23 Kasım 2014 Pazar

Hayatı Kendime Nasıl Zehir Ediyorum #5

      Neden bu kadar kin dolu bir insanım ben? İnsanlara gerektiği zaman gerektiği yerde tepkimi versem bu sefer de alıngan ve kırıcı insan olacağım. Ama tepki vermediğim zaman da sonrasında kafamda o kadar çok çeviriyorum ki kin beslemeye başlıyorum. Önceki yazıda anlattığım olay yüzünden Prag'a hala sinir oluyorum. Ya tepkini ver, ya da sonrasında da sus di mi? Olmuyor işte. Ona artık sinir oluyorum. Ben böyleyim, bir insan beni hayal kırıklığına uğrattığı zaman bu olayı kafamdan atamıyorum ve asla eskisi gibi olamıyorum. İstanbul bana duygularımı anlık ve yoğun olarak yaşadığımı, o yüzden böyle olduğunu söylüyor. Haklı olabilir ama mesela Vegas konusunda öyle olmadı. Ona kırıldım ama duygum anlık değildi ve neredeyse iki aydır onunla doğru düzgün konuşmuyorum. Bundan sonra konuşmak da istemiyorum. Topuklu ayakkabılarımı getirsin yeter.

      Eskisi gibi olmak istemiyorum. Psikologuma o kadar para döktüm. Öfke kontrolü için o kadar kitap okudum. Nihayet ilişkim de aile hayatım da arkadaş ilişkilerim de dengeye oturdu. Çok şükür uzun zamandır verdiğim tepkiden utandığım ve kendimi salak gibi gösterdiğim hissine kapılmadım. Yine kapılmak istemiyorum. Belki de artık şu terapi kitabını bitirmeliyim. Şimdi bu saatten sonra Prag'la bu konuyu asla konuşamam çünkü konuşursam iki haftadır konuyu içinde tutmuş ve kafaya takmış olarak görüneceğim. Prag da onun dediklerini ne kadar önemsediğimi ve kafama taktığımı düşünecek ve yapmacık bir olgunlukla "Şaka yapmıştım sen de ne kadar ciddiye almışsııaann." diyecek. Hiçbir şey demeyeceğim kesin. Ama bu noktadan sonra kendi içimde bir karar vermem lazım, Vegas'la ilgili yaptığım gibi. Ya Prag'ın söylediklerini süzgeçten geçirip onunla eskisi gibi olacağım ama bir daha asla güvenmeyeceğim ve onunla konuşurken çok dikkatli olacağım; ya da içimde ona karşı beslediğim bu sinirle ona ters davranmaya devam edeceğim. Aslında şu anki dalgacı halimi daha çok hak ediyor o yüzden memnunum ama ucunu kaçırırsam da kırarsam haklıyken haksız duruma düşerim. Üstelik onlar aslında neye sinirlendiğimi bilmedikleri için ben yine o sorunlu kız olurum.



      İstanbul gerçekten anlık ve yoğun duygularım olduğunu söylerken o kadar iyi bir gözlem yapmış ki aslında. Mesela arkadaşlarımla o an mutluysam sanki onlar benim en yakınlarımmış gibi havaya giriyorum. Bir tanesiyle önemli gördüğüm bir sorunumu paylaştığımda hemen aşırı yakınlık hissediyorum ve içimden onu artık bütün dertlerimi paylaşabileceğim sırdaşım ilan ediyorum. Bunu en son hissettiğimde Prag'la ilişkimdeki bir sorunu paylaşmıştım ama sonra Prag diğer kızlar da varken "Bu ara da ilişki danışmanı gibiyim yaa herkesi barıştırıyorum." demişti ve ben içten içe çok kızmıştım. Ya da birine kızdığım zaman ani tepkiler verip uzun uzun mesajlar yazabiliyorum. O an kendimi o kadar haklı buluyorum ve o kadar ayrıntılı bir tartışmaya giriyorum ki demogoji yapmama ramak kalıyor ve karşıdakinin gözünde alıngan ve sorunlu tip oluyorum. Nefret ediyorum öyle olmaktan.

