27 Aralık 2015 Pazar

Babamın Ruhsat Törenimle İmtihanı Vol-2

Babamı çok kötü biri gibi yansıtmak beni üzüyor. Aslında koca ve baba olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirememesi ve bize travmalar yaşatması dışında gerçekten kaliteli zevkleri vardır. Beni rock müzikle ve özellikle Şebnem Ferah'la babam tanıştırdı. Richard Bach'la, Charles Dickens'la, Voyage FM'le, Kitaro, Yanni ve Enya'yla babam tanıştırdı. Bana Dexter ve Breaking Bad dizilerini tavsiye etti. Hatta annemle de, babamın kitap sevgisi aracılığıyla sohbet etmeye başlamışlar. Ve babam ben doğduğumda anneme, iç kısmında doğum tarihimin ve doğum saatimin yazılı olduğu altın bir yüzük hediye etmiş. Anneme yazdığı aşk mektuplarını ve şiirlerini bir okusanız ağlarsınız, annemin de babama tabii... Ben ağladım baya.  Ama annemle babam boşandıktan sonra bile anneme bir süre daha doğum günlerinde bir adet gül göndermeye devam etti...  Ama kötü alışkanlıkların insanı ne hale getirdiğinin en büyük örneğidir babam...

Tüm bunların yanında, çok büyük öküzlükleri de oldu tabi. Artık aldığı maddelerden beyni süngere mi döndü ne oldu bilmiyorum ama, bu kibar adam son yıllarda kırıcı olmaya başladı. Kardeşimi de, beni de, annemi de zaman zaman kırdı. Bizi kendinden uzaklaştırdı. Bir yerden sonra baba olarak kabul etmek yerine arkadaş olarak kabul ettim. Ondan beklentilerimi minimuma indirdim. O noktadan sonra biraz düzeldik. Ruhsat törenime gelirsek...

Her bir törende 50'ye yakın avukat ruhsat alıyor. Kıdemli ve saygın avukatlar konuşma yapıyorlar, avukatlık yeminimizi ediyoruz, bir avukat teker teker ismimizi okuyor, bir diğer avukat cüppemizi giydiriyor. Sonra cüppemizi giydiren avukatla bir fotoğraf çekiliyoruz, aileyle fotoğraf çekiliyoruz falan... Aslında bu kısmı yazmama bile gerek yok ama hepimiz düz ve şık bir kıyafet, topuklu ayakkabılar giyiyoruz, aileler de kendine özeniyor tabi...

Durum şu; annem, babam ve sevgilim ruhsat törenimde benim yanımda olacaklar. Babam ilk defa İstanbul'la aynı ortamda, sohbet edebileceği, onu tanıyabileceği bir ortamda olacak. Babam ilk defa kızı ve müstakbel damadını yan yana görecek. Ve kızının cüppe giydiği gün yanında olacak. Şimdi kızlar size soruyorum, sizin babanız nasıl olurdu o gün? Ne giyerdi? Sevgilinize nasıl davranırdı? Neler sorardı?

Şimdi ben cevap veriyorum. Babama o gün şık giyineceğimi alttan alttan söylemiştim ki o da kendi giyimine özen göstersin... Yanlış anlaşılmasın, pahalılığa hiç gerek yok. Bir adet gömlek, bir adet pantolon yeterli. Babamın bizi arabayla alacağı yerde annem babam ben buluştuk. Bu arada patronundan ya da arkadaşından araba alması konusunda onu uyardım, yoksa kendisi düşünebilir miydi bilmiyorum. Tören o kadar uzak bir yerde yapılıyor ki, toplu taşımayla çok zor. Hele ki o kıyafetlerle. Annemle durmuş babamı bekliyorduk. Babam geldi yanımıza. Ben şok. Her gün giydiği eski kot pantolonu, artık rengi solmuş kapşonlusunu, üstüne de yine her gün giydiği ceketini giymiş. Gömleği ceketi yok değil akadaşlar, bir gömleği elbette var. Tabi ki düzgün giyinebileek imkanı var. Ama benim babam böyle işte...

Bindik arabaya, gidiyoruz. Bu sırada İstanbulum çoktan törenin yapılacağı Baro Bahçe'ye gitmiş, ne var ne yok keşif yapmıştı. Biz geldiğimizde bizi kapıda karşıladı canım aşkım. Oturup töreni bekleyeceğimiz yerleri gösterdi, annem zor durumda kalmasın diye oturmadan önce annemin gözlerinin içine baktı. Annem babamın yanını işaret edince oraya oturdu. :)) Bundan sonra bir babanın yapması gereken nedir? Ya da sizin babanız olsa ne yapardı? Benim babam mı ne yaptı?

Hiçbir şey arkadaşlar. Hiçbir şey! İstanbul'a saatlerce sorduğu tek soru "İş nasıl gidiyor?" Yani bu adam senin damadın olacak. Senin kızın 7 yıldır bu adamın elini tutuyor. Birlikte tatillere falan gidiyorlar. Evlenecekler Allah'ın izniyle. Sen hiç mi bir şey merak etmiyorsun be adam? Hiç mi? Ben İstanbulumu tanıyorum, babamın onayına ihtiyacım yok ama... İnsan bekliyor biliyor musunuz... Babam yanımdaki erkeği tanımaya çalışsın, babam babam olduğunu hissettirsin, merak etsin, sorgulasın, babam baba gibi davransın... Ya sadece filmlerdeki dizilerdeki meşhur, babanın kızının sevgilisiyle tanışma sahnesi bizde de olsun istedim işte. Ama olmadı.

Bir saate yakın oturduk, babam ağzını açmadı. Sonra tören zamanı geldi. İstanbul önden yürüdü, bize yolu gösterdi, babam bizim arkamızdan öylece takip etti. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Babanın önden yol göstermesi, aktif olması, o gün heyecanlı olması falan... Sonra törenim sırasında annem ve İstanbul'un bir sıra önünde oturdu. Fotoğraf çekilmeye de gelmedi, gelmesin de zaten. Bir amca vardı törende 80 yaşlarında. Bir avukat kızın dedesiymiş. Yorgun, kamburu çıkmış, ama torunu cüppesini giyerken öne kadar zar zor geldi. Cüppeyi giydiren avukat amcayı çağırdı, o da fotoğraf çekilsin torunuyla diye. Amca o yaşında bile bir ceket giymişti biliyor musunuz, özenmişti torunu için.

Ben o günü hiç unutmayacağım. Şu an aklımda tek soru var. İstanbul ailesiyle beni istemeye geldiğinde beni kimden isteyecekler? Tamam çok eski bir adet olabilir ama ben böyle geleneksel şeyleri seviyorum. İstemeye gelecekler. Ama babam olacak mı? Olmalı mı?

25 Aralık 2015 Cuma

Babamın Ruhsat Törenimle İmtihanı Vol-1

Babasıyla annesinin boşanmasından sonra bu durumu dünyanın en kötü şeyiymiş gibi algılayan biri olmadım hiç. Hatta daha 5. sınıftayken anneme boşanmasını söylemiştim. Karnım çok ağrıyordu, sabahın köründe annemle hastaneye gitmemiz gerekiyordu. Annem sabah babamdan para istedi, babam cebime bak dedi. Neden hastaneye gidiyorsunuz? Neyi var? demek bir yana, yastıktan kafasını bile kaldırmadı. İşsizdi, yatıyordu. Büyük olasılıkla da gece ot çekmişti ve kafa gidikti. Annem babamın cebinde yanlış hatırlamıyorsam 15 TL buldu. Rakamdan tam emin değilim ama hastane için kesinlikle yeterli olmayacak bir paraydı. Annem "Bu para yetmez." dedi. Babam da "O kadar var git nereden bulursan bul." dedi. Ben yatak odasının kapısına sinmiş eşikte onları dinlerken, kafasını kaldırıp bana bakmadı bile.

Hastaneye gittik, gastrit çıktı. Sonra da neden küçücük çocukta mide rahatsızlığı var, o rahatsızlık stresten olur dediler. Zaten o zamana kadar gastrit yoksa da o sahneden sonra olmuştur. O olaydan sonra, hastanedeyken anneme boşanmasını söyledim işte. Annem suratıma çok üzgün bir şekilde baktı, cevap vermedi.

Annemle babam ben 14, kadeşim 12 yaşındayken boşandıktan sonra çok travmatik şeyler yaşadım. Öncesinde yaşadıklarım bir yana, o yaşta babamı teselli etmeye çalıştım. Defalarca omzumda ağladı. Lise arkadaşlarımın maddi durumları genel olarak iyiydi. Hiçbir zaman kimsenin parasına, giyimine özenmedim. Ama babalarını anlatışlarına özendim, babalarının onlar için endişelenmesine özendim, babalarının onlara harçlık vermesine özendim. Paradan değil, benim babam hiç vermediğinden de değil. Her verdiğinde cebinde başka parası kalmış mıdır diye düşünmekten, sonra da kaldıysa da nereye gideceği belli boşver diye kendi kendimi teselli etmekten çok yorulmuştum.


Babam zamanla değişti. Kötü alışkanlıklarının dozunu sigara ve alkole indirdi. İlaç da kullanmak zorunda. Ama insan ne kadar değişirse değişsin, gerçekten nato kafa nato mermer olunca yerinde sayıyor bazı konularda. Benim hayatımda ne zaman önemli bir şey olsa iki arada bir derede kaldım. Lise mezuniyetimde babamın gelip gelmediğini hatırlamıyorum, sanırım gelmişti. Üniversite mezuniyetimde gelmesini istedim, aradım, para istemek için aradığımı sandı. "Sadece yanımda olmanı istediğim için gel dedim baba." dedim. "Çok geç haber verdin" dedi. Ben de pes ettim. O zaman çok kızmıştım ama şimdi düşününce babama da hak veriyorum. Demek ki sadece para istemek için arıyormuşum ki o da öyle sanmış. Sevgilim, kardeşim, annem ve annemin nişanlısı (Bundan sonra adı Moskova olsun. Dışarıdan büyük, soğuk ve sert görünüyor ama aslında sevdiklerine karşı hep gülen biridir.) mezuniyetime geldiler. Moskova tam bir baba figürü olmaya uğraşıyordu sağolsun. Şık bir takım giymiş, parfüm sıkmış, yanımda baba gibi durmak için çabalıyordu. Aslında ona minnettar olmam gerekiyor. Ama bir yandan da içimde bir huzursuzluk, bir vicdan azabı, bir benim babam var tribi... Mezuniyet devam ederken babam aradı, gelme demek zorunda kaldım. O gün geçti, gelelim bugüne...

Ruhsat törenim yaklaşıyorken, Ben babamı çağıracak mıyım? Orada olmayı hak ediyor mu?  diye düşünüyordum. Çok şükür İstanbulum beni çok daha farklı bir noktayı düşünmem konusunda uyandırdı. Moira, sen şuna karar ver, baban mı yanında olacak, Moskova mı? İki seçenek arasında karar vermem gerekeceğini düşünmemiştim. Ben ebeveyn olarak sadece annemi istiyordum. Ama haklıydı, babam gelmediği sürece o gelecekti. O gelsin, hiç sorun değil ama ya ilerde babamı çağırmadığım, daha da önemlisi babam yerine başka biri yanımda baba figürü olarak durduğu için vicdan azabı çekersem? Uzun bir düşünme süreci sonucunda babama karşı adil davranmam gerektiğine ve çağırmam gerektiğine karar verdim. Çünkü son zamanlarda aramız çok iyiydi ve artık yaşlanmıştı. Hatalarını affetmek, en azından geçmişte bırakmak zorundaydım. Çağırdım babamı törene...

