıyorlar? 1000 takipçi+1000 like!!! gibi sayfaları o kadar çok görüyorum ki! Karşılıklı otururken, sohbet ederken ne kadar samimi olursanız olun, arkadaşlarınız hayatını mükemmel yansıttığında aklınıza gelmiyor mu kendi hayatınızın ne durumda olduğu? Size biraz arkadaşlarımı anlatayım, ne demek istediğimi anlayın. Dubai'den başlayalım. Dubai spora gidiyor. Ve spora başladığından beri sürekli spordayken çekilmiş fotoğraflarını koyuyor. Maddi durumu çok iyi olmamasına rağmen sürekli pahalı mekanlara gidiyor ve check-in yapıyor. Arkadaşı kendisine bir keman hediye etmiş, birkaç kez derse gitti ama bir notayı bile temiz bir sesle çıkaramıyor. Ama instagramına baktığınızda Dubai, sürekli spor yapıp sağlıklı yaşayan, bu arada gece hayatını hiç ihmal etmeyen, sosyal, keman çalan ve hep marka alışveriş yapan biri. Ama aslında hiç öyle değil.

        Munich lisedeki en yakın arkadaşım. Aslında şu ana kadar neden bir rumuz vermemişim ya da ondan bahsetmemişim bilmiyorum. Munich de benim gibi sosyal medyada aktif değildi. Ama Erasmus ile Almanya'ya gider gitmez facebook açtı. Bu ne demek açıklamama gerek yok herhalde. Döndüğünden beri de pek fotoğraf yüklemiyor.

       Bir arkadaşım var mesela, ona rumuz bile vermiyorum, mezun oldu benimle aynı sene. Daha icra takibi başlatmayı bile bilmiyor ama cüppe giyip fotoğraf koymuş. Bir de "dava açmak bizim işimiz" yazmış.



       Bir arkadaşınız sevgilisiyle fotoğraf koyduğunda hemen incelemiyor musunuz? "Ay bunlar sanki yakışmıyor ya","Ay iyi ki yeni bir şey almış.","Anladık eğleniyorsunuz hoff." gibi. Ben bu yorumları çok yapıyorum. Hatta bazen güzel çıktığıma emin olduğum bir fotoğrafımı bir arkadaşım beğenmeyince "kesin kıskandı" diye aklımdan geçiyor. Sonra kendimden tiksiniyorum. Evet sevgilim haklı. Ben onunla fotoğrafımı iyi niyetli de koysam karşımda "bu tarz benim" yarışmacılarından beter insanlar var. Aslında hepimiz öyleyiz, onu demek istiyorum. Peki sizce facebook, instagram gibi sosyal medya araçları başka ne işe yarıyor? İletişim kısmını geçiyorum, çünkü ben facebook kullanmadığım halde görüşmek istediğim herkesle görüşüyorum. Sadece güzel olduğumuz fotoğrafları koyarak, hayatımızı olduğundan daha mükemmel göstererek, aldığımız her yeni şeyi bir şekilde "bak ne aldım" der gibi paylaşarak ne elde ediyoruz? 

      Ya da sadece şunu sorayım, özel fotoğraflarımızı paylaşmayı neden seviyoruz?


23 Kasım 2014 Pazar

Hayatı Kendime Nasıl Zehir Ediyorum #5

      Neden bu kadar kin dolu bir insanım ben? İnsanlara gerektiği zaman gerektiği yerde tepkimi versem bu sefer de alıngan ve kırıcı insan olacağım. Ama tepki vermediğim zaman da sonrasında kafamda o kadar çok çeviriyorum ki kin beslemeye başlıyorum. Önceki yazıda anlattığım olay yüzünden Prag'a hala sinir oluyorum. Ya tepkini ver, ya da sonrasında da sus di mi? Olmuyor işte. Ona artık sinir oluyorum. Ben böyleyim, bir insan beni hayal kırıklığına uğrattığı zaman bu olayı kafamdan atamıyorum ve asla eskisi gibi olamıyorum. İstanbul bana duygularımı anlık ve yoğun olarak yaşadığımı, o yüzden böyle olduğunu söylüyor. Haklı olabilir ama mesela Vegas konusunda öyle olmadı. Ona kırıldım ama duygum anlık değildi ve neredeyse iki aydır onunla doğru düzgün konuşmuyorum. Bundan sonra konuşmak da istemiyorum. Topuklu ayakkabılarımı getirsin yeter.

      Eskisi gibi olmak istemiyorum. Psikologuma o kadar para döktüm. Öfke kontrolü için o kadar kitap okudum. Nihayet ilişkim de aile hayatım da arkadaş ilişkilerim de dengeye oturdu. Çok şükür uzun zamandır verdiğim tepkiden utandığım ve kendimi salak gibi gösterdiğim hissine kapılmadım. Yine kapılmak istemiyorum. Belki de artık şu terapi kitabını bitirmeliyim. Şimdi bu saatten sonra Prag'la bu konuyu asla konuşamam çünkü konuşursam iki haftadır konuyu içinde tutmuş ve kafaya takmış olarak görüneceğim. Prag da onun dediklerini ne kadar önemsediğimi ve kafama taktığımı düşünecek ve yapmacık bir olgunlukla "Şaka yapmıştım sen de ne kadar ciddiye almışsııaann." diyecek. Hiçbir şey demeyeceğim kesin. Ama bu noktadan sonra kendi içimde bir karar vermem lazım, Vegas'la ilgili yaptığım gibi. Ya Prag'ın söylediklerini süzgeçten geçirip onunla eskisi gibi olacağım ama bir daha asla güvenmeyeceğim ve onunla konuşurken çok dikkatli olacağım; ya da içimde ona karşı beslediğim bu sinirle ona ters davranmaya devam edeceğim. Aslında şu anki dalgacı halimi daha çok hak ediyor o yüzden memnunum ama ucunu kaçırırsam da kırarsam haklıyken haksız duruma düşerim. Üstelik onlar aslında neye sinirlendiğimi bilmedikleri için ben yine o sorunlu kız olurum.



      İstanbul gerçekten anlık ve yoğun duygularım olduğunu söylerken o kadar iyi bir gözlem yapmış ki aslında. Mesela arkadaşlarımla o an mutluysam sanki onlar benim en yakınlarımmış gibi havaya giriyorum. Bir tanesiyle önemli gördüğüm bir sorunumu paylaştığımda hemen aşırı yakınlık hissediyorum ve içimden onu artık bütün dertlerimi paylaşabileceğim sırdaşım ilan ediyorum. Bunu en son hissettiğimde Prag'la ilişkimdeki bir sorunu paylaşmıştım ama sonra Prag diğer kızlar da varken "Bu ara da ilişki danışmanı gibiyim yaa herkesi barıştırıyorum." demişti ve ben içten içe çok kızmıştım. Ya da birine kızdığım zaman ani tepkiler verip uzun uzun mesajlar yazabiliyorum. O an kendimi o kadar haklı buluyorum ve o kadar ayrıntılı bir tartışmaya giriyorum ki demogoji yapmama ramak kalıyor ve karşıdakinin gözünde alıngan ve sorunlu tip oluyorum. Nefret ediyorum öyle olmaktan.

      Ben şimdilik Prag'ı takmamaya devam edeyim, ama kızgınlığımı ona belli etmeyeyim. Kendi kafamdan onun dediklerine bir sünger çekeyim ki, içten içe duyduğum bu sinir beni agresif bir insan haline dönüştürmesin. Daha sonra da onunla olan arkadaşlığımı gözden geçireyim...

      Prag gerçekten kötü bir insan değil. Ama kendini üstün görmesi gibi, kendisinin bile farkında olmadığı bir sorunu var ve ben bundan hiç hoşlanmıyorum. Onunla iyi vakit geçirebilirim, sohbet edebilirim. Ama konuşurken asla tam olarak güvenmemeliyim. 

      Bazen arkadaşlarımla ilgili yakınırken kendi kendime diyorum ki, o şuraya yazdıklarımı okusa eminim hatalarını kabul etmez ve benim abarttığımı düşünür. Belki kimse kendi hatasını görmediği için, belki de gerçekten ben abarttığım için bilemiyorum. Ama tek bildiğim şu ki, kendimi tanıyorum. Bana en küçük bir şekilde zararı dokunan, üzen ya da utandıran bir şey yapıyorsa bir arkadaşım, ben bıraksam bile iç sesim bırakmıyor peşini. Yani olayı ayrıntılı bir şekilde irdeleyip çözüm bulmak zorundayım.
Sürekli irdelemezsem ve dengeli davranmazsam istemediğim bir Moira çıkıyor ortaya. İşte asıl o zaman ben çok üzülüyorum. Sonra çok hırslanıyorum. Bundan sonra mükemmel olacağım diye diye kendimi yiyip bitiriyorum. Ama ben mükemmel olamam, hiçbirimiz olamayız ki...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Gıcık Oldum Birilerine

      Çalışmaya başladıktan sonra hayatımın ne kadar hızlı aktığını fark ettim. Zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Ne zaman cuma günü geliyor hiç anlamıyorum. Bu süreçte en çok keyif aldığım şey sevgilimle zaman geçirmek. O kadar mutluyum, o kadar huzurluyum ki onunla... Saatlerce sohbet edebilirim, ya da omzunda uyuyabilirim. Ama şu an için hayat buna izin vermiyor. Onu da, ilişkimizi de Allah'a emanet ediyorum. Dua ediyorum hep bizi, onu korusun diye. Psikolojik olarak ne kadar iyi olsam da, bilirsiniz beni işte, iç sesim hep korkutuyor beni.