      Ben şimdilik Prag'ı takmamaya devam edeyim, ama kızgınlığımı ona belli etmeyeyim. Kendi kafamdan onun dediklerine bir sünger çekeyim ki, içten içe duyduğum bu sinir beni agresif bir insan haline dönüştürmesin. Daha sonra da onunla olan arkadaşlığımı gözden geçireyim...

      Prag gerçekten kötü bir insan değil. Ama kendini üstün görmesi gibi, kendisinin bile farkında olmadığı bir sorunu var ve ben bundan hiç hoşlanmıyorum. Onunla iyi vakit geçirebilirim, sohbet edebilirim. Ama konuşurken asla tam olarak güvenmemeliyim. 

      Bazen arkadaşlarımla ilgili yakınırken kendi kendime diyorum ki, o şuraya yazdıklarımı okusa eminim hatalarını kabul etmez ve benim abarttığımı düşünür. Belki kimse kendi hatasını görmediği için, belki de gerçekten ben abarttığım için bilemiyorum. Ama tek bildiğim şu ki, kendimi tanıyorum. Bana en küçük bir şekilde zararı dokunan, üzen ya da utandıran bir şey yapıyorsa bir arkadaşım, ben bıraksam bile iç sesim bırakmıyor peşini. Yani olayı ayrıntılı bir şekilde irdeleyip çözüm bulmak zorundayım.
Sürekli irdelemezsem ve dengeli davranmazsam istemediğim bir Moira çıkıyor ortaya. İşte asıl o zaman ben çok üzülüyorum. Sonra çok hırslanıyorum. Bundan sonra mükemmel olacağım diye diye kendimi yiyip bitiriyorum. Ama ben mükemmel olamam, hiçbirimiz olamayız ki...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Gıcık Oldum Birilerine

      Çalışmaya başladıktan sonra hayatımın ne kadar hızlı aktığını fark ettim. Zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Ne zaman cuma günü geliyor hiç anlamıyorum. Bu süreçte en çok keyif aldığım şey sevgilimle zaman geçirmek. O kadar mutluyum, o kadar huzurluyum ki onunla... Saatlerce sohbet edebilirim, ya da omzunda uyuyabilirim. Ama şu an için hayat buna izin vermiyor. Onu da, ilişkimizi de Allah'a emanet ediyorum. Dua ediyorum hep bizi, onu korusun diye. Psikolojik olarak ne kadar iyi olsam da, bilirsiniz beni işte, iç sesim hep korkutuyor beni.

      Gün geçmiyor ki, kendi hayatıma şükretmek için yeni bir sebep öğrenmeyeyim. Birkaç gündür adliyede liseden bir arkadaşımla geçiriyorum öğle vakitlerini. Ne kadar güçlüymüş ki, bugüne kadar hiç anlamadım ne kadar büyük bir derdi olduğunu. Bugün yanına gittiğimde ağlıyordu. Tekerlekli sandalyede bir adam görmüş, arkasında isim yazıyormuş. Babasıyla aynı isimde, ağlamaya başlamış. Babası ALS hastalığına yakalanmış. Tedavisi yok, ölecekmiş. Ne olursa olsun onun umudu varmış. O kadar üzüldüm ki. Böyle durumlarda kilitleniyorum işte. Sarıldım, yanında olmaya çalıştım ama... Ne kadar olabilirim ki işte, onun nasıl hissettiğini anlamam imkansız. Kendi babam da hasta olduğundan korkusunu biraz anlayabilirim. Ama benim babam KOAH hastası, yani çok şükür ilaç kullanarak hayatını idame ettirebiliyor. Ama ALS hastalığı öyle değil ki. Yavaş yavaş ölüyor vücut. Süreç de çok zor...Allah'tan sabır diliyorum ve kendi halime şükrediyorum.