23 Aralık 2015 Çarşamba

Geçen 3 ayda neler oldu?

Bu ara sürekli kötü haberler geliyor. Çok sevdiğim blogger Sergül Kato'nun minik kızı Efsun vefat etmiş. Gerçekten çok üzüldüm, başı sağolsun, meleğinin mekanı cennet olsun. Bugün de kanser hastası küçük Ece'nin vefat ettiğini öğrendim, zaten melekti, mekanı cennet olsun. Gerçekten çok üzgünüm.

En son Eylül ayında yazdığımda işsizdim, hala işsizim. Tek fark artık vasıflı işsizim.
Ekim ayı ruhsat başvurusu için koşturmayla geçti. Aslında her şey güzeldi. Sevgilim de işsizdi, sürekli birlikte vakit geçirebiliyorduk.
Kasım ayı ruhsat beklemeyle geçti. Ama Kasım ayının en güzel yanı, sevgilimin doğum gününün Kasımda olması. Ona hediye seçtim, iki kere yemeğe çıktık, baya güzeldi.

Biraz daha ayrıntıya inersem, bu süreçte tek yaptığım malak gibi yatmak değildi. Devamlı olarak iş bakmaya devam ettim. Ruhsat beklerken iş bulamadım çünkü stajyer de değilsin avukat da değilsin, kimse almak istemiyor. En sonunda bir gece bir rüya gördüm, anlamına bir baktım evlilik ve iş demekmiş. Ertesi sabah cv gönderdiğim bir avukat aradı, rüyadan sonra hemen haber gelmesine çok şaşırdım. Aynı gün görüşmeye gittim. Ofisten pek pozitif enerji alamadım ama görüşme iyi geçtiği için ben de olumlu baktım. Bir süre sonra tekrar aradı, 16 Kasım'da avukat olarak işe başladım. 20 Kasım'da ruhsat törenim vardı, ruhsatımı aldım. Artık resmi olarak avukatım.

İşte ilk hafta inanılmaz kötü geçti. İlk gün aynı odada çalıştığım Bayan P bana selam bile vermedi, yokmuşum gibi davrandı. Gün içinde konuşmak zorunda olduğumuz anlarda da bok gibi davrandı. İkinci gün beni patronun yanında azarladı, yine bok gibi davrandı. Ben zaten alışamamıştım, ofisten dışarı adımımı atmamla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamam bir oldu. Eve kadar hıçkırıklarım dinmedi. Metroda ağlayan ergenlere döndüm. Kendime kızdıkça ağlamam arttı. 4. gün Bayan P bana hala kötü davranıyordu. Sabah ofise gelip ufak çaplı bir laf soktu, sonra ben de ona soğuk davrandığım için "Bana neden böyle davranıyorsun?" diye sordu. Ben de "Bana nasıl davranılıyorsa öyle davranıyorum." dedim. Vee tartışma başladı. Ne gelirse söyledim. Henüz yeni olduğumu, bana öyle davranmaya hakkı olmadığını, empati yoksunu olduğu, iyi niyetli olmadığını... Neler neler. O da sağolsun iyi bir insanmış ki, baya alttan aldı. O andan sonra aramız inanılmaz iyiydi. Eğer patronum kötü bir insan olmasaydı, hala orada çalışıyor olurdum. Ama bırakın beni, 5 senedir orada çalışan Bayan P dahil toplamda 4 kişi istifa ettik. Patronumun ne kadar kötü olduğunu buradan anlayabilirsiniz.

Ama şöyle söyleyeyim, iyi avukat yok. Avukatlar o kadar kibirli, o kadar acımasız ve o kadar para odaklı düşünen insanlar ki... Takip elemanlarını ve stajyerleri insan yerine koymamaları, köle gibi çalıştırmaları bir yana, kendi meslektaşlarına bile saygıları yok. İnanılmaz kötü davranıyorlar, sürekli eleştiriyorlar, aşağılıyorlar. Bazen "BEN İNSANIM !!!" diye bağırmak istiyorsunuz. Ve bunu sadece kendi tecrübelerimden yola çıkarak söylemiyorum. Sevgilim ve arkadaşlarım dahil etrafımda çok avukat var ve hepsi aynı şeyleri yaşıyorlar. Ben ne zaman moralim bozuk diye ağzımı açsam, arkadaşlarım da sevgilim de benden beter nefret ediyor oluyorlar. Sevgilim patronunu boğazlamak istiyor, cidden ölmesini istiyor. Arkadaşlarımdan biri her hafta en az bir gün eve ağlayarak dönüyorum diyor. Bir diğeri tek motivasyonum para diyor. Biri zaten avukatlık yapmıyor... Yani meslektaşlarımızı bizler kendi ellerimizle tüketiyoruz. Allah'ın belası patronlar. İyi olan bir tanesine bile denk gelmedim. Baba ve patron avukat kavramı benim hayatımda yarışır. İyi olanı parmakla sayılacak kadar az.


16 Aralık'ta maaşımı alıp çıktım. Kredi kartı borcumu tamamen kapattıktan sonra zaten elimde çok bir şey kalmadı. Şimdi tekrar iş arıyorum. Ama maalesef iş arama aşaması bile benim için zorlu geçiyor. Avukatlık öyle bir meslek ki, hem eğitimini almadığınız sürece yapamayacağınız kadar zor, hem de herkesin çok şey bildiğini sanacağı kadar temel. Yani herkesin bir fikri var. Ben gecemi gündüzüme katıp çalıştım bu ünvanı almak için, o yüzden iş ararken ince eleyip sık dokuyorum ama sanırım ailemin gözünde hiçbir şey beğenmeyen bir insanım. Bir grup var bizim meslekte, şanslı olan grup. Ya staj yaptığı ofisi sever ve orada devam eder, ya da gerçekten çok az olan iyi avukatlardan, iyi ofislerden birine denk gelir ve yıllarca orada çalışmaya devam eder. Ama bir çoğunluk var ki, ruhsat aldıktan sonra ne bok yiyeceğini hiç bilemez. Ben ne bok yiyeceğimi çok iyi biliyorum ama şu an yapamam. Aileden gelen bir para yok, çok zengin bir çevre de yok. O yüzden sevgilimle büro açmak için çalışıp para biriktirmek zorundayız.

Dayımlar bir yerler ayarlıyor, gidiyorum görüşmeye ya çok şey istiyorlar ya çok az para veriyorlar. İlk gittiğim görüşmede avukat bana dedi ki; "Biz yabancı müvekkillerle ve yabancı avukatlarla internet üzerinden konferans görüşmeleri yapıyoruz. İngilizcenizin çok ileri düzeyde olmasının yanı sıra hukuk ingilizcenizin de gayet iyi olması gerekiyor." Oldu anasını satayım ya, doğduğumuz gibi mi öğreniyoruz? Kusura bakmayın çok özür dilerim, babam hukuk ingilizcesi kursu için önüme paraları yığdı, hatta git kızım yurtdışında öğren dedi, git İngiltere'de yüksek lisans yap falan dedi, ama ben istemedim. Töbee töbe. Kaç para o kurslar yahu. İstanbul'la ne hayaller kuruyoruz, biraz biriktirelim yurt dışına çıkalım, daha da iyi olalım diyoruz. Ama para para para...

İki gün önce de diğer dayım Vakıfbank'ın avukatını çok iyi tanıdığı için onunla görüşme ayarladı. Gittim, zaten hiç o temiz banka ortamı gibi değil. Girişi bile Şişli'de bir han girişi. Ucuza kıyafetler falan satılıyor, asansörle çıkıyorsunuz, ofislerde yerde dosyalar falan. Saolsunlar beni çok çok iyi karşıladılar, hatta müdürle dahi konuştum ama müdür bana "Hadi allem ettik kallem ettik seni işe soktuk, bir sürü badire atlattıktan sonra eline geçecek para 1500 TL olur." dedi. Ya kardeşim öyleyse ben neden hukuk okudum ya...

Yani anlayacağınız staj yaptığım yerde devam edemedim, girdiğim bürodan 1 ayda çıktım, dayımların ayarladığı iki işi de beğenmedim. Amaaan bir bok da beğenmiyorum, çok biliyorum, amma prensesim... Ben ayrıntılı olarak sebepleri size açıkladım, aslında neden kendimi açıklamak zorunda hissediyorum onu da bilmiyorum. Ama ailemin gözünde böyle işte. Yani en azından ben öyle düşündüklerini hissediyorum. Ve hala her gün bak kızım şuraya görüşmeye git, bak şunun şusu avukatmış ona cv'ni gönder bak o seni alır...

İşin gerçeği şu... Kimse kimsenin kızına yeğenine iş bulmak için yanıp tutuşmuyor. Ama benim dayım yengem annem gidip bir avukata ya bizin yeğen ruhsat aldı abisi deyince, o abisi de nezaketen "Göndersin Cv'sini yauu ayarlarız tabi, tabi hiç merak etmeyin." diyor. Ama aslında sadece nezaketen. Sonra da görüşünce, ama biz ingilizce konferans yapıyoruz, ama biz en fazla 1500 TL veriyoruz... Yani anlayacağınız zaten kimse ciddi anlamda yardım etmeye çabalamadığı için, benim önüme ingilizceyi ya da düşük maaşı koyuyorlar ve memnun olmayan, hiçbir şeyi beğenmeyen ben oluyorum. Aslında kimse bana yardımcı olmaya çalışmasa, ben iş görüşmelerine gitsem falan, kimseye de söylemesem, kendi çapımda içime sinen bir yerde başlasam... Ne güzel olurdu.
 



5 Eylül 2015 Cumartesi

Bir İnsanın İçinde Kötülük Olunca Saklayamıyor, O Kötülük Bir Yerden Çıkıyor

Dün uzun süre sonra babamla buluştuk. Oturduk çay içtik, sonra kardeşim geldi. Babam işsizim diye harçlık verdi sağ olsun. 
Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama biraz daha zayıflamış göründü gözüme. İyi değil gibi. Sigara içmediğinden öyle düşünmüş de olabilirim. Yıllarca esrar ve sigara kullanmış bir insan. Koah teşhisi konduktan sonra dahi sigarayı bırakamamış, arada oksijen takviyesi alması gerektiği halde içmeye devam etmiş bir adam. Şimdi neden sigarayı bıraktı? Durumu gerçekten kötü olmalı diye düşündüm. Öksürdüğünde kan gelmiş olabilir mi gibi senaryolar canlandı kafamda. İçim gitti. Ayrılırken kaç kere öptüm ya bir şey olursa diye. Her zamanki Moira işte. Ben sabaha kadar annemi izlediğimi bilirim nefes aldığından emin olmak için. Neyse.

Bunlara rağmen babama olan sinirimi içimden atamıyorum. Yıllar geçti annemle ayrılmalarının üzerinden. Ama boşanmanın çocuklarla bir ilgisi yok ki. Baba baba işte. Ben baba sorunlarımı aşamıyorum bir türlü. Nerede yurtdışında yüksek lisans yapan, nerede babasının imkanlarını kullanan bir insan görsem sinirleniyorum. Ama bu normal değil ki. Babamın imkanı olsa ben de kullanırdım. Ama ben parasız kalacağım diye aylarca köle gibi çalıştığım yerden çıkamamış bir insanım ve patronlarımdan nefret ettiğim her an babama da sinirlenmeye devam ettim. Baba olunca mükemmel insan güncellemesi yüklenmiyor beyne farkındayım. O da insan, o da hata yapar. Ama hala yediremiyorum.

