26 Kasım 2013 Salı

Şerife

     Türkiye'de kadın olmak, eskiden daha zormuş...
    

         Çok güzel bir kız yaşarmış köyün birinde. Sarı saçlı, ela gözlü... Büyük hayalleri varmış, fırsat verseler neler neler yaparmış bu dünyada. Daha çocukmuş, ne hayatı keşfedebilmiş, ne kendisini. Ama çok istekliymiş keşfetmek için, öğrenmek için. Büyümeyi sabırsızlıkla bekliyormuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş, genç kızlığa adım atmış....

         Bir gün misafirler gelmiş eve, onu istemeye. Evlilik ne demek, mutluluk ne demek, onu ne mutlu eder ? Henüz bu soruların cevaplarını bile bilmiyorken hiç tanımadığı bir adamı mutlu etmesi gerekiyormuş. Kabul etmeme şansı zaten hiç olmamış. En kısa zamanda düğünleri yapılmış, sıra gerdekteymiş. Kız ilk defa doğru düzgün görecekmiş adamın suratını. Daha önce istemeye geldiklerinde görmüş ama kızın sürekli yere bakıyor olması gerektiğinden tam seçememiş, başını kaldıramamış ki... İlk defa yüzünü göreceği bu adamla bir kaç dakika sonra yatağa girecekmiş. Yaşı daha çok küçükmüş ve çok korkmuş. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini o an anlamış genç kız. "Gerçekleşecek olsaydı, 'hayal' denmezdi." diye düşünmüş. Duvağının altından adamın ayaklarını görmüş, yaklaşmış adam kıza. Sonra duvağın altını tutan ellerini görmüş. Biraz kırışık mı ne ? Adam duvağı sertçe kaldırmış. "Böyle yapılıyor demek." diye düşünmüş kız. Adam kızın suratına pek bakmamış, iyice yaklaşmış, ona dokunmuş. Daha önce hiç görmediği bir adamın ona dokunmasıyla sarsılmış kadın, bir adım geri çekilmiş istemeden. Adam kızı kolundan tutup kendine çekmiş. Kız bir an annesini düşünmüş, istemediğini söylese onu geri eve alırdı belki ? "Annem, 'istemiyorum, yanına geleyim' desem, beni kurtarır mı ki ?" diye düşünmüş, ama zaten istemediğini söylediğinde kadınlık görevini yapmasını söyleyen annesiymiş. Adamın nefesinin kokusu kızı rahatsız etmiş. Ama madem görevi buymuş, yapacak neyi varmış ki başka ? Adam kızı öpmeye başlamış. Teninin kokusu, nefesinin kokusu, tamamen yabancı olan eller... Canı yanmış kızın, ağlamış, gözyaşlarıyla güneş doğmuş.

       Yıllar geçmiş. Genç kadın öğrenmiş adamla yaşamayı. Adam çok sert biriymiş, hiç sevgi yokmuş içinde. Kadın kendine başka alışkanlıklar bulmuş, iplerle küçük çantalar dokuyormuş, püsküller dikiyormuş kumaşlara, bir tanesine de püskül yerine kendi saçlarından bir tutam dikmiş. Kumral rengi saçları varmış artık. Kendi saçından eklediği bu el işini küçük oğluna vermiş. Biricik oğlu... Genç kadın kısa zamanda hamile kalmış ve oğlu dünyaya gelmiş. Adını Şükrü koymuş. İlk göz ağrısı, dayanağı... Sonra kadın tekrar hamile kalmış, bu sefer de kız olmuş. Tekrar hamile kalmış, bu sefer de ikiz çocukları olmuş. Dört çocuk yeterliymiş genç kadına göre, daha fazla yapmak istememiş. Ama adam birlikte olmak istiyormuş sürekli, hamile kalmayı nasıl engelleyebilirmiş ki ? 