      Geçen hafta fakülteden arkadaşlarımla buluştuk. Çok yakın olduklarım hani; Prag, Berlin, Roma ve ben. New York gelemedi maalesef. Neyse, anlatacağım şey beni çok üzdü. Aslında gün çok güzel başladı, güzel de bitti. Ben örümcek gördüm, oradan da bizim ilk tanışma zamanımızın konusu açıldı. Nasıl derseniz, biliyorum çok garip ama ben seneler önce örümcek besliyordum. Yani örümceklerden korkmuyorum ve bana çok ilginç geliyorlardı, neyse. New York da değişik bir böcek bulmuş bana getiriyordu ama ölmüştü böcek yolda. Neyse işte ben tuvalette örümcek gördüm deyince bu anıyı hatırladık, Prag da:
      "Baksana yaa Moira örümcek besliyor, New York da ona böcek getiriyor, biz nasıl arkadaş olduk bunlarla?"
      dedi. Güldük baya sonra da bizim ilk tanışmalarımızdan konu açıldı. Sohbet ederken Prag benim onda bıraktığım ilk izlenimleri anlattı. Ama o kadar gülerek anlattı ki dalga geçer gibi, biraz da anlatacağı şeylerden hoşlanmayacağımı bildiği küçümseyici tavırla. Aslında kötü niyeti olmadığına eminim ama insan bazen karşısındakine bir eleştiride bulunurken kırmamak için gülerek söyler ya, orada çok ince bir çizgi var işte. Biraz fazla gülünce dalga geçiyor izlenimi bırakıyor. Bizde de öyle oldu. Ama Prag'da hep bir prenses sendromu var zaten. Ben her boku yiyorum ama o çok hanımefendi, çok tatlış. Ben üniversite ikinci sınıftayken saçımı kızıla boyamıştım. Ama sonra tekrar aynı renge boyamadım ve önce bakıra sonra da sarıya yumuşak bir geçiş yaptım. Bu saçımın kızıl olduğu zamanlarda da her zaman uzun ve dalgalıydı ve baya dikkat çekiyormuş. Ben gerçekten farkında değildim, konuşurken kızlar söyledi, "Sen anfiye girince saçların direk dikkat çekiyordu." diye. Ama bunu olumlu anlamda mı söylediler pek emin değilim. Beni kıran nokta şu oldu, Prag benimle ilk tanıştığında beni gotik sanmış. Gotik olmak kötü bir şey değil, ondan kırılmadım. Beni, bana öyle bir anlattı ki, anlattığı kızla ben bile arkadaş olmazdım. Neymiş, saçlarım kızılmış, siyah giyinmişim ve sigara içiyormuşum. Hatta bir keresinde 
      "Ben tiryakiyiiimm yaa dayanamıyorum, bahçeye çıkalım da sigara içeyim."
demişim. Ya siz de artık az da olsa tanıyorsunuz beni, böyle bir cümle ben kurar mıyım? Kurmadım arkadaşlar. O günü çok iyi hatırlıyorum. Ders bir buçuk saat sürmüştü ve sıkıcı bir hukuk dersiydi. Ben de
      "Daraldım, biraz bahçeye çıkalım, bir sigara içerim." 
demiştim. "Tiryaki" kelimesi benim cidden nefret ettiğim bir kelimedir. Ve beni öyle bir anlatıyor ki, böyle ben ufuklara dalarak hayata isyan edip sigara dumanı üflüyorum falan, hayalimde öyle canlandı. Dedim ki
      "Sen ayrıntıları birleştirip yanlış bir izlenim edinmişsin. Ben o gün ancak şu lafı etmişimdir, daraldım bahçeye çıkalım, orada da sigara içmişimdir. Yani kızıl saçla ya da siyah giyinmekle gotik olunmuyor. O anlattığın kızla ben de arkadaş olmam da merak ediyorum madem öyleydim sen nasıl oldun?" 
      "İşte zamanla tanıyor insan, sonra değişti fikrim."
Sonra da bizim otobüste birlikte gittiğimiz günlerden birini anlattı. Neymiş ben o kadar çok konuşmuşum ki, ona İstanbul'u annemi ve kardeşimi anlatmışım, o da içinden "Kız herhalde beni çok sevdi." diye düşünmüş. Ama bunu böyle gülerek söylüyor, iyice gıcık oldum. Çok net hatırlıyormuş ben o gün cam kenarında oturuyormuşum. Ben de hatırlıyorum da, köprü trafiğinde sohbet etmiştik baya. O bana babasının mesleği yüzünden sürekli yer değiştirmelerini, ailesini hatta dedesinin piposunu bile anlatmıştı. Neymiş sevgilimi anlatmışım. O ara Roma
      "Senin dedenin piposunu anlatman, onun sevgilisini anlatmasından daha garip bence." 
dedi, oh ne güzel dedi. Ben de dedim ki
      "Prag samimi görmüşüm anlatmışım demek ki, öyle bir anlatıyorsun ki sen de, sanki sadece ben konuşmuşum gibi." 
dedim. Sonra konu bir şekilde kapandı ama ben nasıl uyuz olduysam "Allah'ım nolur Prag sigara içsin" falan diye dua ederken buldum kendimi.