Babamla aramdaki para mevzusunu kendi içimde kapattığımdan beri aramız daha iyiydi. Telefonda uzun uzun konuşup güldüğümüzü bile hatırlarım. Ama ramazan bayramında olan şeyden sonra yine içime bir soğukluk geldi. Bu lafımı yutacak mıyım bilmiyorum ama bir daha babamın evine gitmeyeceğim. Babaannemin kardeşimle bana kötü davranmasından ve kovmaktan beter etmesinden sonra, uzun bir süre babaanneme gitmemiştim. Babamla aynı evde yaşadıklarından, babamın da üzülmemesi adına bu olayları unutup yine gitmeye karar verdim. Babaannem de hatasını anlamış olacaktı ki arayıp özlediğini söylüyor, gel deyip duruyordu. Bayramda gitmek istedim. Almanya'dan tatile gelen kuzenim Sidney de "Ben gelirim seninle." deyince gitmeye karar verdim. Çünkü kardeşim babama sinirli olduğundan gitmek istemedi.

Babaannem bizi çok iyi karşıladı bayramda. Küçüklüğümden beri onun yağda kızarmış içli köftelerine bayıldığımdan, hasta haliyle bana içli köfte yapmış. Sarıldı etti, dedim tamam kızım bundan sonra geliyorsun bayramlarda. Her insana şans vermek gerekir, o senin babaannen. Yemeğimizi yedik, sohbet ettik. Sonra bahçeye çıktık çay içmeye. Küçüklüğümü hatırladım. Biz küçükken bahçede dut ağaçları vardı. Kardeşimle hep toplayıp yerdik. Bir sürü kedi vardı, onlarla oynardık. Dedem bize ağaç ev gibi bir şey yapmıştı çatının üstüne. Kardeşimle ben gidince oynayalım diye üstüne oyuncaklar koymuştu falan. Hatta bir keresinde babaannem bana bir köşe hazırlamıştı evde. Yastıklar koymuştu falan, prenses köşesi. :) Kırmızı bir çanta almıştı bana hediye, onu da o köşeye koymuştu. Bu anılar geldi aklıma. Baya yumuşadım. Ama bir insanın içinde kötülük olunca saklayamıyor, o kötülük bir yerden çıkıyor.

Babaannem, babamın hatalarını çok iyi bilmesine rağmen hep boşanmalarından dolayı annemi suçlamaya devam etti. Düşünün ki babanız ailesini uyuşturucuya tercih etmiş, anneniz sizin için 17 sene dayanmış, gençliğini vermiş... Daha buraya yazamadığım ne olaylar olmuş... Ama karşınızdaki babaanne annenizi suçluyor. Ben bunların hepsini yutmuşum, kardeşimin bu evde yaşadığı kötü şeyleri yutmuşum yine bu eve gelmişim. Sen neden her şeyin içine ediyorsun be kadın?

Sakin sakin çaylarımızı içiyorduk. Konu her zamanki gibi dayımlara geldi. Kendileri büyük dayımı hiç sevmezler ve her seferinde biz oradayken laf sokmaya çalışırlar. Halbuki dayım; babamdan sonra çok zor durumda kaldığımızda faturalarımızı dahi ödemiş insandır. Aksidir falan ama onların benim dayıma laf etmeye hiç hakları yok. Bir dönem annemle babam evliyken babam çoğu zamanki gibi işsizdi. Dayım da dedeme ait takside çalışıyordu. Babam da vardiyalı olarak onunla çalışmaya başlamıştı. Babam dedi ki 
"Dayın da az değildi, turistlere normalden çok daha fazla söylüyordu, ne para kırıyordu kandırarak." Dayım öyle bir şey yapacak insan değil, ben ona kefil bile olurum. 
"Dayım öyle şey yapmaz." dedim.
 Babam da "Ben yalan mı söylüyorum?" dedi. 
"Yok yalan söylüyorsun demiyorum ama şaşırdım, dayım öyle bir insan değil." dedim. Bu konuşma bile canımı sıkmışken babaannem öyle bir laf söyledi ki...
"Zaten annenle babanın evliliklerinin bitmesi de hep o dayın yüzündendi." 
Ben önce dediği lafı algılayamadım. Sonra sağ olsun konuşmaya devam ederek beni aydınlattı. 
"Annen gördü tabi dayının kazandığı parayı, babanın kazandığı az geldi ona, yetmedi tabi." WTF !!!
Kan beynime sıçradı, bir ona baktım, bir babama baktım, bir Sidney'e baktım. Babam cevap vermedi. 17 yıl uyuşturucu kullanmış, annemin hayatını mahvetmiş adam yüzünden değil, elindeki kuruşu bile bizim için saklayan annem yüzünden ayrılmışlar. Ve babam sustu... Babam deme di ki "Anne ne diyorsun sen?"
Ben kendimi tutar mıyım peki?
"Ne diyorsun sen ya? Sen şimdi neden böyle bir laf ediyorsun? Sen annemle babamın neden boşandıklarını çok iyi biliyorsun. YAHU SEN ANNEMİ EN İYİ TANIYAN İNSANLARDAN DEĞİL MİSİN? BENİM ANNEM BAŞKASININ KAZANDIĞI PARAYA ÖZENİP, KENDİ YUVASINI BEĞENMEYİP YIKACAK KADIN MI? NE DEMEK O?"
Çok bağırmadım. Biraz. Ne babaannemden çıt çıktı, ne babamdan... Az bile söyledim. Pislikler. "Biz kalkalım artık." dedim. Kalktık Sidney'le. Sonra da kimseye anlatmadım. Sadece İstanbul'la konuşabildim. Konu kapandı. Ama benim içimde fırtınalar kopmaya devam etti. Annem hakkında nasıl öyle konuşurdu? Annem neler yaşadı bir bilseniz... Biz neler yaşadık... Annem dayım çok para kazanıyor diye özenmiş, babam kazanamıyor diye terk etmiş. Lan babam yataktan çıkıp para kazandı mı ki? Annemin beğenmeyeceği bir para mı vardı ortada?



Kahretsin. İki gün önce buluştuk, kötüydü, sigara içmiyordu demiştim ya. O gün ben öptüm birkaç kere babamı. Babam sonuçta, ne olursa olsun seviyorum. Ya bir şey olursa diye zor ayrıldım yanından demiştim ya. O da hissetmiş onu. Dün iki kere aradı. Yine kafamdan senaryolar yazdım. Dün gece "Kızım eve de gelsene, kalırsın. Hem babaannen de özlemiş." dedi. "Götünü özlesin." diyemedim tabi. Hııı falan diye geçiştirdim. Lan her geldiğimde, bize en zor zamanımızda destek çıkmış insanlara laf etmiyormuşsunuz gibi, bir de zilli babaannem anneme dil uzatıyor. Yok baban şunu severdi annen yapmazdı, yok annen şöyleydi. Kardeşim gelir kalır, babam sarhoş olup çocuğu korkutur. Siz nasıl insansınız??? Ben her şeyi yutup geldim, annemi paraları yiyen yetiremeyen kadın haline getirdi. Bunu utanmadan bana söyledi. Bir de bu insan her boku biliyor. Her bir boku biliyor. Bir insan sizin hakkınızda neler konuşulduğunu anlatıyorsa, ne konuştular diye sormayın, senin yanında benim hakkımda nasıl böyle konuşabildiler diye sorun demişler. Ben sevdiklerime laf ettirmem. Ben siz bizi terk etmişken arkamızda duranlara laf ettirmem. O kadar üzgünüm ki...

1 Eylül 2015 Salı

Gelsin 1 Eylül, Gelsin 2016 Hedefleri

1 Eylüüüüüüülllll !!! Ve benim ilk defa şu sayfayı açarken ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Yeni bir liste hazırlayamadım, kafamda belirginleştiremedim. Şimdi yapacağım o zaman. Tabi ki en başta geçen senenin listesine bakayım ne durumdaymış.


2015 Hedeflerim

  • Bir senelik zorunlu stajımı tamamlamak, mümkünse aynı ofiste +
Hmm, zorunlu stajı tamamlamama 1 ay kaldı, aslında ikinci bir ofise başlamadığım için de aynı ofiste sayabilirim. İlki tamamlandı.

  • Avukatlık ruhsatımı almak -
Onu ancak Ekim ya da Kasım ayında alabilirim. Bakıcaz, görücez. :)

  • Sevgiliyle yeni bir şehir, hatta ülke görmek +
Evettt, Fransa Paris görüldü. :)

  • IELTS ya da TOFFLE sınavına girmek, en azından girebilecek yeterlilikte olmak  -
Girmedim, girebilecek yeterliliğe de gelemedim. Daha doğru yazmayı bile becerememişim. Toffle değil Toefl diye yazılıyor. Toffle çikolata markası yahu. Neyse en azından yazılışını öğrenmişim. :)

  • Piyano çalma konusunda kendimi geliştirmek -
Geliştirmedim. Aynı yerimde duruyorum.

  • Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak +
Bitirmişimdir yahu. Her sene şu kitaplar yüzünden yerin dibine batıyorum. Millet ayda 10 kitap hedefi koyar ben senede 20 kitap bitirip bitirmediğimden emin değilim. Vay bana vaylar bana.

  • Para biriktirmek -
Hahahhaha, işte bu hedefime çok güldüm. Nasıl biriktirecektim acaba. Aldığım asgari ücretten bozma maaşla hem yol-yemek ödedim, hem aylık harçlığımı çıkardım, hem bütün ihtiyaçlarımı karşıladım, hem de Fransa'ya gittim daha ne yapayım.

  • Vücut ve ruh sağlığıma önem vermek, spor ve meditasyon yapmak +

Hımmm, Önem verdim şimdi vermedim demeyeyim. Sadece evde de olsa spor yaptım. Platese gidecek param yoktu, ama bu sene olacak inşallah. Ruh sağlığım için de Osho'nun Meditasyon kitabından yardım alarak meditasyon yaptım, bir de terapi kitabı okuyorum. O yüzden bu da tamamlandı bence.

  • Terapi kitabımı bitirmek -
Terapi kitabımı bitirmediğim gibi, yeni bir terapi kitabına başladım. Ama olsun, daha iyisini bulup ondaki yöntemleri devamlı olarak uyguladım ve şimdi daha iyiyim. Amaç da buydu zaten. Ama kitabın tamamını bitirmek de önemli olduğundan bu hedefimi başaramamışım sayıyorum.

Dört tane +, beş tane - var. Bu sene listem konusunda başarısız olmuş olabilirim. Ama stajımı bitirmek ve yeni bir ülke görmek gibi önemli hedeflerimi başarmışım. Avukatlık ruhsatı da bana bağlı olmadığından bir suçum yok. Sadece ingilizce, terapi kitabı ve piyano konusunda suçluyum.Onlar da artık bu senenin hedefi olsun.



2016 Hedeflerim

-İlk hedefim ruhsatımı alıp, tatmin edici boyutta mesleki tecrübe kazanmak olsun. Şu an kendimi hiç yeterli hissetmiyorum ama bir sonraki Eylül ayında hissetmek istiyorum.