      Gün geçmiyor ki, kendi hayatıma şükretmek için yeni bir sebep öğrenmeyeyim. Birkaç gündür adliyede liseden bir arkadaşımla geçiriyorum öğle vakitlerini. Ne kadar güçlüymüş ki, bugüne kadar hiç anlamadım ne kadar büyük bir derdi olduğunu. Bugün yanına gittiğimde ağlıyordu. Tekerlekli sandalyede bir adam görmüş, arkasında isim yazıyormuş. Babasıyla aynı isimde, ağlamaya başlamış. Babası ALS hastalığına yakalanmış. Tedavisi yok, ölecekmiş. Ne olursa olsun onun umudu varmış. O kadar üzüldüm ki. Böyle durumlarda kilitleniyorum işte. Sarıldım, yanında olmaya çalıştım ama... Ne kadar olabilirim ki işte, onun nasıl hissettiğini anlamam imkansız. Kendi babam da hasta olduğundan korkusunu biraz anlayabilirim. Ama benim babam KOAH hastası, yani çok şükür ilaç kullanarak hayatını idame ettirebiliyor. Ama ALS hastalığı öyle değil ki. Yavaş yavaş ölüyor vücut. Süreç de çok zor...Allah'tan sabır diliyorum ve kendi halime şükrediyorum.



      Geçen hafta fakülteden arkadaşlarımla buluştuk. Çok yakın olduklarım hani; Prag, Berlin, Roma ve ben. New York gelemedi maalesef. Neyse, anlatacağım şey beni çok üzdü. Aslında gün çok güzel başladı, güzel de bitti. Ben örümcek gördüm, oradan da bizim ilk tanışma zamanımızın konusu açıldı. Nasıl derseniz, biliyorum çok garip ama ben seneler önce örümcek besliyordum. Yani örümceklerden korkmuyorum ve bana çok ilginç geliyorlardı, neyse. New York da değişik bir böcek bulmuş bana getiriyordu ama ölmüştü böcek yolda. Neyse işte ben tuvalette örümcek gördüm deyince bu anıyı hatırladık, Prag da:
      "Baksana yaa Moira örümcek besliyor, New York da ona böcek getiriyor, biz nasıl arkadaş olduk bunlarla?"
      dedi. Güldük baya sonra da bizim ilk tanışmalarımızdan konu açıldı. Sohbet ederken Prag benim onda bıraktığım ilk izlenimleri anlattı. Ama o kadar gülerek anlattı ki dalga geçer gibi, biraz da anlatacağı şeylerden hoşlanmayacağımı bildiği küçümseyici tavırla. Aslında kötü niyeti olmadığına eminim ama insan bazen karşısındakine bir eleştiride bulunurken kırmamak için gülerek söyler ya, orada çok ince bir çizgi var işte. Biraz fazla gülünce dalga geçiyor izlenimi bırakıyor. Bizde de öyle oldu. Ama Prag'da hep bir prenses sendromu var zaten. Ben her boku yiyorum ama o çok hanımefendi, çok tatlış. Ben üniversite ikinci sınıftayken saçımı kızıla boyamıştım. Ama sonra tekrar aynı renge boyamadım ve önce bakıra sonra da sarıya yumuşak bir geçiş yaptım. Bu saçımın kızıl olduğu zamanlarda da her zaman uzun ve dalgalıydı ve baya dikkat çekiyormuş. Ben gerçekten farkında değildim, konuşurken kızlar söyledi, "Sen anfiye girince saçların direk dikkat çekiyordu." diye. Ama bunu olumlu anlamda mı söylediler pek emin değilim. Beni kıran nokta şu oldu, Prag benimle ilk tanıştığında beni gotik sanmış. Gotik olmak kötü bir şey değil, ondan kırılmadım. Beni, bana öyle bir anlattı ki, anlattığı kızla ben bile arkadaş olmazdım. Neymiş, saçlarım kızılmış, siyah giyinmişim ve sigara içiyormuşum. Hatta bir keresinde 
      "Ben tiryakiyiiimm yaa dayanamıyorum, bahçeye çıkalım da sigara içeyim."
demişim. Ya siz de artık az da olsa tanıyorsunuz beni, böyle bir cümle ben kurar mıyım? Kurmadım arkadaşlar. O günü çok iyi hatırlıyorum. Ders bir buçuk saat sürmüştü ve sıkıcı bir hukuk dersiydi. Ben de
      "Daraldım, biraz bahçeye çıkalım, bir sigara içerim." 
demiştim. "Tiryaki" kelimesi benim cidden nefret ettiğim bir kelimedir. Ve beni öyle bir anlatıyor ki, böyle ben ufuklara dalarak hayata isyan edip sigara dumanı üflüyorum falan, hayalimde öyle canlandı. Dedim ki
      "Sen ayrıntıları birleştirip yanlış bir izlenim edinmişsin. Ben o gün ancak şu lafı etmişimdir, daraldım bahçeye çıkalım, orada da sigara içmişimdir. Yani kızıl saçla ya da siyah giyinmekle gotik olunmuyor. O anlattığın kızla ben de arkadaş olmam da merak ediyorum madem öyleydim sen nasıl oldun?" 
      "İşte zamanla tanıyor insan, sonra değişti fikrim."
Sonra da bizim otobüste birlikte gittiğimiz günlerden birini anlattı. Neymiş ben o kadar çok konuşmuşum ki, ona İstanbul'u annemi ve kardeşimi anlatmışım, o da içinden "Kız herhalde beni çok sevdi." diye düşünmüş. Ama bunu böyle gülerek söylüyor, iyice gıcık oldum. Çok net hatırlıyormuş ben o gün cam kenarında oturuyormuşum. Ben de hatırlıyorum da, köprü trafiğinde sohbet etmiştik baya. O bana babasının mesleği yüzünden sürekli yer değiştirmelerini, ailesini hatta dedesinin piposunu bile anlatmıştı. Neymiş sevgilimi anlatmışım. O ara Roma
      "Senin dedenin piposunu anlatman, onun sevgilisini anlatmasından daha garip bence." 
dedi, oh ne güzel dedi. Ben de dedim ki
      "Prag samimi görmüşüm anlatmışım demek ki, öyle bir anlatıyorsun ki sen de, sanki sadece ben konuşmuşum gibi." 
dedim. Sonra konu bir şekilde kapandı ama ben nasıl uyuz olduysam "Allah'ım nolur Prag sigara içsin" falan diye dua ederken buldum kendimi.

      Bunlarla da bitmiyor ki, resmen prenses yani kız. Arada bir böyle konuşuyor işte. Bir keresinde benim İstanbul'la sürekli tartıştığım ve ilişkim için çok korktuğum bir dönemdi. Prag'a kahvaltıya gitmiştim ve onunla dertleşmiştim, sonra mesajlaşmıştık. Biraz yardımcı olmuştu falan ama biz İstanbul'la her zamanki gibi kendimiz düzelttik aramızı. Bu artık o arada başka arkadaşlarıyla da mı o konulardan konuştu ne oldu bilmiyorum ama bir gün kızlarla hep birlikteyken şöyle bir laf etti: "Yaa ben ilişki danışmanı olmalıymışım bu ara sürekli birilerini barıştırıyorum." Ya o an ben de oradayım, ayıp ama.

      Oh akıttım zehrimi buraya, gidiyorum. Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler ballar.

14 Kasım 2014 Cuma

Bütün Yaralar Zamanla İyileşiyormuş

      O kadar kötü bir dönem geçirdim ki ne buraya yazarak tekrar üzülmek ne de ayrıntıları hatırlamak istiyorum. O dönemde sevgilim ve annem dışında kimse yanımda değildi, çünkü kimseye söylemedim. Söylenecek bir şey de değildi. Sadece şunu anladım ki hayatta hep başkalarının başına gelen şeyler vardır ya, bizim başımıza hiç gelmeyecek sanarız, öyle bir şey yokmuş. Her an her şey olabilir arkadaşlar. Yaşadığınız her anın kıymetini bilin. Küçük şeyler için üzülmeyin. Yanlış anlamaları önlemek için belirteyim ki dışarıdan ya da insanlardan bana bir zarar gelmedi, konu tamamen benimle alakalıydı.