      Bunlarla da bitmiyor ki, resmen prenses yani kız. Arada bir böyle konuşuyor işte. Bir keresinde benim İstanbul'la sürekli tartıştığım ve ilişkim için çok korktuğum bir dönemdi. Prag'a kahvaltıya gitmiştim ve onunla dertleşmiştim, sonra mesajlaşmıştık. Biraz yardımcı olmuştu falan ama biz İstanbul'la her zamanki gibi kendimiz düzelttik aramızı. Bu artık o arada başka arkadaşlarıyla da mı o konulardan konuştu ne oldu bilmiyorum ama bir gün kızlarla hep birlikteyken şöyle bir laf etti: "Yaa ben ilişki danışmanı olmalıymışım bu ara sürekli birilerini barıştırıyorum." Ya o an ben de oradayım, ayıp ama.

      Oh akıttım zehrimi buraya, gidiyorum. Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler ballar.

14 Kasım 2014 Cuma

Bütün Yaralar Zamanla İyileşiyormuş

      O kadar kötü bir dönem geçirdim ki ne buraya yazarak tekrar üzülmek ne de ayrıntıları hatırlamak istiyorum. O dönemde sevgilim ve annem dışında kimse yanımda değildi, çünkü kimseye söylemedim. Söylenecek bir şey de değildi. Sadece şunu anladım ki hayatta hep başkalarının başına gelen şeyler vardır ya, bizim başımıza hiç gelmeyecek sanarız, öyle bir şey yokmuş. Her an her şey olabilir arkadaşlar. Yaşadığınız her anın kıymetini bilin. Küçük şeyler için üzülmeyin. Yanlış anlamaları önlemek için belirteyim ki dışarıdan ya da insanlardan bana bir zarar gelmedi, konu tamamen benimle alakalıydı.

      Şu an bu yazıyı adliyeye giden serviste yazıyorum. O kadar yoğunum ve yorgunum ki yazmaya bile vaktim yok. Ama anlatmak istediğim bir sürü şey birikti. Öncelikle kendimi sürekli şikayet eden devlet memuru gibi hissediyorum. Sürekli patronlarımdan şikayet ediyorum ama haksız da değilim. Hayatımda hem bu kadar zengin hem de bu kadar cimri, garantici insanlar görmedim. Bana ne kadar çok iş yüklerlerse yüklesinler gocunmam yaparım. Stajyerlik nasıl olsa, ben de çok şey öğreniyorum. Ama bu insanlar o kadar garip ki, bir sürü iş verip hepsinin önemli olduğunu söylüyorlar, sonra arayıp elinde ne iş varsa bırak şuraya git diyorlar, sonra da elimden bıraktığım iş için bir an önce yapılmalıydı diyorlar. Mesela sabah mesai saatinden itibaren adliyeye gidip koşturuyorum ama 4.30'daki servisi ancak yakalıyorum. Bazen de 3'de arayıp son dakika işi veriyorlar ama zaten adliyede mesai saati 5'de bitiyor. Yolu da katınca yetişmesinin ne kadar zor olduğunu hiç anlamıyorlar ve internetten yani uyaptan halledilebilecek şeyler için bile adliyeye gönderebiliyorlar. Avukat arkadaşlar daha çok şaşıracaktır ama kararları ve duruşma zaptlarını bile adliyeden aldırmalarının neresi mantıklı? Hiç memnun değiller anlayacağınız. Her işleri acil ve önemli. Bazen de suçu stajyere yıkalım mantığıyla "Ama ben sana söylemiştim tatlıımmm." diyorlar ama söylememiş oluyorlar. Maaşım diğer stajyerlerinkinin bir tık altında, yol ve yemek vermiyorlar ve vermediklerini işe başladıktan bir hafta sonra anlayabildim çünkü hiç ofiste vakit geçirmedim ve yemek vermeme pek yaygın olmadığından aklıma gelmedi. İşte böyle psikolojik baskı altındayım ve her yerimde sivilce çıktı. İş hayatı böyle farkındayım, her gün de Allah'a şükrediyorum. Zaten Taksim Gümüşsuyu Suriyeli kadın ve çocuklarla dolu. Piyalepaşa ve Çağlayan da öyle. Yani her gün ama her gün yaşlı amcalar ve çocukları çok zor durumlarda görüyorum, inanın ağladığım oldu, çok sinirim bozuldu. Böyle gördükçe saçma sapan şeyleri dert etmemeyi ve şükretmem gerektiğini daha çok hatırlıyorum.