-Yüksek lisansa başlamak, en azından iyi bir ales puanı alıp başlama yeterliliğine sahip olmak.

-İngilizcemi yeterli düzeye getirmek, mümkünse sınav yeterliliği.

-Sevgiliyle yeni bir ülke görmek

-Yıl sonuna kadar 30 kitap bitirmek

-Piyanoda hiç olmazsa bir parçayı mükemmel çalmak

-Terapi kitabımı bitirmek

-Platese başlamak

-Para biriktirmek

-Hayal panosu yapmak. Gri Lady sağolsun :))



Şimdilik bunlar. Aslında ne kadar olağan hedeflerim var. Sonuçta hayal değil, hedef bunlar. Biraz da hayal kursam iyiydi.
Bakalım bu sene ne kadarını gerçekleştirebileceğim. Geçen sene bu yaptığım listeyi mim yaptım herkes hedeflerini yazsın diye. Ama herkes ne alaka şimdi yeni yıl değil ki dedi :D Benim yılım Eylül ayından başlıyor diye herkesinki öyle değil tabi. :D Ama yine de siz de yaparsanız mutlu olurum :)


30 Ağustos 2015 Pazar

İsteklerin yüzünden ideallerini gömmüştün ya Moira?

Eylül ayına çok az kaldı. Çok severim ben Eylül ayını. Her zaman yeni başlangıçlar yapmak için fırsat olarak görürüm. Uzun uzun listeler yaparım. Bu sene yapılacaklar, alınacaklar, okunacak kitaplar, gezilecek yerler... Sonra da o yaptığım listelerin bazılarını blogun sağ köşesine yazarım. Hem listedekileri uygulamak için hevesli olmamı sağlar, hem de yıl sonunda yazarak bir değerlendirme yapmamı sağlar. Bazılarını başarmış olurum, bazılarını da başaramamış. Ama önemsemem. Başarabildiğim şeyleri görüp, başaramadıklarımı yeni listeme yazarım. Demek ki yapabiliyormuşum bir şeyleri diye düşünürüm ve bu düşünce daha fazla hedef koymama yardımcı olur.

1 Eylül'e iki gün kalmışken, yapmam gerekenler ve yazmam gerekenler kafamda şekillenmeye başladı bile. Ben son dakika insanı olduğumdan yine yapacaklarımı da son ana bıraktım. Şu an odamda tekim. Normalde kardeşimle aynı odayı paylaştığımız için çok yalnız kalamam ve kaldığım zaman da günlük falan yazmak isterim, eşyalarımı düzeltmek isterim. Ama nedense bilgisayarın başından kalkamam. Şu anda da kalkamıyorum. Halbuki yapmak istediğim çok şey var.


Öncelikle dolaplarımı ve masamı düzeltmek, artık kullanmadığım şeyleri atmak istiyorum. Bazı defterlerdeki gereksiz notlarla dolu sayfaları koparmak ve bu sene için yepyeni defterler haline getirmek istiyorum. Çalışma masamı düzeltmek ve Paris'den aldığım kalemlerimi kalemliğime yerleştirmek istiyorum. Günlük yazmak ve yeni yıl planları yapmak istiyorum. Sonra da bu sene yapılacaklar listesini hazırlamak istiyorum. He bir de yemek tarifi defteri hazırlamak istiyorum. Ocak ayında 23 yaşım bitiyor ve ben hiç sulu yemek yapmıyorum. Sevdiceğe nasıl yemek yapacağım evlenince değil mi? Ne kadar bu cümleyi yazarken benim de feminist damarlarım kabarmış olsa da sevgilime yemek yapmak benim için zevk. Yani kadının görevi olarak gördüğümden değil kesinlikle. Zaten İstanbul benden daha iyi yemek yaptığı için o konuda sorun yaşayacağımızı sanmıyorum. :))

Bunlar dışında iş hayatımla ilgili de planlar yapmalıyım. Ne istediğime karar vermeliyim. Şu an stajımın bitmesine bir ay kaldığını varsayarsak, bir ay sonra ruhsat bekleyen avukat modunda olacağım ve iş aramaya başlayacağım. Ne kadar "avukatlar resmi olarak uzmanlık seçmez ve her türlü davaya bakarlar" gibi bir sistem varolsa da, aslında biz alan seçmek zorundayız. Ceza hukukunda mı, özel hukukta mı, idare hukukunda mı çalışmak istediğimize karar vermek zorundayız. Aslında buna karar vermeye bizi baro zorlamıyor. Hayat zorluyor. Seçersek ve o konuda uzmanlaşırsak daha çok para kazanıyoruz...

Ahh ah. Ne hayallerimi gömdüm bir bilseniz. Hatta o kadar gömdüm ki artık hayalim bile değiller sanırım. Ceza avukatı olmak, sadece kadın ve çocukların mağdur oldukları davalara bakmak, asla ticaret hukuku yapmamak, yapsam bile şirket avukatı olmamak... Gerçi hala banka avukatı olmaya karşıyım ama eminim o da değişir. Neyi yapmam dediysem, neyi kınadıysam hayat onu altın tepside sundu önüme. Bana yaşamaktan başka bir seçenek bırakmadı. Önce kadın olduğum ve duygusal olduğum için ceza avukatlığı yapamayacağımı söylediler. En başta inanmadım ama işin içine girince ben de hafiften uzaklaştım. Sonra kadın ve çocukların mağdur olduğu davalara bakarak hiç para kazanamayacağımı fark ettim ve hedefimi hem para kazandıran davalara bakan hem de mağdurların davalarına bakan avukat olma yönünde değiştirdim. Sonra para kazanmak için ticaret hukukunu bilmek zorunda olduğumu fark ettim. Stajyerken köle gibi çalıştırıldıktan sonra İstanbul şehrinden de, toplu taşımadan da, insanlardan da nefret ettim. 

"Girerim bir şirketin hukuk departmanına masa başı işimi yaparım bu kadar pisliği çekmeden" diye düşündüm. Sonra ağzımdan banka avukatlığı lafı çıktı.

"Dur kızım" dedim, "Ne yapıyorsun sen? İdeallerin nerede?" Sonra içimdeki, sevdiği adamla dünyayı gezmek isteyen, çocuklarının benim yaşadıklarımı yaşamasını istemeyen, ailesine maddi manevi rahat bir hayat sunmak isteyen Moira'nın paraya ihtiyacı olduğunu söyleyen bir ses yükseldi. 

"O isteklerin yüzünden ideallerini gömmüştün ya Moira?" dedi. "Artık yeni ideallerin var" dedi. Sonra diğer Moira başladı.

 "Hani çok ünlü bir avukat olmak istiyordun? Tecavüz kurbanı kadın ve çocukların haklarına insan hakları mahkemesine kadar savunan, mağdurun yanında olan avukat olacaktın?" dedi. İkisini de susturdum. 

"Nasıl olacağım ki?" dedim. Şu an hangi noktada mıyım? 

Ben çok başarılı olacağım ve para kazanacağım bir alan bulmak, o alanda yüksek lisans yapmak, ingilizcemi geliştirmek ve başarılı olmak zorundayım. Hem kendi hayatımda mutlu olmak, hem de mağdur insanlara yardım etmek için başarılı olmam şart. Bunları nasıl yapacağımla ilgili yavaş yavaş yolumu çiziyorum. Hala belirsizliklerim var tabi ki. Ama şu listelerimi yazmaya başlasam belki onlar da belirginleşir.

Bu arada yapmak istediklerimin arasına yeni bir alan daha katıldı. Din. Dini öğrenmek istiyorum. Her dini. Ama en başta kendi dinimi. İnancım ve Allah'la olan muhabbetim her zaman güçlü olsa da hiç Kuran'ı okuyamadım. Evet başladım, ama Bakara suresini geçemedim. Neden? Çünkü Kuran bize dini öğreten bir kitap ama biz o kitaptan korkarak büyüdük. Yeminlerimiz bile Kuran'ın bizi çarpmasıyla ilgili. İnsanın gusül abdesti alması ve usturuplu giyinerek Kuran'ı okuması benim için yeterliydi. Ama bazıları kitaba dokunmak için bile namaz abdesti almam ve kapanmam gerektiğini o kadar empoze etmişler ki beynime, kitaba abdestli olsam bile ojeyle dokunamıyorum korkudan. İslam gerçekten müslümanlardan öğrenilmesi gereken bir şey değil bence.

Bakalım geçtiğimiz sene neleri başarmışım, bu sene neleri başarmak istiyorum...

27 Ağustos 2015 Perşembe

İyiyim

     Sizce bir insan kendi mutluluğuna nazar değdirebilir mi? Defalarca kez şükrettikten sonra nefesi daralabilir mi? Yaşadığım bütün kötü şeyler neden aklıma üşüşüyor? Bu da mutluluğun bir parçası mı acaba? Yoksa bu evrenin "Bak neleri atlattın, şu anda mutlusun, bu mutluluğun değerini bil." deme şekli mi?

18 Ağustos 2015 Salı

Mim #2

Sade Soda tatlısı beni mimlemiş. Bu mime gerçekten bayıldım çünkü doğu asya ile ilgili :) Hemen başlıyorum.


-Doğu Asya ile ne zaman tanıştın?

2013 yazında sevgilimle gittiğim yaz tatilinde. Otelde son günümüzdü, uçak saatini bekliyorduk ve zaman geçirmek için sadece laptopumuz vardı. İstanbul, "Death Note diye bir anime var, baya güzelmiş bakalım mı bir iki bölüm zaman geçer." dedi. Bir başladık bakmaya, bakış o bakış :D Filmi çıkıyormuş, ilgililere duyurulur. :)

Sonra geçen ilkbaharda kardeşim Naruto'ya başladı. Büyük ısrarlar sonucu beni de başlattı. 600 bölüm vardı rahat ama ben o bölümleri bir yazda bitirdim. Çoooook izledim, çok sevdim Naruto'yu. Bu animeden sonra Japon kültürüne, diline, sakuralara hayran oldum. 

Naruto'da izleyecek bölüm kalmayınca baya boşlukta hissettik, One Piece'e başladık. Kardeşim bıraktı, Bleach izledi. Ben One Piece izliyorum, hala bitirmedim. 

Bunların dışında Shingeki No Kyujin ilk sezonu da bitirdim.

-Ne ile tanıştın? (anime,manga,dizi,film,müzik,oyun,arkadaş,blog vb.)

Anime ile tanıştım. Şu an ingilizcemi de geliştirmek adına Fairy Tail'in ingilizce mangasını da okuyorum.


-Favori ülken hangisi?

Kesinlikle Japonya. Güney Kore'ye karşı ülkecek her zaman bir samimiyetimiz olduğundan kendilerine karşı sıcak hissediyorum. Kore sinemasının da iyi olduğunun farkındayım. Ülke politikalarından dolayı Kuzey Kore'ye karşı zerre sempatim yok. Çin'e karşı da yok.

-Bu sevdana ailen ne diyor?

Annem artık Japonca'ya tahammül edemiyor. "Offf ne çok bağırıyorlar" diyor.

-Bu sevdan nasıl gelişti?

Sevda kelimesi biraz fazla kaçıyor. Sadece animeleri ve mangaları seviyorum.


-Peki arkadaşların ne diyor?

Hiiiiç, ne desinler? :D

-İlk (anime,dizi,manga,film,oyun,müzikhangisi ve adı?