      Şu an bu yazıyı adliyeye giden serviste yazıyorum. O kadar yoğunum ve yorgunum ki yazmaya bile vaktim yok. Ama anlatmak istediğim bir sürü şey birikti. Öncelikle kendimi sürekli şikayet eden devlet memuru gibi hissediyorum. Sürekli patronlarımdan şikayet ediyorum ama haksız da değilim. Hayatımda hem bu kadar zengin hem de bu kadar cimri, garantici insanlar görmedim. Bana ne kadar çok iş yüklerlerse yüklesinler gocunmam yaparım. Stajyerlik nasıl olsa, ben de çok şey öğreniyorum. Ama bu insanlar o kadar garip ki, bir sürü iş verip hepsinin önemli olduğunu söylüyorlar, sonra arayıp elinde ne iş varsa bırak şuraya git diyorlar, sonra da elimden bıraktığım iş için bir an önce yapılmalıydı diyorlar. Mesela sabah mesai saatinden itibaren adliyeye gidip koşturuyorum ama 4.30'daki servisi ancak yakalıyorum. Bazen de 3'de arayıp son dakika işi veriyorlar ama zaten adliyede mesai saati 5'de bitiyor. Yolu da katınca yetişmesinin ne kadar zor olduğunu hiç anlamıyorlar ve internetten yani uyaptan halledilebilecek şeyler için bile adliyeye gönderebiliyorlar. Avukat arkadaşlar daha çok şaşıracaktır ama kararları ve duruşma zaptlarını bile adliyeden aldırmalarının neresi mantıklı? Hiç memnun değiller anlayacağınız. Her işleri acil ve önemli. Bazen de suçu stajyere yıkalım mantığıyla "Ama ben sana söylemiştim tatlıımmm." diyorlar ama söylememiş oluyorlar. Maaşım diğer stajyerlerinkinin bir tık altında, yol ve yemek vermiyorlar ve vermediklerini işe başladıktan bir hafta sonra anlayabildim çünkü hiç ofiste vakit geçirmedim ve yemek vermeme pek yaygın olmadığından aklıma gelmedi. İşte böyle psikolojik baskı altındayım ve her yerimde sivilce çıktı. İş hayatı böyle farkındayım, her gün de Allah'a şükrediyorum. Zaten Taksim Gümüşsuyu Suriyeli kadın ve çocuklarla dolu. Piyalepaşa ve Çağlayan da öyle. Yani her gün ama her gün yaşlı amcalar ve çocukları çok zor durumlarda görüyorum, inanın ağladığım oldu, çok sinirim bozuldu. Böyle gördükçe saçma sapan şeyleri dert etmemeyi ve şükretmem gerektiğini daha çok hatırlıyorum.


      Bu ara babamla ilişkimiz düzeldi. Hala görüşmüyoruz ama sık sık telefonda konuşuyoruz, uzun uzun sohbet ediyoruz. Uzun zaman sonra babama kendine zarar vermemesini söyleyebildim mesela. Bu benim için çok zordu çünkü. Artık kardeşim de ben de çalıştığımız için babama para vermeyince çok kızmıyoruz, belki de bu yüzden sohbet etmeye vaktimiz var artık.

      Size en son Vegas'la alakalı ne kadar ben merkezci olduğunu yazmıştım. O günden beri Vegas aramamaya devam etti. Bir kere buluşalım demişti o gün de aslında başka bir arkadaşıyla buluşacakmış zaten. Dün akşam İstanbul'la Starbucks'ta otururken tesadüfen Vegas'la karşılaştık. Geldi hiçbir şey olmamış gibi selam verdi, iki dk sohbet ettik ve ilk sorusu "Adliye nasıl gidiyor?" oldu. Soruya bak. Vegas'tan sonra İstanbul'un yorumu " Abi kız ne güzel ölü taklidi yaptı öyle." Baya güldüm, sevgilimin genelde Vegas'la ilgili yaptığı yorumlar hep bu şekilde, çünkü pek sevmez. Ama çok komik bir ayrıntı var. Benim bir siyah topuklu ayakkabım var. Kendi paramla aldığım ilk topuklu ve çok giymesem de dolapta dursun istiyorum. Bir nikaha gidecek diye Vegas'a vermiştim ama şimdi görüşmediğimiz için aklıma ayakkabım takılmıştı, ben de bir nikaha gideceğimi ve o ayakkabıyı giyeceğimi, Taksim'e geldiği bir gün getirmesini rica etmiştim. Halbuki nikah falan yok, bildiğiniz ayakkabının peşine düştüm ya, ama ne yapayım özeldi o.

     Bu arada parayı idare etmek ne zor işmiş. Maaş alınca kolaylaşacak sandım ama... Geldiği kadarı gider derler ya öyle oluyor. Daha yazmak istediğim şeyler de var, bir dahakine artık. Serviste yazdığım yazıyı adliyede bitiriyorum ve evde düzenleyip yayınlıyorum. Bahtsız bedeviyim adeta.


16 Ekim 2014 Perşembe

Arkadaşlıkta Egoistliği Kaldıramıyorum

      Arkadaşlık konusunda en büyük kıstasınız nedir? Benim kıstasım sadece güven diye düşünürdüm hep. Arkadaşlarımın karakteri ve tercihleri ne kadar farklı olursa olsun, ortak bir noktada buluşabileceğimiz bir konu illa ki çıkar, yeter ki güveneyim. Güvenimi kıran bir insanla da hiç eskisi gibi olamam. Affetmeyi öğrendim, ama eskisi gibi olmak bana doğru gelmiyor. Çünkü insanlar bazı konularda hiç değişmiyor. Şu sıralar Vegas'la ilgili gözlemlediklerimden sonra ondan inanılmaz soğudum. Ve anladım ki tek kıstasım güven değil, bir diğeri de egoistlik.

     Vegas'ı kısaca hatırlatmam gerekirse, kendisi en yakın arkadaşım Paris'in yakın arkadaşıydı ve üçlü buluşmalardan sonra biz de çok iyi arkadaş hatta dost olduk. Benden çoğu konuda çok farklı, aslında dışarıdan baksam onunla arkadaşlık etmeyeceğime eminim. Konuşurken sürekli gereksiz İngilizce kelimeler kullanan, sürekli kendini anlatan, aşırı derecede yüksek sesle gülen, yavşaklarla takılmaktan hiç rahatsız olmayan bir insan. Aslında şu an size çok yargılayıcı görünebilirim ama bir gün bir arkadaşı yanımıza oturup saçma sapan konulardan konuşup konuyu Vegas'ın iç çamaşırına hatta mastürbasyona kadar getirmişti. O derece yavşak. Vegas onunla görüşüyor, rahatsız olmuyor bile. Ben artık Vegas ve Paris'le buluşurken sınır koyuyorum, mesela asla Beatles Cafe'ye gitmiyoruz, çünkü bütün garsonlarla vıcık vıcık takılıyorlar. Birbirimize uyum sağlamaya çalışarak dostluğumuzu sürdürüyoruz. Daha doğrusu sürdürüyorduk. Paris benim kardeşim gibi, onunla dostluğum böyle sebeplerden bitmez ama, Vegas'tan cidden soğudum.



     Demin de dediğim gibi egoistliğe tahammül edemiyorum. Düşünün ki, sürekli yüksek sesle kendisini, iş arkadaşlarını, iş arkadaşlarının hayatlarını anlatan bir reklamcı. Ama kendisine asla reklamcı ya da sanat yönetmeni demiyor, çünkü o art director. Ayrıca o hiçbir şeye odaklanmıyor çünkü fokuslanıyor. Ben bir şey anlattığım zaman bazen dinliyor, gerçekten çok dertleştiğimiz zamanlar da oldu ama çoğu zaman aklına kendisiyle ilgili anlatacağı şey gelmiş olduğundan bana yorum yapmadan kendi hikayesine geçiyor. Hatta bazen benim lafımın bile bitmesini beklemiyor. Her buluşmamız çoğunlukla ondan ibaret oluyor. Bunlara rağmen arkadaş arkadaştır, insanları eksik yönleriyle kabul etmeliyim, onlar da beni eksik yönlerimle kabul ediyorlar dedim ve hiç sorun etmedim. Reklamcılığa junior olarak başladı ve art director oldu, çok iyi bir ajansta çalışıyor, gerçekten başarılı. Ve ben şu ana kadar her başarısı için onu uzun uzun tebrik ettim, yüreklendirdim, sen yaparsın dedim, gurur duyuyorum seninle dedim, ona sorular sordum, ilgi gösterdim. İlk defa ben bir şey başardım ve işe girdim. Stajyer kimlik kartım oldu, iş başvurularına gittim ve ilk iş günüm geldi çattı. Stresten ve korkudan gözüm bir hafta boyunca seğirdi. Ama Vegas bir kere bile aramadı. Whatsapptan grup konuşmasına yazdığım halde, her şeyi bildiği halde, bir kere bile aramadı. Daha iki gün çalışmıştım ve bayram tatili girmişti. Ben de grup konuşmasına ne ballıyım yazmıştım. Ondan sonra özelden tebrik etmek istedim bebeğim yazdı. Ama sadece bu kadar. Telefonun bozuktu anladık, özelden yazmak için bile benim dolaylı hatırlatmama ihtiyaç duydun anladık. İnsan bir arayıp ilk günün nasıl geçti, mutlu musun diye sormaz mı? En alakasız insanlar bile yanımda oldu ama tek aramayan Vegas'tı. Benim için gerçekten mutlu olmadı demek ki. Belki de hoşuna gitmeyecek kadar ya da mutlu olacak kadar umursamadı. İlgi onun üstünde değilse umursamasına gerek yok çünkü.