      Bu ara babamla ilişkimiz düzeldi. Hala görüşmüyoruz ama sık sık telefonda konuşuyoruz, uzun uzun sohbet ediyoruz. Uzun zaman sonra babama kendine zarar vermemesini söyleyebildim mesela. Bu benim için çok zordu çünkü. Artık kardeşim de ben de çalıştığımız için babama para vermeyince çok kızmıyoruz, belki de bu yüzden sohbet etmeye vaktimiz var artık.

      Size en son Vegas'la alakalı ne kadar ben merkezci olduğunu yazmıştım. O günden beri Vegas aramamaya devam etti. Bir kere buluşalım demişti o gün de aslında başka bir arkadaşıyla buluşacakmış zaten. Dün akşam İstanbul'la Starbucks'ta otururken tesadüfen Vegas'la karşılaştık. Geldi hiçbir şey olmamış gibi selam verdi, iki dk sohbet ettik ve ilk sorusu "Adliye nasıl gidiyor?" oldu. Soruya bak. Vegas'tan sonra İstanbul'un yorumu " Abi kız ne güzel ölü taklidi yaptı öyle." Baya güldüm, sevgilimin genelde Vegas'la ilgili yaptığı yorumlar hep bu şekilde, çünkü pek sevmez. Ama çok komik bir ayrıntı var. Benim bir siyah topuklu ayakkabım var. Kendi paramla aldığım ilk topuklu ve çok giymesem de dolapta dursun istiyorum. Bir nikaha gidecek diye Vegas'a vermiştim ama şimdi görüşmediğimiz için aklıma ayakkabım takılmıştı, ben de bir nikaha gideceğimi ve o ayakkabıyı giyeceğimi, Taksim'e geldiği bir gün getirmesini rica etmiştim. Halbuki nikah falan yok, bildiğiniz ayakkabının peşine düştüm ya, ama ne yapayım özeldi o.

     Bu arada parayı idare etmek ne zor işmiş. Maaş alınca kolaylaşacak sandım ama... Geldiği kadarı gider derler ya öyle oluyor. Daha yazmak istediğim şeyler de var, bir dahakine artık. Serviste yazdığım yazıyı adliyede bitiriyorum ve evde düzenleyip yayınlıyorum. Bahtsız bedeviyim adeta.


16 Ekim 2014 Perşembe

Arkadaşlıkta Egoistliği Kaldıramıyorum

      Arkadaşlık konusunda en büyük kıstasınız nedir? Benim kıstasım sadece güven diye düşünürdüm hep. Arkadaşlarımın karakteri ve tercihleri ne kadar farklı olursa olsun, ortak bir noktada buluşabileceğimiz bir konu illa ki çıkar, yeter ki güveneyim. Güvenimi kıran bir insanla da hiç eskisi gibi olamam. Affetmeyi öğrendim, ama eskisi gibi olmak bana doğru gelmiyor. Çünkü insanlar bazı konularda hiç değişmiyor. Şu sıralar Vegas'la ilgili gözlemlediklerimden sonra ondan inanılmaz soğudum. Ve anladım ki tek kıstasım güven değil, bir diğeri de egoistlik.