İlk anime Death Note, sonra bitanecik Naruto :DD
İlk manga Fairy Tail

-Bloğun sana verdiği faydalar

Paylaşmak... İnsanların duygularına ortak olmak, başkalarının hayatlarını görmek.


-Blog açmaya nasıl karar verdin?

Yaşadıklarımı en iyi yazarak ifade edebildiğimi anlayınca.

-Doğu Asya'ya laf yedirir misin?

Yediririm canım banane. :)) Ama şu var ki, Naruto candır gerisi yalandır :D

Anime ya da manga seven herkesin bu mimi yapmasını istiyorum, lütfennnn :D Ve yapacak olanlar yazının altına yorum olarak yazsınlar ki okuyayım :)







16 Ağustos 2015 Pazar

Mim #1

Günleeeeer hatta haftalar geçti ben mimleneli. Aslında yapmayı çok istedim ama hep bir şey çıktı. Şimdi iki mimi de birlikte yapacağım. İlk mimim D.S.K'dan :)



-Yemek seçer misin?

Asla yemeyeceğim bazı yemekler var. Sakatat deniyor sanırım, işkembe tuzlama falan. Bir de beyin, böbrek, dil tarzı organları yiyemem. Farklı mutfakların yemeklerini denemeyi ne kadar istesem de, saylangoz, kurbağa bacağı, çiğ et tarzı yemekleri hiiiç yiyebileceğimi sanmıyorum.
Onun dışında et, sebze her türlü yerim yani. :)

-Tatil için nasıl bir otel tercih edersin?

Temiz, temiz, temiz. Çok lüks ya da çok pahalı olmasına gerek yok. Ama temizliğin yanında insan profiline de bakarım. Çok muhafazakar ya da "farklı" insanlar konaklıyorsa tercih etmem. Farklıdan kastım da; Arap kadınların kıyafetleriyle havuza girebildiği oteller duydum tanıdıklarımdan. Böyle şeylere dikkat ederim. Muhafazakardan kastımda, sevgilimle gittiğimizde evlilik cüzdanı istiyorlarsa, evli olsak dahi orada kalmam. O kafa yapısındaki insanlara para kazandırmak istemem.

-Diyelim ki kuzenin düğünü var kıyafetini kaç gün öncesinden ayarlarsın?

En az iki hafta öncesinden. Daha ona uygun ayakkabı, çanta, takı, saç modeli ve makyaj ayarlanacak. İki hafta az bile :D

-Bir kuaförün var mı?

Olmasını çok istedim, ama olamadı. Saç boyamı da, manikürümü de, pedikürümü de, kaşımı da kendim yapıyorum. Saç kesimi için arada gittiğim bir yer var tabi.

-Yolda rastladığın arkadaşın sana ''Kilo almışsın'' dese nasıl tepki verirsin?

Evet? deyip suratına bakmaya devam ederim.

-Bikini mi mayo mu?

Kesinlikle bikini.

-Eleştiriye açık mısın?

Olmak için çabalıyorum ama sanırım değilim. Biri eleştirdiğinde direk savunma mekanizmam devreye giriyor ve haklı olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum. Nedense...

-Eşinin / Sevgilinin en beğenmediğin yanı?

Hmm... Pek sevmediğim yanı yok ama biraz daha pozitif olabilirdi. Bazen insanlara karşı önyargılı olabiliyor.

-Boş zamanlarında seni nerede buluruz?

Sevgilimle buluşmamışsam kesin evdeyimdir. Ev kızıyım ben. Fazla uzak kalamam.

Çoook zevkli bir mimdiii, çok teşekkür ederim komşum. :)) Ben birini mimlersem döverler valla, herkes yaptı artık. Ama yapmayan kaldıysa yapsın. :)



14 Ağustos 2015 Cuma

İstifa Ettim !!!

Dün akşam adliyeden çıktıktan sonra dayımın ayarladığı iş görüşmesine gittim. Büyük bir hayal kırıklığı ile çıktım. Gülsem mi ağlasam mı şaşırdım. Bir iki damla yaş aktı şimdi ne yalan söyleyeyim... Umutlanmıştım çalıştığım yerden kurtulacağım diye. Önce bir başvuru formu verdiler, sonra ingilizceden türkçeye hukuki çeviri, türkçeden ingilizceye hukuki çeviri... Ben mi metinleri çevirdim yoksa metinler mi beni çevirdi belli değil. Sonrasında patronun kendi mesleki başarısını övmesini ve ingilizcenin önemini dinlediğim bir sohbetle görüşme sona erdi. Dayımdan şimdilik başka iş bulmamasını istedim. Bu sabah da inanılmaz negatif bir şekilde ofise gittim. Çok azcık ağladım. Masamın üzerine her zamanki gibi yapmam gereken işler konmuştu. Hepsini aldım, düzenli bir şekilde dosyama koydum.
   
Bu sıcakta metrobüsle Yenibosna'daki İdare Mahkemesi'ne gidip bir istifa dilekçesi sunmam gerekiyordu. Tam işimi bitirip çıkmıştım ki, ofisin whatsapp grubundan ileti geldi. Avukatlardan biri "Yenibosna'ya gitmişken Küçükçekmece adliyesine de gider misin, x iş yapılacak." diyerek bir iş vermişti. Bana idare mahkemesinde iş veren diğer avukat da "Yenibosna'ya ne zaman gidiliyor" diye sordu. Ben de "Çıktım bile." dedim. Sonra yazdı ki:

"Moiracım oraya bugün gidilmeyecekti
Acil iş değildi o
Çağlayandaki işler acil
Pazartesi zaten dilekçe var yenibosnaya verilecek
Onunla birlikte götürülecekti"

Ben anlam veremedim çünkü bugün yapılması gereken diğer işlerle birlikte masamdaydı ve üzerindeki tarih de dünün tarihiydi. Yani dün hazırlanmış bugün sunulacaktı. Üzerine de not yazılmıştı idare mahkemesinden sunulacak diye. Ben uzatmamak adına;

"O zaman onu ayrıca belirtirseniz sevinirim." yazdım, o daha çok sinirlendi. Ve;

"Neyi ayrıca belirtiyorum Moira?" dedi.

"Bugünün işleriyle masama konulmuştu." dedim.

"Kim dedi sana bugün git diye" dedi. Zaten sabrım taşmıştı;

"Bugün yapılacak sanmam kadar normal ne olabilir ki?
Bugün Çağlayan'da bu kadar kızacağınız kadar acil iş varsa Küçükçekmece'ye gitmeyeyim isterseniz." dedim.

Bunu dememle de zaten kendisi de sinir krizi geçirdi ve bana "Moira bütün işleri bırak ofise gel" yazdı.

O an kovmak için çağırdığını düşündüm. Çünkü uyarı konuşması yapacak olsaydı akşam dönmemi beklerdi ve o zaman yapardı. Bugün yapılacak işleri bile gözden çıkardıysa kesin kovacaktı. Ama sorun değildi, ben de zaten bunu bekliyordum. Ofise döndükten sonra odasına gittim, oturdum karşısına. Konuşmaya başlamasını bekledim, başladı. Benden ne kadar şikayetçi olduğunu, hayatında benim kadar çat çat cevap veren, susmayan birini görmediğini, hayatında benim gibi biriyle karşılaşmadığını, üslubumun çok yanlış olduğunu, karakterimden kaynaklandığını, çok saygısız olduğumu, işleri eksik yaptığımı, arkamı topladığını falan söyledi. Hiçbirinin altında kalmadım. Buraya diyalogu uzun uzun yazdım çünkü benim üslubumda bir sorun olmadığını görün istedim. Günlerdir o kadar kötü davrandılar, o kadar kendimi kötü hissettirdiler ki, ne olursa olsun içimde kalmasın diye cevap vermiştim onlara. Sizce bu lafları hak edecek kadar kötü mü gerçekten? Normalde bu kadar da sert yazmazdım. Avukatın dediklerine de çok sakince ve gülümseyerek şöyle cevap verdim:

"Bugün yaptığım işte bir hata olduğunu düşünmüyorum, bugünün işleriyle masama konulmuştu ve dilekçe tarihi de bugündü, dolayısıyla bugün yapmam çok normal. Benim karakterimde hiçbir sorun yok, sorun sizin davranışlarınız. İşleriniz çok yoğun olduğundan hiçbir şey yetişmiyor. Ben daha 11 aydır bu meslekteyim tabi ki hatalarım olacak, ama bu çok çalıştığım gerçeğini değiştirmiyor. Ben emek verdiğim halde vermemişim gibi davranılmasına katlanamam. Ben size hiçbir saygısızlık yapmadım, üslubumda da sorun yok. Siz farkında olmasanız da sizin üslubunuz da çok sert ve beni istemediğinizi çok belli ediyorsunuz. Ben daha duruşma tecrübesi bile edinemedim burada."

Konuşma böyle devam etti. Kendisi bana güvenmediğinden duruşmaya sokmadığını söyledi. Ayrıca da 11 aydır işin içinde olduğumu ve benim kıyaslama için çok bir kriterim olmadığını ama kendisinin başka stajyerlerle de çalıştığını söyledi. Ben de sert bir şekilde:

"Ben diğer avukat-stajyer ilişkileriyle kıyaslama yapmıyorum zaten, ben insan ilişkileri açısından kıyaslama yapıyorum. Siz bana güvenebileceğiniz kadar duruşma tecrübesi kazandırmadınız ki güvenesiniz. Dediğim gibi, ben karakterimde ya da üslubumda bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Bence çalışma şeklinizden kaynaklanıyor. Ayrıca whatsapp grubundan iş konuşmak da hiç sağlıklı değil. Herkesin yaşadıkları ve olaylara bakışları farklıdır. Diğer stajyerleriniz de yorulmuştur ama size cevap vermemişlerdir. Ben karakter olarak yaptığım işe verdiğim emeğe yapmadın denildiği zaman susamıyorum kusura bakmayın."

Neyse işte uzatmayayım. Zaten sevgilime kardeşime arkadaşıma anlata anlata unutmaya başladım konuşmanın detaylarını :D Sonuç olarak ne dedilerse cevap verdim. Kibar konuştum ama kendimi ezdirmedim ve sürekli gülümsedim. Diğer avukat, bana kızan avukatın bazı konularda haklı olduğunu söyledi. Ben öyle düşünmediğimi, iş yoğunluğu bu kadar fazlayken hep sorunlar yaşanacağını söyledim. Kendisi diğer büroların da böyle olduğunu söyledi, ben de öyle düşünmediğimi, öyleyse de bağlı çalışmayacağımı ve kendi yolumu çizeceğimi söyledim.

Kısaca, artık kurtuldum. Çok uzun bir tartışmaydı, hepsini yazamayacağım. Ama hiçbir şey içimde kalmadı, ona çok memnun oldum. Bu tartıştığım avukat birkaç gün önce bir gaf yaptı. Ben bir haftalık tatile çıktım ya, şansıma hafta sonuna denk geldi ve tatil 10 gün oldu. Bu da diğer avukata yazacağım diye ofis grubuna yazdı.

"Bu Moira da patronu bildiğin yemiş. Bir hafta gidiyorum diye on gün izin koparmış. Ben iki sene öncesine kadar bir haftadan fazla izin kullanmıyordum."

Yaa işte görüyorsunuz, böyle kötü niyetli insanlardı. Sonunda kurtuldum, mutluyum.