     Sırbistan'da biriyle tanıştı, daha bir ay bile olmadı çıkmaya başlayalı, bayramda Sırbistan'a gitti. Beni hiç aramamıştı ama bugün aradı. Whatsapptan döndüm ona, buluşalım dedi. Ben eminim ki bütün buluşma Sırbistan'la ilgili bir sempozyum şeklinde geçecek. He bir de başkasıyla buluşacakmış aslında ama o başkası gelene kadar kahve içecekmişiz. Daha bir sürü şey oldu aslında ama hangi birini yazayım. İnsanlar bazı konularda hiç değişmiyor. Açıkçası umurumda da değil. Buluşmaya tabi ki gitmedim. Ama sonuç olarak ben anladım ki egoist insanlarla yapamıyorum. Ben arkadaşlarımın değer verdikleri her şeye değer verirken onlardan böyle karşılık alınca yediremiyorum. Belki de fazla tepki verdim, ama cidden siz olsanız bir telefon dahi beklemez miydiniz?

14 Ekim 2014 Salı

Stajyerlik mi, Kölelik mi ?

      Stajyerliğe başladığımdan beri meslekle ilgili çok şey öğrendim. Daha sadece bir hafta çalışıyor olsam da bana o kadar çok iş verdiler ki şimdiden tecrübe kazandım. Ama şöyle de bir zorluğu var, bu yoğunluk kafamı karıştırıyor. Her gün adliyeye gitmem gerekiyor ama yapacağım iş bir iki dosyayla sınırlı olmuyor. Bazen günde 6 dosyaya kadar çıkıyor. Verdikleri her iş için de yapmam gerekeni kısaca anlatıyorlar. Daha önce kim olduğunu bilmediğim insanlarla ilgili dava dosyaları var ve dosyada neler olmuş hiçbir fikrim yok. E onlar bir anda anlatıyorlar ama bazen birbirine karışabiliyor bilgiler. Her şeyi yazmaya çalışıyorum. Ama bugün gerçekten ilginç bir şey oldu.

     Dosyanın ayrıntısını tabi ki veremem ama kısaca anlatmam gerekirse, yapacağım iş başka bir avukatın işiydi. Vezneye parayı yatırırken her zaman kendi avukatımın ismini söylerim ve bu sefer kimin ne işini yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu çünkü anlatmadılar. Beni pek uyarmadılar. Sırf yorgunluktan ya da alışkanlıktan kendi avukatımın ismini söylesem şaşılacak bir şey olmazdı. Ama biraz da gerilerek diğer avukatın ismini verdim. Ama beni uyarmadıkları için de doğru mu yapıyorum acaba diye düşündüm. Adliyeden çıkıp servise bindim, avukatım aradı. Benim telefonu açtığımı fark etmedi. Bu ara ben avukatımın patrona söylediklerini duydum. "E her şeyi de teker teker hatırlatamam ki, kaç kere söyledim!" Benimle ilgili konuştuklarına emindim, bir anda gerçekten yanlış bir şey yaptığımı düşünüp korktum. Sonuçta işte 6. günüm ve her gün kaç tane dosyaya bakıyorum. Yanlış yaparsam bu şekilde tepki vereceklerini tahmin edemezdim. O an avukatım bana döndüğünde söyleyeceği şeyden çok korktum. Çünkü belli ki bütün yanlışlığı benim üstüme yıkacaklar, ve her şeyi de hatırlatmak zorunda olmadıklarını söyleyeceklerdi. Avukatım "Parayı yatırırken kimin adına yatırdın?" dedi. Söylediklerini duyduğumu fark etmemişti büyük ihtimalle. Çok şükür ki doğru isimle yatırmıştım. Bana diğer avukat adına işlem yapacağımı sadece bir kere söyledi, ve diğer konularda uyarma gereği duymadı. Söylediklerini duyduğumda gerçekten üzüldüm. O an yapamadığım en küçük bir şey için nasıl tepki verileceğini gördüm. Arkamdan Moira kesin yanlış yapmıştır diye düşünüldüğünü hissettim. Onca dosya yığmalarına rağmen hiç yanlış yapmadığım halde.


     Gerçekten çok riskli bir iş stajyerlerin yaptığı. Sonuçta yanlış bir şey yaparsak insanlar hak kaybına uğruyor. Hukuk fakültesinden çıkınca öyle bir dünyayla karşı karşıya kalıyoruz ki, fakültede biz ne öğrendik diye kendimize soruyoruz. Bize hangi durumda ne karar vereceğimizi, hangi maddeye gideceğimizi söylüyorlar ama bir dava açmak için bile adliyede iki saat nasıl koşturulur öğretmiyorlar ki... Bunun dilekçesi var, itirazı var, temyizi var! Biz nereden bilelim nasıl yapacağız? Demek ki patron avukata bana vezne kısmını ayrıca hatırlatmadı diye kızdı ki o da her şeyi de ben mi hatırlatacağım diye yüksek bir ses tonuyla cevap veriyordu. Enerjim düştü. Korktum.

     Hani derler ya icra memurları ve kalemler avukatlarla anlaşamaz diye. Kalemler neyse, güler yüz gösterirseniz iyiler ama icra memurları gerçekten işkence ediyor. Dosyaya bakmam lazım ama dosya yok. İki gün gittim geldim, ama bir insan evladı yardım etmedi. Koca arşive tek başıma baktım ama yok. Ben dosyamı bulamadım yardımcı olur musunuz diyorum, valla ben de dosyalarımı bulamıyorum diye yarım ağızla azarlıyor. Tamam da arkadaşım sen burada icra memuru olduğun için para alıyorsun, ben de bu dosyanın içindekini idare edince para alıyorum. Yani işini yapıyorsun sonuçta. Gerçekten yoruluyorlar anlıyorum ama ben de çok yoruluyorum. İnsan gibi davranınca keşke insan gibi karşılık verseler...

     İşe giderken gerçekten keyif alıyorum ama bugünkü olay beni gerçekten üzdü. Ses tonu gerçekten kırıcıydı. Ama sonuçta alışmam lazım. Bu işler hep böyle değil mi?

7 Ekim 2014 Salı

Bu Seneden Beklentilerim Neler? Hepimiz Bu Mimi Yapalım!

      Biliyorsunuz ki her yıl Eylül ayında hedef listesi yapıp, bir sene boyunca başarmak istediklerimi yazıyorum. Blogun sağ tarafına da bu listeyi koyuyorum ki gerçekleştirmem için hevesim olsun ve en azından boşladığım zaman kendimi sorumlu hissedeyim. Bu yıl Eylül ayında yapamasam da şimdi yapacağım. Bakalım listemde neler varmış.


2014 Hedeflerim
  • Okulu iyi bir ortalamayla bitirmek
  • Adliye stajını başlatmak ve iyi bir büro bulmak
  • Sevgiliyle yeni bir şehir görmek
  • Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
  • İngilizce kursunu Advance seviyesinde tamamlamış olmak
  • Piyanoda 5 yeni parçayı mükemmel çalmak
  • Para biriktirmek

      Açıkçası çok ayrıntılı bir liste hazırlamamışım ve hiç güncellememişim. En azından okuduğum kitapları ve çaldığım parçaları eklemeyi ve başardıklarımın yanına işaret koymayı falan düşünmüştüm. Ama bu seneden hiçbir beklentim mi yokmuş ne, şu hale baksanıza! Halbuki hayatımda en çok değişiklik bu yıl oldu.

Okulu iyi bir ortalamayla bitirmek
     Bölümüm hukuk olduğu için 2.50 nin üstünde bir ortalama bile benim için iyi sayılıyor. Tabi çok daha yüksek yapanlar da var ama çok inek bir öğrenci değildim, dolayısıyla bu hedefimi tamamlanmış sayıyorum.

Adliye stajını başlatmak ve iyi bir büro bulmak
     İşte bu hakkıyla gerçekleşmiş tek hedefim sanırım.