     Vegas'ı kısaca hatırlatmam gerekirse, kendisi en yakın arkadaşım Paris'in yakın arkadaşıydı ve üçlü buluşmalardan sonra biz de çok iyi arkadaş hatta dost olduk. Benden çoğu konuda çok farklı, aslında dışarıdan baksam onunla arkadaşlık etmeyeceğime eminim. Konuşurken sürekli gereksiz İngilizce kelimeler kullanan, sürekli kendini anlatan, aşırı derecede yüksek sesle gülen, yavşaklarla takılmaktan hiç rahatsız olmayan bir insan. Aslında şu an size çok yargılayıcı görünebilirim ama bir gün bir arkadaşı yanımıza oturup saçma sapan konulardan konuşup konuyu Vegas'ın iç çamaşırına hatta mastürbasyona kadar getirmişti. O derece yavşak. Vegas onunla görüşüyor, rahatsız olmuyor bile. Ben artık Vegas ve Paris'le buluşurken sınır koyuyorum, mesela asla Beatles Cafe'ye gitmiyoruz, çünkü bütün garsonlarla vıcık vıcık takılıyorlar. Birbirimize uyum sağlamaya çalışarak dostluğumuzu sürdürüyoruz. Daha doğrusu sürdürüyorduk. Paris benim kardeşim gibi, onunla dostluğum böyle sebeplerden bitmez ama, Vegas'tan cidden soğudum.



     Demin de dediğim gibi egoistliğe tahammül edemiyorum. Düşünün ki, sürekli yüksek sesle kendisini, iş arkadaşlarını, iş arkadaşlarının hayatlarını anlatan bir reklamcı. Ama kendisine asla reklamcı ya da sanat yönetmeni demiyor, çünkü o art director. Ayrıca o hiçbir şeye odaklanmıyor çünkü fokuslanıyor. Ben bir şey anlattığım zaman bazen dinliyor, gerçekten çok dertleştiğimiz zamanlar da oldu ama çoğu zaman aklına kendisiyle ilgili anlatacağı şey gelmiş olduğundan bana yorum yapmadan kendi hikayesine geçiyor. Hatta bazen benim lafımın bile bitmesini beklemiyor. Her buluşmamız çoğunlukla ondan ibaret oluyor. Bunlara rağmen arkadaş arkadaştır, insanları eksik yönleriyle kabul etmeliyim, onlar da beni eksik yönlerimle kabul ediyorlar dedim ve hiç sorun etmedim. Reklamcılığa junior olarak başladı ve art director oldu, çok iyi bir ajansta çalışıyor, gerçekten başarılı. Ve ben şu ana kadar her başarısı için onu uzun uzun tebrik ettim, yüreklendirdim, sen yaparsın dedim, gurur duyuyorum seninle dedim, ona sorular sordum, ilgi gösterdim. İlk defa ben bir şey başardım ve işe girdim. Stajyer kimlik kartım oldu, iş başvurularına gittim ve ilk iş günüm geldi çattı. Stresten ve korkudan gözüm bir hafta boyunca seğirdi. Ama Vegas bir kere bile aramadı. Whatsapptan grup konuşmasına yazdığım halde, her şeyi bildiği halde, bir kere bile aramadı. Daha iki gün çalışmıştım ve bayram tatili girmişti. Ben de grup konuşmasına ne ballıyım yazmıştım. Ondan sonra özelden tebrik etmek istedim bebeğim yazdı. Ama sadece bu kadar. Telefonun bozuktu anladık, özelden yazmak için bile benim dolaylı hatırlatmama ihtiyaç duydun anladık. İnsan bir arayıp ilk günün nasıl geçti, mutlu musun diye sormaz mı? En alakasız insanlar bile yanımda oldu ama tek aramayan Vegas'tı. Benim için gerçekten mutlu olmadı demek ki. Belki de hoşuna gitmeyecek kadar ya da mutlu olacak kadar umursamadı. İlgi onun üstünde değilse umursamasına gerek yok çünkü.

     Sırbistan'da biriyle tanıştı, daha bir ay bile olmadı çıkmaya başlayalı, bayramda Sırbistan'a gitti. Beni hiç aramamıştı ama bugün aradı. Whatsapptan döndüm ona, buluşalım dedi. Ben eminim ki bütün buluşma Sırbistan'la ilgili bir sempozyum şeklinde geçecek. He bir de başkasıyla buluşacakmış aslında ama o başkası gelene kadar kahve içecekmişiz. Daha bir sürü şey oldu aslında ama hangi birini yazayım. İnsanlar bazı konularda hiç değişmiyor. Açıkçası umurumda da değil. Buluşmaya tabi ki gitmedim. Ama sonuç olarak ben anladım ki egoist insanlarla yapamıyorum. Ben arkadaşlarımın değer verdikleri her şeye değer verirken onlardan böyle karşılık alınca yediremiyorum. Belki de fazla tepki verdim, ama cidden siz olsanız bir telefon dahi beklemez miydiniz?