13 Ağustos 2015 Perşembe

Rüya Gibi Bir Tatilden Sonra Hayat Gerçeği Yüzüne Vurunca

Sevdicekle Paris tatilimden döndüm! İ-na-nıl-maz geçti! Gerçekten muhteşem bir şehir. Bu kadarını beklemiyordum. Ama baya pahalı. Ayrıntılarını sonra anlatacağım. Şimdi uzun süredir yazmak istediğim, tatile gitmeden önce keşfettiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum...

Yıllardır depresyonda olduğum gerçeğiyle yüzleşmek baya zor geldi önce. Depresyonu ben başka türlü sanardım. Girdiğin zaman belli olur, hayattan koparsın, gizliden gizliden alt üst etmez, belirli bir süre sonra çıkarsın sanardım. Ama öyle değilmiş. Yıllarca bir yıkıp bir toparlayan -tabi gerçek bir toparlanma değil- iğrenç bir hastalıkmış meğer. Dereceleri varmış ve kişinin kendi ekstrem çabası olmadan kurtulmak mümkün değilmiş. Ben yıllardır çevreme karşı en başta da kendime karşı o kadar yıkıcı ve kötü davranmışım ki ne kadar dipte olduğumu görecek kadar bile halim kalmamış. En büyük zararı da sevgilime vermişim, ilişkim ellerimden kayıp gidecekmiş de haberim yokmuş. Şu an iyileşiyorum, ilk defa bilinçli bir şekilde iyileşiyorum. Terapilerime başladım, bir psikiyatristin yazdığı, kendiniz de uygulayabilceğiniz, psikologların da hastalarına uyguladığı tedavi yöntemlerinin bulunduğu bir kitap. Vişne'nin blogundaki yazıya bir psikolog yorum olarak atmıştı bu kitabın ismini. Tavsiye etmişti, ben de o andan sonra her şeyi denemeye razı olduğumdan hemen aldım kitabı. Dr. David Burns - İyi Hissetmek. Kesinlikle kişisel gelişim kitabı değil. İnsanın önce kendisini iyileştirmeye istekli olmasının, psikolojik tedavilerde en önemli etken olduğunu keşfeden, bilişsel terapi üzerine uzmanlaşan ve bu terapiyi insanlara anlatan mükemmel bir doktor. Kendi kendinize bu terapiyi uygulayıp depresyonu, anksiyeteyi, düşünsel bozuklukları yenebiliyorsunuz. Ben daha dörtte birini bile bitirmedim ama yöntem şimdiden işe yaramaya başladı. Gerçekten tavsiye ederim. Vişne'ye tavsiye eden psikologa da çook teşekkür ederim.


Depresyonumdan bir nebze kurtulmanın da etkisiyle hayatım için planlar yapmaya başlamıştım. Ama iş yerim beni de psikolojimi de yerden yere vurduğu için ben neyi toparlarsam geri yıkıldı. Evet depresyonum az, kitaba da devam ettiğimden iş dışında moralim çok iyi. Ama hayata dair bir beklentim kalmadı. Meslekle ilgili ilerisini düşündüğümde her zaman hayallerimi gerçekleştirdiğimi görürdüm önceden. Ama şimdi kocaman bir boşluk görüyorum. Avukatlıktan nefret etmeye ramak kalmış, ne yapacağını bilmeyen, her gün nefret ettiği bir yere giden ve nefret ettiği insanların aşağılamasına maruz kalan bir insanım. İşten çıkınca her şey güzel. Napıcam bilmiyorum. Çık demeyin çünkü yeni iş bulmadan çıkamam... Stajımın sonundayken de yeni işi zor bulurum. Dayım bana özgeçmişimi göndermem için bir avukatın mail adresini verdi, sırf özgeçmişimi göndererek o kadar mutlu oldum ki... Düşünün ki burdan çıkma ihtimali bile gözlerimin parlamasına neden oluyor, öyle bir durumdayım işte...


29 Haziran 2015 Pazartesi

Biraz Enerji Depoladım

Gerçekten çok güzel bir haftasonu geçirdim. Bütün hafta inanılmaz yorucu, stresli ve mutsuz geçmişti. Üzerine bir de oruç olduğumdan iyice mala bağlamıştım. Cuma akşamı iftardan sonra her şey sihirli değnek değmiş gibi düzeldi. Ofis whatsapp grubunu da diğer arkadaş gruplarımı da sessize aldım, kardeşim en yakın arkadaşına gitti haftasonu kalmak için, annem de bana fazla ilişmedi. Sadece arada İstanbul'la konuştuk ama onun da sınavları olduğundan çok konuşamadık. Sevdicekle sohbet etmek en büyük keyiflerimden olsa da, tamamen kendinle kalmak da gerekiyor bazen galiba. Yani haftasonu evren benim kendimle başbaşa kalmam için her şeyi bir araya getirdi. Dondurma ve browni yedim bütün cuma akşamı ve cumartesi. Anime izledim bol bol. Sonra dolaplarımı düzeltip eski olan her şeyi elden çıkardım güzel bir müzik eşliğinde. Anlayacağınız kendime geldim. Pazar öğleden sonra da güzeldi ama pazartesi sendromunun etkilerini hafiften hissettim. Almanya'dan yengem ve kuzenim geldi, ananeme gittim akşama doğru. Gaylerle ilgili inanılmaz önyargılı konuşan bir ailem olduğundan kendime bir kabuk ördüm ve onlara fazla cevap vermedim. 


Bu sabah yine odamda yalnız uyandım. Kardeşimi çok seviyorum ama insanın özel bir alanı olması çok başkaymış. Keşke küçüklüğümden beri bir odam olsaydı, psikolojik rahatsızlıklarımın çoğu çok daha hızlı bir düzelme gösterirdi. Neyse, yine de şükürler olsun. Uzun zamandır ilk defa çok yorgun uyanmadım, ama yine de o nefret ettiğim işe gitmek zorunda olmak enerjimi tüketti. Seslerinden bile nefret ediyorum, whatsapp grubunda gönderdikleri emojilerden bile nefret ediyorum. Ofisten çıkarken bazı işlerini batırıp çıkmak istiyorum. Ellerimdeki yetki belgeleriyle işlerine zarar vermek istiyorum. Ama en başta Allah'tan korkuyorum, sonra da onların en küçük bir hakarete karşı bile dava açtıklarını hatırlayıp başıma iş almayayım şimdi diye düşünüyorum. O yüzden diyorum ki, Allah'ım ben bunları sana havale ediyorum, attıkları her adım boşluğa bassın inşallah. Bundan sonra da onlara zerre beddua etmeyeceğim. O pislikler yüzünden beddua eden insan olmayacağım artık.

Az kaldı. 22 temmuzda adli tatil başlayacak ve doğru düzgün iş olmayacak. Zaten 30 temmuzda da tatile gideceğim. Gün sayıyorum bu işkencenin bitmesi için. 

26 Haziran 2015 Cuma

Hakkını Vermediğiniz Emeğim Var Ya, Burnunuzdan Gelsin

     Gözlerim kapanıyor...Gerçekten artık dayanamıyorum. Patronumla iki kere tartıştık, patrona yakın olan bir avukatla da ciddi bir konuşma geçti aramızda. Neyse ben anlatayım, yorum sizin.

     Stajyer avukat olduğumu, köle gibi çalıştığımı ve çalıştığım yerden ne kadar nefret ettiğimi artık söylememe gerek yok. Normal şartlarda bir senelik stajımızın son altı ayında bir avukatın yanında çalışma zorunluluğumuz var. Her avukatın da yanında çalışan stajyeri yetiştirme yükümlülüğü var çünkü pratikte yapmamız gerekenler fakültede öğrendiklerimizden biraz farklı. Adliyede yapılması gereken işler dışında dilekçe yazmak, duruşmalara girmek, hacze ve tahliyeye çıkmak, icra takibi başlatmak, dosya takibi gibi işleri öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü ruhsatımızı aldıktan sonra avukat olarak çalışacağız ve insanlar bize dava takiplerini verecekler. Ama ben bu ofiste 7 aydır çalıştığım halde sadece iki kere duruşmaya girdim, bir kere basit bir şirket haczine gittim, birkaç da dilekçe. Bunun dışında bütün günüm adliyelerde, tapu müdürlüklerinde geçiyor. Ya bütün istanbulu metrobüslerle metrolarla dolaşıyorum, ya da bütün gün adliyede koşturuyorum. Ama ciddiyim. Çağlayan adliyesinde bazı mahkemeler arasında çok mesafe var. Her seferinde birkaç kat inip çıkmanız ve upuzun koridorları yürümeniz gerekiyor. Abartmıyorum, öğle araları ya da telefon konuşmaları dışında hiç oturmuyorum. Sabah 9.30 akşam 4 devamlı olarak yürüyorum. Tam işlerimi sıraya koydum yapıyorum derken bir telefon geliyor, elindeki işi bırak hemen şunu yap diyorlar. Elimden gelen bütün gayreti gösteriyorum. Böylece işim hiç bitmiyor, avukat olunca ne yapmam gerektiğini doğru düzgün öğrenemiyorum. Tüm bu anlattıklarım, eğer emeğimin değeri bilinse hiç sorun olmaz.




     Ofisin bir tane whatsapp grubu var. Yaptıklarımızı oraya rapor gibi yazmamız gerekiyor. Patron avukat da oradan direktifler veriyor, şu yapılsın, şu edilsin... İnanılmaz sinir bozucu ve psikolojik baskı yaratan bir durum olduğunu tahmin edebilirsiniz. İki hafta önce cumartesi günü whatsapp grubuna yazdım. "Hepinizi bir arada yakalayamadığım için buraya yazıyorum, 3.5 ay sonra avukat olacağım ama hiç duruşma, haciz gibi şeylerde tecrübem yok.. Bu konuda bana yardımcı olabilirseniz çok sevinirim.:)" yazdım. Argo bir kelime yok, en küçük bir kabalık yok. Bu yazdığıma zerre cevap vermediler. Yeri gelince o whatsapp grubuna rakı sofralarının fotoğrafını gönderiyorlar ama tek söz söylemediler. Sonra anladım ki, patron bunu baya bir içinde tutmuş...


     Ben bu mesajı yazdıktan sonraki hafta içi Anadolu adliyesine gitmem gerekiyordu. Oradaki işimi bitirip Çağlayan'a geçecektim çünkü son günlü bir iş vardı. Patronun kocası bana çok zamanımı alacak bir iş verdiğinden planladığım zamanda Anadolu'dan çıkamadım. Bu patrona yakın dediğim avukat hemen ortalığı karıştırmak adına whatsapp grubuna benim hala işi bitiremediğimi, çağlayandaki işi kimin yapacağını... falan yazdı. Patron da sanki ben orada keyfimden duruyormuşum gibi kızdı. Yok ne işim varmış, yok hala bitmemiş mi, neden ben oraya gitmişim, neden son günü yapmamışım, dediğim gibi üç buçuk ay sonra avukat olacakmışım, bilmem gerekiyormuş... Ben de dayanamadım yazdım "Ben buraya gelmeye kendim karar vermedim, sizler ne diyorsanız ben onu yapıyorum, Kartal'a gitmem söylendi buraya geldim. X beyin burada iş vereceğini bilemezdik sonuçta" yazdım. Ama bir kızdı bana patron, herkesin içinde azarladı, ben de susmadım kendimi savunmaya devam ettim, resmen tartıştık. Herkes okuyor...