Sevgiliyle yeni bir şehir görmek
     Maalesef bu gerçekleşmedi. 2012 kışında Uludağ'a, yazında da Bodrum'a gittik. Geçen yaz Kuşadası'na gittik ve bundan sonra her yaz bir yere gidelim diye düşündük ama bu yaz olmadı. İstanbul dil eğitimi için İngiltere'ye gitti, ben de estetik ameliyat oldum. İkimiz de ailemizden alabileceğimiz krediyi aldık ve ne paramız ne de zamanımız kaldı...

Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
     İki yıldır utanmaktan bıktım ama yine bitiremedim. Ne zaman bir kitaba başlasam sınav dönemi böldü, ya da sınav dönemlerinde okuyasım geldi, bilmiyorum. Ama bu sene kesinlikle yapacağım. 

İngilizce kursunu advance seviyesinde tamamlamış olmak
     Bu hedefimi de gerçekleştirim.

Piyanoda 5 yeni parçayı mükemmel çalmak
     Yeni parçalar çaldım, ama mükemmel hale getirene kadar çoktan başka bir parçayı gözüme kestirmiş oldum ve kusursuz hale getiremeden bıraktım.

Para biriktirmek
     Öncelikle şu soruyu sormak istiyorum. Hangi para? Bütün hayati ihtiyaçlarımı ve lüks ihtiyaçlarımı annem karşılıyor. Sadece harçlığımı babam veriyor. Anneme bu kadar yük olduktan sonra üstüne harçlık da isteyemem. Estetik ameliyat yaptırdım diye çok paramız falan var sanmayın, annem bu sene onu çok mutlu ettik diye cömert davrandı. Yine parayı dikkatli kullanma moduna girdik bile. Babam da harçlıkları aksatınca zaten elimdeki zar zor yetti. Kısacası hiç biriktiremedim, hatta bankaya borcum var.
                                                                         **                           **                                **

     Yedi hedeften sadece 3 tanesini gerçekleştirmişim. Normalde olsa ne kadar kötü bir durum diye söylenip dururdum. Ama bu listede olmayan çok şey başardım. Mesela annemi estetik ameliyata ikna ettim, psikolog seanslarımı çoktan tamamladım ve öfke kontrolünü öğrendim. Artık eskisi gibi her şeye sinirlenip kendimi kötü durumlara düşürmüyorum. Açıkçası hem aile hayatım, hem ilişkim hem de arkadaşlıklarım için bu öfke kontrolü çok şey değiştirdi. Her şey dengeye oturdu sanki. Nasıl söyleyeyim, her şey paralel bir şekilde düzenli ilerliyor gibi hissediyorum. Bu iç huzur beni ne kadar mutlu etti tahmin edebilirsiniz. Sürekli iç sesimden, psikolojimden, yargılamalarımdan ve sinirimden yakınıyordum ve bunları çoğunlukla geride bıraktığımı düşünüyorum. Ama önümde daha çok yol var. Terapi için psikologumun verdiği kitabın henüz yarısına bile gelmedim. Öfke sorunu olan biri varsa bu kitap hakkında bilgi verebilirim. Bana çok yararı oldu. Bunların dışında bu sene bir sürü film izledim, kurs dışında da ingilizce çalışmaya devam ettim.


      Şimdi yeni liste zamanı.

> Bir senelik zorunlu stajımı tamamlamak, mümkünse aynı ofiste.
> Terapi kitabımı bitirmek
> Vücut ve ruh sağlığıma önem vermek, spor ve meditasyon yapmak
> Para biriktirmek
> Sevgiliyle yeni bir şehir, hatta ülke görmek
> Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
> Piyano çalma konusunda kendimi geliştirmek
> IELTS ya da TOFFLE sınavına girmek, en azından girebilecek yeterlilikte olmak
> Avukatlık ruhsatımı almak

     Bakalım bu hedeflerimin ne kadarını gerçekleştirebileceğim? Allah uzun ömür ve sağlık versin herkese. Bütün hayallerimizi gerçekleştirelim inşallah :) 
     Ben de sizlerin hedeflerinizi merak ediyorum. O yüzden mim başlatmak istiyorum. 2015 yılından beklentilerinizi ve gerçekleştirmek istediğiniz en az beş hedefi yazın. Deeptone'u, Vişne'yi, Spotty'yi, Dördüncü Tekil Şahıs'ı, Uzun Saçlı Kel Adam'ı ve Maya'yı mimliyorum. İsteyen herkes de bu mimi yapsın. Bakalım bloggerlar olarak en çok ne istiyoruz? Takip edebildiğim kadar edeceğim ve en çok isteneni bulacağım! Mottomuz yukarıdaki fotoğraftaki gibi Dream It, Wish It, Do It olsun. Ve yazımızı bu fotoğrafla paylaşalım.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Yeni İşim

      Hayatımda bu sene çok şey değişti. En büyük değişim karakterimde olsa da, somut olarak en güzeli bir işe girmiş olmam. Kaç günlük uğraşlarımdan sonra en sonunda 24 Eylül'de adliye stajımı başlattım. 25 Eylül'de doktora kan testi sonuçlarımı götürdüm ve ilaçlarımı aldım. Yani en sonunda iş başvurusu yapacak konuma gelip evime yakın yerlere başvurdum. Ve ikinci iş görüşmemde kabul edildim. Açıkçası ofise ilk girdiğimde "Buraya beni hayatta almazlar, çok güzel!" diye düşünmüştüm. Neden böyle düşündüm ben de anlam veremedim. Tam tersi kendime güvenip, "Burası tam bana göre." demem gerekirdi. Ama çok şükür ki ben kendime güvenmesem de onlar bana güvendi ve aynı gün "Yarın başlayabilir misiniz?" diye aradılar. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Geçtiğimiz çarşamba ve perşembe çalıştım, cuma hemen bayram tatiline girdim. Bu hafta da üç gün çalışıp haftasonu tatili yapacağım. Ama ilk iki gün gerçekten yoruldum.

      İşin ilk günü mutfaktaki kadın da sekreter de inanılmaz iyi davrandılar. Ofisin ne kadar yoğun olduğundan falan bahsettiler. Daha ilk günden baya yoruldum ve telefonumu da not defterimi de mahkeme kaleminde unuttum. Akşam da adliye servisinin sonuncusunu kaçırdım ve o yorgunlukla metrobüs ve metroyla ofise dönmek zorunda kaldım. O akşamı telefonsuz geçirdim. Zaten büroda da ertesi sabaha iş verdikleri için adliyeye gitmem gerekiyordu. Neredeyse servisi kaçırıyordum. Telefonumu aldığımda da sadece %1 şarjım kalmıştı. Binadaki bir yerde taktım şarja ama o kadar elektrik kullanılıyor ki, hem şarj dolmuyor hem de telefon da şarj aleti de aşırı ısınıyor. %4 falan doldu ama işlerim olduğundan kalkmak zorunda kaldım. Hem avukatı aramam lazım hem de bazı belgelerin fotoğrafını çekip avukata göndermem lazım. Çaresiz kaldım gittim icra müdürlüğüne. Zaten kalabalık. Telefonun düğmesine bastım bu sefer de bir baktım olan şarjı da bitmiş ve telefon kapanmış. Müdürün masasının yanındaki prize taktım. Telefonu açmaya çalışıyorum ama pin kodunu bir türlü kabul etmedi ve puk kodu istedi. Oradan bir memurdan avukatı aradım, nasıl olsa adliyenin wifindan bağlanıp whatsapptan fotoğraf gönderirim diye düşünüyorum ama wifi çekmiyor. Turkcell'i arayıp puk kodumu öğrenmem lazım ama kaç kişiye sordum Turkcell kullanmıyorlar. Müşteri hizmetleri numarası da farklı telefondan arayınca farklı ve ben onu hatırlamıyorum. Ptt'den ankesörlü telefon kartı aldım sevgilimi aradım müşteri hizmetleri nosuna interetten baksın diye ama sonra bir baktım wifi açık. İnternetten buldum numarayı, ankesörlü telefondan arayacağım ama tc kimlik nomu giremiyorum. Babamı aradım ondan rica ettim, çok şükür puk kodunu gönderdi de hallettim. Ama elimde dosyalar, ankesörlü telefon omuzumla kafam arasında, sinirden ağlayacak moddaydım. Yani ilk iki gün bu kadar yoğun geçti. Ama yine de çok mutluyum. İşe giderken lanet etmiyorum asla, tam tersi mutluyum. Bence en önemlisi de bu.


      Şu an kafama takılan tek şey kardeşimle aynı odada uyuduğumuz için yatma saatlerinde sorun yaşamamız. Kardeşim de hukuk fakültesini kazandı ama özel okul olduğundan aynı anda çalışıp harçlığını çıkarmak istedi ama part time ve akşam 7-12 arasında çalışıyor. 12 de eve geldiğinde biraz oyun oynamak istiyor ama ben de 1-1.30 arası yatmak istiyorum. Pc masası yatağımın dibinde olduğundan klavye ve fareye devamlı basıldığı zaman uyumak mümkün değil. Dün gece saat 3'te bile oyuna devam etmek istedi ve "Zaten işten 12'de geliyorum." deyip sinirlendi. Yani ne yapacağız bu durumu bilmiyorum. Onunla kavga etmek istemiyorum çünkü evde huzursuz olmak en sevmediğim şey, herkes için öyledir eminim. 