       Kadının aylık dönemi gelmiş, ama bir terslik varmış. Gecikmiş. Hemen kocasına hamile olabileceğini söylemiş. Adam o kadar sinirlenmiş ki... Kadının daha fazla hamile kalmasını istemiyormuş, "Yeter artık, ne biçim kadınsın, nasıl tekrar hamile kalırsın !" diye kadına bir tane vurmuş, bir tane daha... Kadın çok korkuyormuş. Neden tekrar hamile kalmış ki ?? Ne yapacağını bilmiyormuş. "Bir yolu olmalı..." diye düşünmüş. Köyde bu işlerle ilgilenen bir kadın varmış. Otları karıştırıp ilaçlar yaparmış. Gitmiş ona, bebeği düşürmek istediğini söylemiş. Kadın kınayla birkaç bitkiyi karıştırmış ve kadına vermiş. Hepsini içmesini söylemiş. Kadın hemen içmiş. Ama içtikten sonra kendini hasta hissetmeye başlamış. Yatağa düşmüş. 3 gün hiç kalkamamış yataktan. Kocası iyice sinirleniyormuş. Kadın çok korkuyormuş. 4. sabah kocası odun kesmekten gelmiş, kadın hızlıca kalkıp bir çay koymuş, kahvaltı hazırlaması gerekiyormuş adama. Adam hiç kendi yemeğini çıkarıp yiyebilir mi, olur mu öyle şey, kadın hazırlamalı...

        Adam kadına bağırmaya başlamış "Kahvaltıyı daha hazırlamadın mı ! Daha yeni mi kalkıyorsun !" Kadın cevap vermek istemiş "Hastay..." Lafını bitirememiş. Adam kadının sırtına öyle bir tekme atmış ki, kadının sesi kesilmiş. İlk dayağı değilmiş, son da olmayacakmış, kadın dayağa alışmış ama bu sefer farklıymış. Adam tekme atar atmaz kadın kan kusmaya başlamış. Saatler geçmiş ama kadın iyileşmiyormuş, kan kusmaya devam ediyormuş. En sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Ama köyde nerede doktor ? Baya yol gitmeleri gerekiyormuş. Yürümeye başlamışlar. Kadının sırtına bir battaniye örtmüşler, ama öyle yumuşak battaniye anlaşılmasın, keçeden, sert bir yollukmuş. Kadın yürürken öksürmeye, kan kusmaya devam ediyormuş. Başı dönmüş, dengesini kaybetmiş. Derenin yanından geçerken battaniyenin bir kısmı ıslanmış. Adam çok sinirlenmiş, kadına biraz daha vurmuş, düzgün yürü diye... Zor da olsa hastaneye varmışlar. Kadını yatırmışlar, ama bir daha hiç kalkmamış. Doktor demiş ki "Karaciğerin zerresi kalmamış." Güzeller güzeli kadın, 'hayal'lerin gerçekleşebileceğini öğrenemeden ölmüş. 

       Belki de kurtuluşmuş ölüm onun için. Peki ya çocukları... Son nefesinde yine onları düşünmüş Şerife. Acaba demiş, büyüyünce hatırlarlar mı beni ? Yoksa kısa zamanda yüzümü, sesimi unuturlar mı ? Şükrü saçımı saklar mı acaba ?

2 yorum:

  1. Ahh kadınlar, kadınlarımız. !!!
    Acılı, hüzünlü... Sabırlı!
    Yazınızın bende bıraktığı etkiyi tahmin edersiniz, yukarıda da yazdığınız gibi eskiden daha da kötüyken, şimdilerde durum biraz değişti; demeye gelmiyor kiii; çok kötü bir hikayeyle karşılaşmayalım.

    Ama artık değişmeli, hep birlikte değiştirmeliyiz bu yazgıyı..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Keşke değiştirebilsek... Her gün başka bir olay, başka bir kadın sömürüsü haberi duyuyoruz. Her anlamda erkeklerden iyi ve güçlü olmamız hiçbir şey ifade etmiyor çünkü fiziksel olarak onlardan güçlü değiliz, olamayız...
      Güçlerinin çok rahat yettiği, narin bir varlığa zarar verip bir de kendilerine adam diyorlar...

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...