     Akşam ofise döndüğümde patrona yakın olan avukat benimle konuşmak istediğini söyledi. Yok daha dikkatli çalışmalıymışım, yok memnun değillermiş, ofisin dosyalarını ben onlar söylemeden takip etmeliymişim, whatsappta üslubum yanlışmış. Ya dedim siz benim ne kadar çok çalıştığımı görmüyor musunuz? Sadece sizin 200 tane dosyanız var diğer avukatların daha da afzla dosyası var ben hepsine nasıl bakabilirim? Sadece verdiğiniz son dakika işleriyle bile bütün günüm adliyede geçiyor. Her gün sabahtan akşama kadar yürüyorum ayaklarımın altı su topladı, yine de hiç mesai bitmeden adliyeden çıkmıyorum. Bu konuşma iyi geçsin diye size bundan sonra dikkat ederim falan diyemem, elimden gelen bu kadar dedim. Sen de haklısın adliye işi zor biliyorum, ama biraz daha düzenli olabilirsin...dedi. Yuh diyorum başka bir şey demiyorum. İşlerimi düzenli yapabilmek için iki masraf çizelgesi, iki de dava takip defteri kullanıyorum... Ben daha ne yapabilirim bilmiyorum.


     Dün yine ağladım. Patron dilekçede fazladan 2 satır boşluk bıraktım diye beni o kadar azarladı ki.... Yine tartıştık, onun görmediği bir yerde ağladım yine. 


     Bütün enerjim tükendi. Nefret ediyorum artık, her gün yaptığım şeyden nefret ediyorum. Ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Neden işten çıkmıyorsun demeyin... Başka bir iş bulmadan çıkamam, ailemden para desteği almıyorum, hem tatile gideceğim diye rezervasyon yaptırdım, kendi paramla ödüyorum... Yani anlayacağınız adli tatil dönemine kadar sabretmek zorundayım. Ama depresyona giriyorum, kendime kabuk öremiyorum bu kötü kibirli insanlara karşı
....

11 Haziran 2015 Perşembe

Başka Bir Ülkede, Yok Yok Yetmez Başka Bir Dünyada Yaşayalım

Olmuyor, olmuyor. Her sabah işe giderken ağlamamı zor tutuyorum. Bir sorun var. Bu ara İstanbul'la çok az görüşüyoruz, sınavları var. Acaba ondan mı moralim bozuldu diye düşündüm ama yok... Sadece o olamaz. İşimden nefret ediyorum ben... Başka bir açıklaması yok bunun. Dün ilk defa hacze gittim, biraz mutlu oldum ama çok kısa sürdü. Mutlu oldum çünkü gerçekten bişey yaptım gibi hissettim, insan yerine konuldum gibi hissettim. Ama sonra yine saçma sapan işler için mesaiye kaldım, bugün yine adliyedeyim. 

Dün eve geldikten sonra  3.30 saatlik bir boşluğum vardı. Hepsinde de dizi izledim, oh yarasın. Kızdım sonra baya kendime, 45 dk'sını spor ve piyanoya verebilirdin dedim, anca otur dizi izle dedim. Sonra enerjimin kalmadığını fark ettim, ne suçum vardı ki sonuçta... Buraya yazıyı bile adliyenin kafeteryasında yazıyorum.

Bugün Avukat1 benden bir yazıyı istedi aldım, ona whatsapptan gönderdim. Yazıda bir ruhsat oluğunu görmüş, "Ayy canım ben senden bunu istemedim ki, ruhsatı istedim." diyor. Yahu bana "Bir daha git bak ruhsat varmış onu da al." desene, neden ben zaten ruhsatı istemiştim moduna giriyorsun? Ruhsatı falan istemedin!!! Patron1 de (kadın olan) benden bir dosyadaki suçun ne olduğuna bakmamı istedi. Ben sadece suça değil suç tarihine, hangi kanun hangi maddeye aykırılık olduğuna.. Bir sürü şeye baktım, kadın tutturmuş neden peki neymiş olay diye soruyor. Yahu kaç sayfalık iddianameyi mi okuyayım orda? Daha çok ayrıntı istiyorsan baştan söylesene, ben de gitmişken not alayım bütün ayrıntıları. Her şeyi taksit taksit söylüyürlar, memurlar da bana kızıyor tabi... Sonuç olarak ben anladım ki kimseye bağımlı olarak çalışabilecek bir insan değilim. A da bu büro böyle kötü, ben şanssızlığımdan bu kadar kötü bir yere denk geldim. Dün Avukat3 ile (çok tatlı bir kadın ve iyi bir insan olduğu için işten ayrılmaya karar verdi çünkü katlanamıyor) biraz ofis dedikodusu yaptık. O da çok şaşkınmış, böyle iş yürütülmez diyor, yanında çalışanlar meslektaşı değil de hizmetçisi gibi davranıyor diyor. Ohh be sadece ben değilmişim böyle düşünen. O bu ayın sonunda işten ayrılıp kurtulacak, ama benim birazcık daha zamanım var...

Kızlara da whatsapp grubunda trip attım. Ne cenazemde arıyorlar ne paylaştığım şeylere yorum yapıyorlar... Ben de arkadaşlık böyle olmaz dedim onlara, ne gıcıksınız ya dedim. Sinirliydim ya bir de iyice kızdım yani. Mik mik bir şeyler söylediler ama "neyse daha yazmıcam"
dedim ve yazmadım. Yazmıcam da!

Ahh ah öğrencilik ne güzeldi... Oturup kahve içer dizi izlerdim sadece. Sınav zamanları dışında stresim olmazdı, çok yorgun hissediyorsam kafamı sıraya koyar uyurdum, hastaysam okula gitmezdim, gitmek istemiyorsam gitmezdim, İstanbul'la konuşmak için okulu asardım... Ne güzeldi yahu. 

Öğrenci iseniz okul hayatının değerini bilin. Devam zorunluluğunuz yoksa sakın okula gitmeyin. Biz okula gidip ya kantinde ya kocaman bahçemizde otururduk, hatta son gün bahçemizde gizlice şarap içmiştik... Gidin sevgilinizle deniz kenarına, pikniğe falan gidin. Takılın yumuş yumuş... 


3 Haziran 2015 Çarşamba

Benim Bir Aylık Maaşımı Terliğe Vermişler A Dostlar

     Patronlarımın evinde çalışan yabancı hizmetli evde hırsızlık yapmış. Savcılığa şikayet dilekçesi verdik. Dilekçede nelerin çalındığını teker teker saymışlar, fiyatlarını da söylemişler. Dilekçeyi okuyorum ama ağzım açık kaldı. Çünkü benim maaşımın iki buçuk katını bir çantaya vermişler. Benim maaşımın on katıyla Armani'den palto almışlar. Benim maaşımın 200 tl fazlasıyla terlik almışlar. TERLİK. Bir terliğe benim maaşımdan fazla para vermişler. On binlerce dolar verip kol düğmeleri almışlar. Kızlarının kolyeleri çalınmış, iki kolyenin değeri benim maaşım kadar. Tayt ve tişörtlerinin parası maaşımın yarısı kadar.... Ayy daha ne kadar sayayım. Hırsız da maşallah evi götürmüş yani. Neyse işte zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Bir kere yurtdışına çıkıcam diye günümü bir simit sarayı sandviçiyle bitirince böyle oluyor işte. Çok büyük dengesizlik yahu. Benim maaşım neyse ama insanlar onların terliğe verdiği parayla ev bakıyor çocuk okutuyor. Neden bu kadar dengesizlik var?... Zaten iki kuruş parayı bile çok görüyorlar. Ayın 1'inde maaşımı almam gerekiyor ama ben hala almadım. Emeğimizi kullanırken iyi, ama iş karşılığını vermeye gelince birkaç gün gecikmeden bir şey olmaz gibi davranıyorlar. Oldu o zaman, ben de emeğimi geciktireyim. O zaman kötü olurum ama değil mi?


     Bayan Ç beni hiç ama hiç sevmiyor, eminim artık. Kendisinin şu süreçte patrona yalakalık yapmaktan başka derdi yok. Bir davada keşif yapılacaktı, keşif gününü kaçırmış. Duruşmaya da ben girmiştim diye şimdi benim yüzümden kaçırmış gibi davranıyor. Bana gerçekten kötü davranıyor. Artık ofisten de işten de nefret ediyorum. Her gittiğimde negatif enerjiyle gidiyorum ama yine de insanlara gülümsemeye devam ediyorum. Çünkü kimse benim asık suratımı çekmek zorunda değil, onlara negatif davranmaya hakkım yok, ben Bayan Ç gibi düşüncesiz değilim. Ama artık ona iyi davranmıyorum, çünkü o hak etmiyor.

     Kurtulacağım, kurtulacağım az kaldı. Bu ofiste geçirmem gereken sadece dört ayım kaldı. Bu dört ayın bir buçuk ayında adli tatil dönemi olacağından işler yavaşlar. Adli tatil sürecinde de bir haftalık tatilim var. Biraz daha sabredersem ben karlı çıkarım bu işten. Bu arada da başka planlar yapsam? Meslekte nasıl başarılı olurum bilmiyorum ki...Yüksek lisans yapsam zamanıma yazık. Hem zaten param da yok. Seminerlere falan katılayım desem kıçımı kaldırıp gitmeyeceğimi biliyorum. Bugün baronun adli tıp dersinde o kadar keyif aldım ki... Kesin yanlış meslek seçtim ben. Olay yeri incelemedir, kriminal laboratuvardır öyle şeyler yapmalıydım ben. Önceki hayatımda öyle bişeydim belki de... Kanıt dizisi, hatta flash tv deki gerçek kesit bile benim hayatımdan daha heyecanlı...

   

31 Mayıs 2015 Pazar

Çalışan İnsanlar Kişisel İşlerini Nasıl Yetiştirir?

     Çalıştığımız zaman kendimize ayırabileceğimiz tek vakit, işten dönme ve yatma arasında kalan vakittir maalesef. Bunun dışında bir de haftasonlarımız var ama bazılarımız cumartesi günleri bile çalışıyor. Ben çok şükür cumartesileri çalışmıyorum. Aslında bakarsanız iş ararken en önemli kriterlerimden biri haftasonu çalışması olmayan bir yer. Çünkü zaten dünyada kurulmuş sistem öyle bir sistem ki, bir yıl boyunca çalışıp bir hafta boyunca tatil yapabiliyoruz. Bu aslında göründüğünden çok daha kötü bir durum. Çünkü farkında olmasak da hayallerimizi yavaş yavaş gömüyoruz. O bir hafta genelde insanlar yüzebilecekleri, güneşlenebilecekleri yerlere giderler. Ben de bayılıyorum yüzmeye ama dünyayı gezmeyi tercih ederim. Çünkü bir yıl boyunca çalıştıktan sonra hayalimi gerçekleştirmek için kazandığım iki kuruş parayı harcamak için sadece bir haftam var.... Bu gerçekten çok ama çok acı bir durum...

     İş hayatımız dışında, kendi hayatımızda ihtiyaçlarımız ikiye ayrılıyor. Bir zorunlu ihtiyaçlar, iki keyfi ihtiyaçlar. Keyfi olanlar da ihtiyaç, çünkü kafanızı biraz olsun boşaltmazsanız, bedenen ne kadar dinlenirseniz dinlenin kendinizi yorgun hissedersiniz. Bu keyfi ihtiyaç ister Medcezir izlemek olsun, ister Game Of Thrones; ister Candy Crush oynamak olsun, ister Call Of Duty. Yeter ki beyninizi başka bir yere yönlendirin. Peki hem zorunlu hem keyfi ihtiyaçlarımızı nasıl kısacık zamana sıkıştıracağız?