     Polikistik over rahatsızlığıma gelirsek, kan testi sonuçlarını doktora verdim, ultrasonla da tekrar baktık. Kistlerin tedavisi için 6 aylık bir süreç varmış. Bu arada doğum kontrol hapı ve ödem atıcı başka bir ilaç daha verdi. Zayıf olduğumdan ve kistler küçük olduğundan tedavi daha kolay bitecekmiş. Kesinlikle kilo almamam ve çok su içmem gerekiyormuş. 2 ayda bir kontrole gideceğim ve inşallah altı ay sonra bundan kurtulmuş olacağım.

      Bu arada kurban bayramınız mübarek olsun. Benim için tatil dışında çok bir şey ifade etmiyor çünkü bayramlaşacak çok kimsem yok. Annem, babam, ananem ve bazı tel görüşmeleri. Ananem zaten iki kat üstümüzde oturuyor. Öyle misafirlerimiz falan olmaz, kimseye de gitmeyiz. Gidecek insan yok zaten. Ananemler kurban kesti ama yine geçen seneki sebepten kavurmayı bile doğru düzgün yiyemedim. Sizlerin evlerinizde nasıl oluyor bilmiyorum ama bizde kurban kesildikten sonra ananeme getiriyorlar ve bütün kesme işlerini evde hallediyorlar. Hayvanın eti daha sıcak olduğundan ev öyle ağır bir sıcak et kokusuyla doluyor ki ben mide bulantısından eve giremiyorum. Ama o kokuyu aldıktan sonra da kavurmasını yiyemiyorum çünkü aynı koku ona da sinmiş gibi geliyor bana. Midem bulanıyor. Allah affetsin ama her kurban bayramında vejetaryen olasım geliyor. Günlük hayatımızda da et yiyoruz farkındayım ama, birkaç saat önce canlı olan ve hala sinirleri kıpırdayan bir hayvanı bütün olarak görünce çok kötü hissediyorum. Hatta bazen hayatta kalmak için başka canlıları acı vererek öldürmemiz ne kadar doğru diye kendimi sorguluyorum. Şok yöntemiyle öldürünce hiç canları yanmıyormuş, bir saniyeden kısa sürüyormuş. Ama bayramda boğazları kesiliyor ve kestikten sonra bile birkaç saniye hatta dakika boyunca acı çekmeye, kıvranmaya devam ediyorlar. Hatta çok beklemeden derisini yüzmeye başlıyorlar. Yani boğazı kesilerek kurban edilmesi sanırım kurban şartlarından biri. Açıkçası çok ayrıntılı bilmiyorum, keşke Kur'an'dan okusak da bilsek ayrıntılarıyla. Neyse işte, her bayramda böyle oluyorum. Sizin bayramınız nasıl geçiyor?

      

14 Eylül 2014 Pazar

Küllü Sarı Saç

      Nasıl civcive dönmeden güzel sarı saçlarımız olabilir? Kendim küllü sarıyı nasıl elde ettiğimi ayrıntılı olarak anlatacağım.

     Benim gibi siz de öğrenciyiz, işsiziz, ya da aldığımız maaşın 400 lirasını kuaföre veremeyiz grubundaysanız, büyük ihtimalle önce normal kuaförü denemişsinizdir. Ama bizim kuaförlerin %95 i istediğimizi yapmazlar. Ben ilk defa üniversite birinci sınıfta saçımı boyatmaya gittim. İstediğim küllü sarıydı ve adam ne yaptı dersiniz? Loreal 8-0 sürdü kafama. Sürdüğün saçımı en çok iki ton açar yani karamel gibi bir şey olur. Ayrıca küllü bile değil, turuncu yansıma yapma olasılığı yüksek.

      Buradan kuaförlere sesleniyorum. Küllü sarı saç isteyen bir kızcağızın saçını boyayacaksanız önce bu yazıyı okuyun, sonra da kadinlarkulubu'nde bunu deneyip yorumlamış kızların yazılarını okuyun.

      Öncelikle şunu söyleyeyim, burada yazacağım tüm yöntemlerin bazısını kendi saçımda, bazısını annemin saçında denedim, başka hiçbir saçta nasıl sonuç vereceğini bilemem ve tabi ki garanti edemem. Benim saçlarım gür ve kalın telli olduğundan dayanıklıdır. 5 yıldır sürekli bana en yakışan rengi bulmak için denemeler yaptım, saçım yine de dayandı. Sizin saçlarınız çok ince telli ya da dayanıksızsa sarı saç için iki kere düşünün çünkü gerçekten saçı yıpratıyor. Haftada bir bakım maskesi yapmak gerçekten işe yarıyor.

      Saç Açma Yönemleri

     Mavi Toz


     Mavi toz dediğimiz, yabancıların "bleach", kuaförlerin de "oriel,oryel" dedikleri açıcı. Ben daha önce mavi tozla saçımı açtım ama sadece bir kere yaptım. Bunun nasıl yapıldığını ayrıntılı anlatacak kadar bilgi sahibi değilim ama istediğiniz sarıyı bununla elde edemezsiniz. Çünkü oryel saçı turuncumsu bir renkle açar. Yani en azından bende öyle oldu. Saçı açtıktan sonra küllü bir renge boyamanız gerekir. Açma işlemi üstüne açık küllü sarı uygulamak da saçı bir hayli kırıyor. Ama yine de renk için en garanti yöntem bu. Kesinlikle uyarmam gereken nokta ise, dikkatli kullanılmadığı zaman saçı yakabilir. Röfle yaptırırken saçları kopan çok kişi duymuşsunuzdur. Ben şahsen bu yöntemi uygulamıyorum. Boyayla istediğim tonu yakaladım çünkü. Ama boya kutusunun üstündeki açık rengi istiyorsanız oryel kullanmanız gerek.

     Papatya Suyu

    Papatya suyunu saçlarınıza sürüp güneşe çıkarsanız ve bunu birden fazla kez yaparsanız yavaş yavaş saç renginiz açılır. Küçükken annem hep benim saçlarıma yapardı hatta oksijenli su da sürerdi ama onu önermiyorum. Papatya suyunun hiç zararı yok ama artık sonbahara geldiğimiz için bu tarihten sonra zor. Bir blogda papatya suyunu banyodan sonra ıslak saçına süren ve sonrasında saçını kurutan birini okumuştum. Her banyodan sonra bunu yapıp saçını fön makinesiyle kurutup saçını bir kaç ton açmış. Ama ben denemedim.

     Açıcı Spreyler


     Gratis, Watsons gibi yerlerde bu spreylerden var. Kendim denemedim ama bazı bloglarda okuduğum kadarıyla devamlı kullanımda saçı çok doğal geçişlerle açabiliyormuş. Ama boyalı saçta işe yaramıyormuş. Bence saç rengini açmak istiyorsanız boyadan önce papatya ya da sprey gibi daha doğal yöntemlerle başlayın. Daha sarı istiyorum diyorsanız boyaya geçersiniz.

     Saç Boyası

     Saçlarımı kızıla da bakıra da sarıya da boyadım ve küllü sarıyı yakaladım. Tabi yakalayana kadar ne badireler atlattım. Öncelikle boya seçiminin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şu ana kadar Koleston, Palette ve Garnier denedim. En çok memnun olduğum boya Koleston.  Ben en çok Koleston'un tüp boyalarından 11/1 tonunu kullandım, sonrasında 12/11 tonuna geçtim. İkisi de çok tatlı bir küllü renk veriyor ama 12/11 tonu çok daha iyi açıyor. Burada önemli olan nokta yanında kullandığınız oksidasyon kreminin kaç volüm olduğu ve turunculaşmayı önlemek.


     Oksidasyon kremleri %6'lık, %9'luk ve %12'lik olarak satılıyor. %6'lık 20 volüme denk geliyor, kahve ve kızıl tonları için kullanılıyor. %9'luk 30 volüme denk geliyor, kumral ve sarı tonları için kullanılıyor. %12'lik 40 volüme denk geliyor, açık sarı ve platin tonları için kullanılıyor. Normalde market boyası aldığımızda kutu olarak da tüp olarak da alsak açık sarının yanında 30 volümlük oksidan veriyorlar. Ben ya 30 ya da 20 volüm kullanıyorum çünkü oksidan kremin volümü ne kadar artarsa turunculuk o kadar fazla oluyor.

     Tüm bunların dışında Loreal Majirel serisinin ilk denemede tam skaladaki rengini verdiğini duydum, annemde denedim ve mükemmel sonuç verdi ama bir süre kullandıktan sonra renk çiğleşmeye başladığı için artık kullanmıyoruz.

     Küllü Sarı Elde Etme Yöntemleri

     Koleston 12/11 Boya




     Bu boya şu ana kadar kullandığım açık ara en iyi küllü sarı veren boya. İlk defa bir boyanın kutusundakinden daha açık bir renk çıktığını gördüm. Gratislerde de yavaştan satılmaya başladı ama gördüğüm kadarıyla 15 TL civarında. Bence Gratis'ten almak yerine Eminönü'nden ya da kuaför malzemeleri satan herhangi bir yerden tüp boya olarak alın, 5 TL gibi bir fiyata denk geliyor.

      Bu boyayı aldıktan sonra tek yapmanız gereken 30 volüm yani %9'luk oksidan krem ekleyip karıştırmak. Ben daha küllü bir renk elde etmek için boyanın içine bir tatlı kaşığı su ve aynı oranda saç kremi de ekliyorum. Boya x oksidan oranı genelde 1x1 olur ama ben göz kararı koyup krem kıvamına getiriyorum. Hem beyazları kapatıyor hem de çooook tatlış bir küllü renk çıkıyor. kolay kolay akmıyor ve çiğ durmuyor.  Öyleyse;

     Bir kutu boya + 30 volüm oksidan + bir tatlı kaşığı su + bir tatlı kaşığı kadar saç kremi 

     Saçlarınızın uzunluğuna göre kullanacağınız malzemelerin tamamını 2,3 katına çıkarabilirsiniz. 
 
     Koleston 11/1 Boya


   11/1 numara kutu boya olarak da tüp olarak da satılıyor ama tüp olanının fiyatı daha uygun. Bu boyayı da 30 volüm oksidanla kullanabilirsiniz. 

     12/11 mi yoksa 11/1 mi kullanalım ? Fark nedir?

     Şöyle ki, ben kesinlikle 12/11 öneriyorum. Çok daha küllü ve açık bir sarı veriyor. Ama derseniz ki o kadar da küllü olmasın, sadece turuncu yansıma olmasın yeter, o halde 11/1 kullanabilirsiniz.

     Loreal Majirel Majiblond 911 
     
      Loreal Majirel Majiblond özel bir sarı serisi. 911 tonu da çok güzel bir küllü renk. Bu boyanın farkı tüpünün 25 TL olması dermişim :) Farkı oksidan kremin iki kat fazla koyulması. Boya x oksidan oranı 1 x 2 yani. Daha fazla boya elde ediyorsunuz ama bence çok daha pahalı olmasına rağmen Koleston 12/11 kadar iyi değil çünkü iki hafta sonra akmaya başlıyor. Derseniz ki ben Loreal'den vazgeçmem, iki haftada bir tazelerim boyamı, param da bol o zaman bu boya tam size göre :) Bu boyayı hazırlarken de su ve krem ekleyin elbette.

    
      Boyayı Daha Küllü Hale Getirme

      Eğer önerdiğim bu boyalarla elde ettiğiniz renk istediğiniz kadar küllü olmadıysa, daha da küllü hale getirmek için kullanabileceğiniz bir ek boya daha var. Yukarıda anlatığım şekilde boya+oksidan+su+krem hazırladıktan sonra karışıma
      -Igora 0-22 turuncu azaltıcı boyadan bir tatlı kaşığı kadar boya ekleyebilirsiniz.
Eğer igora kullanmak istemiyorsanız sadece krem ve su ekleyin, sadece onlar bile rengi daha küllü hale getiriyor. Ama bana sorarsanız kesinlikle önce igora eklemeden Koleston 12/11 deneyin. Eğer daha fazla kül olsun derseniz bu boyayı eklersiniz.

     Igora 0-22 turuncu azaltıcı boya özel bir boyadır ve profesyonel kullanım dışında asla tek başına kullanılmaması gerekir. Çünkü turuncu rengini nötrleyebilmesinin sebebi içinde mavi boya olmasıdır. Yani gereğinden fazla kullanırsanız saçlarınızda mavimsi yansımalar olur. Hatta sarı bir saça direk uygulanırsa, özellikle açıcıyla açılmış mesela röfleli ya da balyajlı bir saça tek başına uygulanırsa direk mavi gölgeler yapar. Benim bir kere başıma geldi. Boyaya karıştırdıktan sonra bir de suyla karıştırıp saçlarıma biraz daha sürdüm ve sarı balyajlarımın bazıları maviye döndü. Yıkadıkça mavilik geçiyor tabi ama siz yine de böyle bir risk almayın ve hazırladığınız boyaya yeterli miktarda eklemekle yetinin. bir de sakın 0-22 yerine bilmediğiniz bir şey almayın çünkü bu boyalar renkleri vurgulamak için özel olarak hazırlanmış. Mesela 0-88 kızıllığı artırır ve bunu sarı boyaya eklerseniz saçlarınız turuncu olur.

     Saçı Boyama Evresi

     Toplamda 5 malzemeyi (igora eklemiyorsanız 4 malzemeyi) fırçanızla güzelce karıştırın ve krem kıvamına getirin. Elinize eldiven takmayı unutmayın. Kafa deriniz biraz kaşınabilir, hatta ben ilk uyguladığımda sızlamıştı ama sonra geçti. Saçınızı boyarken kesinlikle normalde giymediğiniz bir kıyafet giyin çünkü kıyafetinize boya gelirse çamaşır suyu sıçramış gibi olur, yıkamakla geçmez.
     Ben boyayı bütün işlem bittikten sonra 30-45 dk arası bekletiyorum. Bu arada ilk sürdüğünüz yerler daha çok beklemiş oluyor ama bir şey fark etmiyor çünkü boyanın bir açma sınırı var. Saçlarınızın yanacağını sanmam çünkü sonuçta oryel kullanmıyoruz sadece oksidan, o yüzden bence korkulacak bir şey yok.
     Bütün boyamayı bitirdikten sonra kafama poşet geçirip, fön makinesiyle bir dakika kadar ısıtıyorum.  Ama bu işlemi yapmanız şart değil.

     Yıkama Evresi

     Banyoya girdikten sonra bir anda bütün boyayı suyla akıtmayın. Biraz su tuttuktan sonra şampuanla yıkar gibi saçlarınızı boyayla iyice karıştırın. Hem boya gelmeyen yer kalmamış olur hem de dip boya yaptıysanız küllülüğü azalmış olan alt kısımlara cila yapmış olursunuz. Boyayı saçtan yavaş yavaş akıtın, sonrasında da normalde kullandığınız şampuanı kullanın ve bence krem sürmeden banyodan çıkmayın. Çünkü kullandığınız ürünler saçı yıpratacak ve yumuşacık olmayacağını tahmin edebilirsiniz.

     Dip Boya Yapacaksanız

     Normal şartlarda, küllü renkleri üst üste çok defa uygularsanız sarı saçta yeşillenme olabilir. Bu nedenle tekrar tekrar bütün saçınızı boyamanızı önermezdim ama ben 12/11'i her seferinde bütün saça uyguladığım halde hiiiç yeşillenme ya da çiğleşme olmadı.Ama eğer dip boya yapacaksanız, ben şöyle bir yöntem buldum: Her dip boya yaptığımda hem yeni çıkmış dibime boya sürüyorum hem de dipten doğru bir 10 cmlik kadar daha saça boya sürüyorum. Sonra saçımı yıkarken yukarda anlattığım gibi, banyoda az suyla ıslanmış boyayı bütün saçıma masaj yaparak yediriyorum ve bu şekilde 1-2 dakika bekletiyorum.

     Mor Şampuan


      Saçlarınız sarıysa ya da balyajlıysa küllü renk elde etmek için diğer bir yöntem de mor şampuan. Mor şampuanı benim anlattığım şekilde saçı boyadıktan sonra da kullanabilirsiniz, kuaförde balyaj yaptırdıktan sonra da kullanabilirsiniz, saçlarınızı mavi tozla açtıktan sonra da kullanabilirsiniz. Mor şampuanın özelliği şampuanın kendisinin gerçekten mor olması ve içinde mor renk barındırıyor olmasıdır. Biliyorsunuz ki turuncu rengin karşıt renkleri mor ve mavidir. Bu nedenle, turunculaşmış ya da dore parlama yapan saçları nötrlemek için kullanılan bir üründür. Bazı kişiler saçı boyadıktan hemen sonra kullanırken, bazıları her banyo yaptıklarında, bazıları da haftada bir uygulayabiliyor. Kişiden kişiye göre bu şampuanın etkisi değişiyor. Boyayla açılmış saçta ben çok etkisini görmedim ama balyajlarımın tonunu daha küllü bir tona çevirdi. Aslında platin saçlılar ve gümüş rengi saç isteyenler saçlarının tonu kötü bir sarıya dönmesin diye kullanıyor.
     Youtube'a purple shampoo ya da silver shampoo yazarsanız kullanımını anlatan bir sürü video bulabilirsiniz. İnstagramda da aynı şeyi yazdığınızda bir sürü öncesi sonrası fotoğrafı çıkıyor. Boyaya Igora 0-22 eklemek yerine,  sadece bu şampuanı da kullanabilirsiniz ama dediğim gibi oryelle açılmış saça etki ediyor, boyayla açılmış saçta olağanüstü bir etkisi yok.
     Bu şampuanı ben gittigidiyor.com sitesinden sipariş ettim ve çok memnun kaldım. Normal fiyatı 55 lira ama gittigidiyor indirimli bir site olduğundan 30 liraya almıştım. Daha ucuz markalar da var tabi. Loreal'in Silver Shampoo olanını Gratis, Watsons ya da kuaför malzemesi satan yerlerde bulabilirsiniz, fiyatı 65 lira. Onun dışında yurtdışında çok ucuz bir ürün. En çok kullanılan Clairol Purple Shampoo ve 8 dolara alabiliyorsunuz. E-bay den sipariş verebilirsiniz ama kozmetik ürün ve sıvı ürün olduğundan gümrükte sorun olur mu bilemem.