     Öncelikli olanlar tabi ki zorunlu ihtiyaçlar. Herkes için zorunlu ihtiyaçlar farklıdır tabi ama ben kendiminkilerden örnekler vererek nasıl yetiştirdiğimden bahsedeyim. Sabah saat 9'da iş başı yapıp akşam 7'ye doğru evde oluyorum. Saat 12-1 gibi de yatıyorum. Sadece 5-6 saatim var. Ama eğer 1'de yatarsam ertesi gün çok yorgun oluyorum, dolayısıyla 5 saat diyelim. Bu beş saat içinde herkes için zorunlu olan ihtiyaç tabi ki yemek yemek. Eğer ev işlerine yardım ediyorsanız, ya da hepsini siz yapıyorsanız yemeği kurmak ve toplamakla birlikte bir saatiniz bu zorunlu ihtiyaç için gidecek demektir. Ayrıca sonrasında mutfak toplamak da 15 dk alır. Eğer o gün duş alacaksanız ortalama olarak 30-45 dk da ona gider. Kişiden kişiye değişir ama banyoya girme, çıkma, giyinme derken ortalama olarak bu kadar zaman kesin gider. Yemek ve duş 2 saati aldı. Ben banyodan sonra biraz oyalanıyorum ki havlu saçımdaki suyu çeksin. Sonrasında saçlarımı kurutmam 10 dk mı alıyor. Oldu 2.30 saat. Sonrasında saçımı düzleştiriyorum, 20 dk falan da o alıyor. Tabi bu işleri robot gibi arka arkaya yapmadığımız için şu ana kadar 3 saat geçmiştir. Saat çoktan 10 oldu. Genelde banyo yaptığımda ojelerim soyulduğundan oje sürsem 15 dk da o alır, bu arada bozulmaması için azcık kuruması lazım. Eğer banyo yapmazsam 1.30 saati kurtarıyorum. Siz saçınızı yapmıyor ya da oje sürmüyor olabilirsiniz. O zaman daha fazla zamanı kurtarabilirsiniz.

     Zorunlu ihtiyaçlarımız zamanla değişip yenilenebiliyor. Örneğin erkekler için birkaç günde bir traş olmak gibi bir zorunluluk var. Kadınlar için kaş almak, bıyık almak gibi zorunluluklar var. Bazıları için bunlar zorunluluk olmayabilir ama benim için öyle, çünkü ben bakımlı olmayı seviyorum. Herkesin kendine göre değişen zorunlulukları var ama gördüğünüz gibi yemek, duş ve minimum bakımla, 24 saatten kendime ayırabileceğim sadece 1.30 saat falan kaldı. Ve farkındaysanız kıçımız koltuk yüzü görmedi... Asıl komik olan, o bakımı da devamlı olarak iş hayatında, insanlarla ilişki içinde olduğumuz için yapmamız gerekiyor zaten.

     Keyfi ihtiyaçlara gelirsek, benim için aslında zorunlu bir ihtiyaç da sayılabilecek olan en önemli şey İstanbul'la konuşmak. İnanmazsınız su içmek gibi. Onun sesini duymak istiyorum, yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum... Her konuştuğumuzda da ortalama bir saat sürüyor. Ama yine de telefonla devamlı olarak konuşmak insanın beynini tamamen dinlendirmiyor. Koltuğa oturup bacakları uzatmak istiyor insan. İstanbul'la konuşmak dışında blog yazmak, blog okumak, piyano çalmak, egzersiz yapmak, kitap okumak, anime izlemek gibi çok sevdiğim keyfi ihtiyaçlarım var. Gördüğünüz gibi İstanbul'la konuştuktan sonra, eğer hiç ama hiç boş oturmadıysam bile saat 11.30 oldu. Normal şartlarda yarım saat sonra yatmam gerekiyor. Genelde bu yarım saat annemin izlediği Türk dizilerine takılmamla geçiyor, bu arada Candy Crush falan oynuyorum. Yani yemek, duş, bakım ve İstanbul artı yarım saat. Eğer o gün duş almamışsam duş ve bakım için harcadığım zamanda piyano çalabilirim.

     Peki bu ihtiyaçları nasıl düzenlemeliyiz? Evde tek başımıza yaşamıyorsak kafamıza göre yemek yiyemeyiz, evin bir yemek saati var. Siz banyo yapmak isterken banyoda başka biri olabilir. Ya da saçınızı düzleştirecek prizli ve aynalı uygun bir yer arıyor olabilisiniz. Ya da mesela ojenin kurumasını beklerken mal gibi mi duracağız? Ben nasıl yaptığımı anlatayım, belki fikir olur.

    * Annem genelde benden 20-30 dk sonra geliyor, o geldikten sonra direk sofrayı kurmamız gerektiği için o gelene kadar banyoya giriyorum, hem bir kendime gelmiş oluyorum.

    * Yemek sırasında havlu saçımdaki fazla suyu çekmiş olduğundan yemekten hemen sonra saçımı kurutabiliyorum.

    * Eğer annemle tv dizisi seyredeceksem, düzleştiricinin fişini ya koltuğun arkasındaki prize takıyorum, ya da masanın yanındaki prize takıp sandalyeye oturuyorum. Hem tv izleyip hem saçımı yapıyorum. Bu kadar zamandan sonra aynaya bakmadan düzleştirebiliyor olmanız gerek. Tek yapmanız gereken tokayla tutturup en alttan başlamak. Dipten uca doğru yavaşça üç kere inmek. Eğer laptoptan ya da pc den yabancı dizi izleyeceksem de dizimi açıp saçımı öyle kurutuyorum ya da düzleştiriyorum. Hem işimi hallediyorum, hem kafamı boşaltıyorum.

    * Dizi izlemeye devam ederken oje sürüp o sırada kurutabiliyorum, sevgilimle konuşacaksam da 10 dkda hemen oje sürüp kulaklıkla konuşuyorum, bu sırada ojem kuruyor.Tabi ki bu süreci kitap okuyarak da değerlendirebilirsiniz. Bu şekilde saç kurutma, düzleştirme, oje kurutma gibi zamanları kazanıyorum. Bazıları için bunlar zorunlu olmayabilir tabi, ama çoğu çalışan kadın eminim bunlara baya zaman harcıyordur. Özellikle şirketlerde çalışanlar, avukatlar zaten çoğu zaman iyi görünmek zorundalar. Bazı iş verenler ilanlarına bile presentabl diye yazıyorlar biliyorsunuz.

    * Eğer her gün, en azından birkaç günde bir egzersiz yapmak istiyorsanız, bunu da tv karşısında yapabilirsiniz. Mesela ben sadece bacak egzersizi yaptığım için tv izlerken koltuğa uzanıp bu sırada yapıyorum.

     Bence tüm bunları yaparken en önemlisi kıçımızı kaldırabilmek. Eğer on dk sonra banyoya girerim, banyoya girsem mi, neyse birazdan yaparım diye ertelerseniz, emin olun hiçbir şey yetişmez. Yetişse de eksik kalır. İşten dönünce yorgun oluyoruz farkındayım, ama eğer keyfi ya da zorunlu olarak yapmak istediklerinizi sürekli ertelerseniz bu sefer beyin yorgunluğu başlar. Çünkü insanda hiçbir ihtiyacını yetiştiremediği, sadece iş hayatının bütün vaktini aldığı gibi düşünceler yoğunlaşıyor ve kendine yetememe, zamanı yetirememe düşünceleri insanı bunalıma sürüklüyor. Bir zaman sonra hiçbir şey yapmak istememe ve tembellik baş gösteriyor.

     Mesela gün içinde yapmanız gereken bir şey aklınıza geldi. Dolabınızı düzeltmek olabilir, bütçeyi düzenleme olabilir, odanızı temizleme, ayakkabınızı temizleme, bilgisayarınıza format atma... Yapmamız gereken küçük küçük şeyler "off şunu şunu yapmam lazım" diye gün içinde aklımıza gelir ama o an yapamayız. İşte o şeyler birikince dağ olur. Bir bakarsınız dolabınız dağılmış, işe giderken ne giyeceğinizi bile bulamıyorsunuz, odanız dağılmış, her şey her yerde... Fotoğraflarınızı çıkartıp albüm yapmak istiyorsunuz, ama önce düzenleyip bazılarını seçmeniz lazım, yıllarca sırf bu düzenlemeyi yapmadığım için doğru düzgün bir albümüm bile yok. Çalmak istediğim parçaların notalarını bulup çıkarmadığım için piyano başına oturunca mal gibi bakıyorum. İşte böyle kişiden kişiye değişen küçük şeyler birikir ve hayat kalitenizi düşürür. Bunun önüne geçmek için yapabileceğiniz en iyi şey, yapmanız gerekenler aklınıza geldiği anda yazmak. Çünkü yazdığınız zaman boş zaman yakaladığınız an yapabilirsiniz.


     Kitap okumayı çok ama çok seviyorum, ama gördüğünüz gibi vakit kalmıyor. Bunun için de yolda geçen zamanı kullanıyorum. Bazen adliyeye giderken serviste okuyorum, bazen eve dönerken metroda... Nerede fırsat bulursam okuyabilmek için yanımda her zaman bir kitap taşıyorum. Eğer kendinize bu yıl şu kadar kitap okuyacağım diye bir hedef koyduysanız da günde okunacak sayfa sınırı koyun. Mesela ne kadar yorgun da olsanız günde on

     Hafta içlerinde aklıma gelen şeyler oluyor, ama yazmazsam sonradan unutuyorum. Evde olduğum bir haftasonu da bütün gün tv karşısında oturuyorum ve bütün günümü boş geçirdiğim için üzülüyorum. Sonra haftaiçi yine dolabım düzensiz, odam dağınık oluyor. Ama yazarsanız, boş zaman bulduğunuz an listenize bakıp en azından birini yapabilirsiniz. İzlemek istediğiniz bir film mi var, yazın hemen. Ya dışarı çıktığınızda dvd alırsınız, ya da benim gibi hemen torrent listesine eklersiniz, siz işlerinizi hallederken iner. Boş zamanınızda açıp izlersiniz. Okumak istediğiniz bir kitap varsa hemen yazın, eve gelince idefixten sipariş verebilirsiniz. Sevgilinizle tatile gitmek için süper bir yer mi aklınıza geldi, hemen yazın eve gelince araştırırsınız. En azından bir yapılacaklar listeniz olsun, zamanla oraya bakmak alışkanlık haline gelir zaten.

     Geçen gün bir yazı okudum. Dünyada asla giremeyeceğiniz 10 yer. Bu listede bir sürü merak ettiğim ve bilmediğim yer vardı. Mesela Japonya'da bir tanrıçanın evi olan tapınak, Amerika'daki Area 51 denen ve ufoların düştüğü düşünülen, araştırmalar yapılan bölge. Yazıyı okurken iş yerindeydim. O an hepsini araştırmak istedim ama zamanım yoktu. Ben de kendime mail attım, evde baktım ve inanılmaz keyif aldım. Bir sürü şey öğrendim, zamanımı değerlendirdim. Bu gerçekten çok güzel bir his.

     İşte ben işleri böyle yetiştirmeye çalışıyorum. Eğer sizin de böyle taktikleriniz varsa lütfen paylaşın. :))
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...