     Uyarılarım

     Yukarıda anlattığım her şey kendi tecrübelerimden ibaret. Kendi saçımı da annemin saçını da aynı şekilde boyadım ve aynı sonucu aldım.  Eğer, beğenmezsem kumrala boyarım gibi bir düşünceyle sarıya boyayacaksanız dikkatli olun. Sarı saçtan sonra 6 veya 7 tonlarında kumrala boyarsanız saçlarınız yeşilimsi bir renge dönebilir..  Saçlarınızda boyadıktan hemen sonra grimsi yansımalar olursa korkmayın, yıkadıkça geçiyor. 

      Kuaför ya da saç uzmanı değilim. Kozmetik, moda ya da makyaj blogu da yazmıyorum, sadece çok kişinin bu konuda çabalayıp kötü sonuçlar aldığını bildiğimden tecrübelerimi paylaşmak istedim. Bir başkasının saçında nasıl bir sonuç verebileceğini kesinlikle garanti edemem. 

     Yazıda anlaşılmayan bir bölüm varsa ya da sormak istediğiniz bir şey varsa yorum bölümünden sorabilirsiniz, seve seve cevaplarım. Ama tekrar etmek istiyorum, sonuç garantisi tabi ki veremem, saçın kadınlar için ne kadar önemli olduğunu biliyorum, bu konuda sorumluluk almak çok zor.

      Bu yazıyı yazdıktan bir süre sonra Wella Color Charm T18 diye bir şey keşfettim. Sarı saça boya gibi sürülüyor ve direk saçı küllü renge çeviriyor. Muhteşem! Ama Türkiye'de yok sanırım. Alabilecek olanlar için yazmak istedim.
   
    
    

    

    
    

     

11 Eylül 2014 Perşembe

Kardeşle Uyku Öncesi Sohbetin Tadını Bilir Misin?

       Bir an önce iş bulmam lazım biliyorum. Hatta o işte bir ay çalışıp maaşımı almam lazım. Yoksa yapı kredi play kartımın borcu yüzünden hakkımda yasal işlem başlatacakmış öyle dedi. Hayır sen bu kartı öğrenciler için çıkartmışsın. Öğrenci adamın parası olmaz. Olmayınca ne yapsın ha ne yapsın sevgiceğiyle hiç buluşmasın mı ? Belki bu seferlik kartı kullanayım öderim nasıl olsa diyerekten kullandı. Belki sonra bir kıyafeti çok beğendi, yaa ne olacak öderim dedi ama babası para vermeyince ödeyemedi. Hep asgari tutarları ödüyordu ama sonra üç kere asgari tutar ödeyen tamamını ödemek zorunda diye yasa çıktı belki !!! Neden hakkımda yasal işlem başlatıyorsun yapı kredi ? Senin yüzünden ilk maaşımla kimseyi yemeğe çıkaramayacağım. Tabi önce bir iş bulmalı ve orada bir ay çalışmalıyım.


       Artık babamdan umudumu kestim. Hiç gelmiyor. İki haftada bir haftalık veriyor. İki haftada bir verdiği için adı artık iki haftalık olsun. Ama iki hafta için tek haftaya yetecek para verince o isim uymuyor. Annem de benim ameliyatım, kardeşimin okul parası derken zar zor yetiştiriyor kadın bir de harçlığımızı mı verecek baba! Nasıl verecek? Neden benim ameliyat olacağımı, kardeşimin de özel okula gideceğini duyunca finansman kim diye iğrenç bir soru soruyorsun baba? Çok affedersin finansman ebem olacak babacım. Hayır hukuktan mezun olmuşum kadın istediğim olsun diye burnumu yaptırıyor işte. Kardeşim de hukuk fakültesi kazandı gidecek tabi. Özel dedikse de dandik bir okul değil iyi puan aldı çocuk. Hem şehir dışında gitse aylık masraf daha fazla olacaktı hayret ya! Zaten dün kardeşimle çok derin konulara girdik çok...


      Baba olmak nedir dedi kardeşim. Sadece kan bağı değil ki.
      Sevgi vermek, güven vermek dedim. 
      Ama babama sorsan dünyadaki en sevdiği varlıklar biziz dedi kardeşim. 
      Öyle nasılız diye merak etmeden boş boş sevgi yeter mi? dedim ben. 
      Yok abla işte uyuşturucuyu birayı bize tercih etmiş adam o, onlara parası yetiyor, demek ki birayı bizden çok seviyor dedi kardeşim. 
      Ama şimdi sevginin kıstası para oldu dedim. 
      O zaman şöyle diyelim dedi kardeşim, çocuklar mı uyuşturucu mu diye sorduklarında uyuşturucu demişti, bırakmamıştı ama doktor bırakmazsan ölürsün dediğinde bırakmıştı, insan seviyorsa sevdikleri için canını vermez mi, demek o kadar değerli değilmişiz. Sen ameliyat oldun bırak gelip görmeyi aramadı bile. Altında araba var insan demez mi hastaneye ben götüreyim? 
      Biliyor musun dedim kardeşime, benim içimden hiç babamı aramak gelmiyor. Ama bir şey olursa da vicdan azabı çekerim diye korkuyorum. Kaç kere dedim baba görüşelim diye ama gelmiyor. Onun çalıştığı saate göre görüşebiliriz sonuçta ama demek ki bizi görmek istemiyor. 
      Aman abla boşver, ne vicdan azabı çekeceğiz, hakkında düşündüklerimi ona söylemeyerek evlatlık görevimi yapıyorum zaten...

    
       Kardeşimle gece yatmadan önce yaptığımız sohbetleri çok seviyorum. Ama keşke daha güzel konulardan konuşabilseydik. Hala babamı arayıp aramamak konusunda kararsızım. Şimdi arayacağım, bir şeye ihtiyacınız var mı diye soracak. İçimden hmm nelere ihtiyacımız var?? Sağlıklı bir baba, cebimize harçlık, neden çok umurundaymış gibi soruyorsun ki? diyeceğim. Babama yok baba teşekkürler diyeceğim. Önceden yok baba demezdim param bitti diye söylerdim ama artık söylemem. Allah'a çok şükür ki babam öyle bir zamanda bize bunu yaptı ki, ben okulu bitirdim iş arıyorum, kardeşim de okula başlıyor ve part time işe başladı. Yani şu yaptığını geçen sene yapmış olsa belimiz doğrulmazdı. 

      Neyse, artık yeni bir karar verdim. Hayatımı liste yaparak geçirdiğimi sağır sultan duydu. Ama artık her bok için liste yok. Bir şeye mi karar verdim, hemen yapacağım. İnsan beyni hayalle gerçeği ayıramazmış. O yüzden bir şeyin üstüne düşünürseniz, hayal kurarsanız yapmışsınız gibi mutluluk hormonu salgılanırmış, pozitif enerji demek bu tabi. Ama bir yandan da kötü. Çünkü yazınca, düşününce bir anlık yapmışsın gibi hissediyorsun, yapsam ne olur diye düşünüyorsun ve ilk aklına geldiğindeki heves kalmıyor. Elli bin tane olası sonuç düşüneceğime yapacağım ve sonuçları kendim göreceğim. He ayrıca biriyle tartıştıktan sonra kafamızda tartışmayı tekrar tekrar canlandırıp şunu deseydim bunu deseydim diyoruz ve kafamızda giydiriyoruz ya, o da bir nebze bizi rahatlatıyor. Çünkü beyin onu da pek ayırt edemiyor işte. Bir de benim çok pis bir huyum var. Bir şeyi ya hiç yapmıyorum ya bokunu çıkarıyorum. Bir piyano çalmaya başlıyorum üç parça birden çalışıyorum ama sonra bir bırakıyorum bir ay boyunca elimi sürmüyorum, çalıştıklarımı da unutuyorum. günlük ya da blog yazarken de kitap okurken de aynı şey. Neden böyle ki acaba?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...