14 Ekim 2014 Salı

Stajyerlik mi, Kölelik mi ?

      Stajyerliğe başladığımdan beri meslekle ilgili çok şey öğrendim. Daha sadece bir hafta çalışıyor olsam da bana o kadar çok iş verdiler ki şimdiden tecrübe kazandım. Ama şöyle de bir zorluğu var, bu yoğunluk kafamı karıştırıyor. Her gün adliyeye gitmem gerekiyor ama yapacağım iş bir iki dosyayla sınırlı olmuyor. Bazen günde 6 dosyaya kadar çıkıyor. Verdikleri her iş için de yapmam gerekeni kısaca anlatıyorlar. Daha önce kim olduğunu bilmediğim insanlarla ilgili dava dosyaları var ve dosyada neler olmuş hiçbir fikrim yok. E onlar bir anda anlatıyorlar ama bazen birbirine karışabiliyor bilgiler. Her şeyi yazmaya çalışıyorum. Ama bugün gerçekten ilginç bir şey oldu.

     Dosyanın ayrıntısını tabi ki veremem ama kısaca anlatmam gerekirse, yapacağım iş başka bir avukatın işiydi. Vezneye parayı yatırırken her zaman kendi avukatımın ismini söylerim ve bu sefer kimin ne işini yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu çünkü anlatmadılar. Beni pek uyarmadılar. Sırf yorgunluktan ya da alışkanlıktan kendi avukatımın ismini söylesem şaşılacak bir şey olmazdı. Ama biraz da gerilerek diğer avukatın ismini verdim. Ama beni uyarmadıkları için de doğru mu yapıyorum acaba diye düşündüm. Adliyeden çıkıp servise bindim, avukatım aradı. Benim telefonu açtığımı fark etmedi. Bu ara ben avukatımın patrona söylediklerini duydum. "E her şeyi de teker teker hatırlatamam ki, kaç kere söyledim!" Benimle ilgili konuştuklarına emindim, bir anda gerçekten yanlış bir şey yaptığımı düşünüp korktum. Sonuçta işte 6. günüm ve her gün kaç tane dosyaya bakıyorum. Yanlış yaparsam bu şekilde tepki vereceklerini tahmin edemezdim. O an avukatım bana döndüğünde söyleyeceği şeyden çok korktum. Çünkü belli ki bütün yanlışlığı benim üstüme yıkacaklar, ve her şeyi de hatırlatmak zorunda olmadıklarını söyleyeceklerdi. Avukatım "Parayı yatırırken kimin adına yatırdın?" dedi. Söylediklerini duyduğumu fark etmemişti büyük ihtimalle. Çok şükür ki doğru isimle yatırmıştım. Bana diğer avukat adına işlem yapacağımı sadece bir kere söyledi, ve diğer konularda uyarma gereği duymadı. Söylediklerini duyduğumda gerçekten üzüldüm. O an yapamadığım en küçük bir şey için nasıl tepki verileceğini gördüm. Arkamdan Moira kesin yanlış yapmıştır diye düşünüldüğünü hissettim. Onca dosya yığmalarına rağmen hiç yanlış yapmadığım halde.


     Gerçekten çok riskli bir iş stajyerlerin yaptığı. Sonuçta yanlış bir şey yaparsak insanlar hak kaybına uğruyor. Hukuk fakültesinden çıkınca öyle bir dünyayla karşı karşıya kalıyoruz ki, fakültede biz ne öğrendik diye kendimize soruyoruz. Bize hangi durumda ne karar vereceğimizi, hangi maddeye gideceğimizi söylüyorlar ama bir dava açmak için bile adliyede iki saat nasıl koşturulur öğretmiyorlar ki... Bunun dilekçesi var, itirazı var, temyizi var! Biz nereden bilelim nasıl yapacağız? Demek ki patron avukata bana vezne kısmını ayrıca hatırlatmadı diye kızdı ki o da her şeyi de ben mi hatırlatacağım diye yüksek bir ses tonuyla cevap veriyordu. Enerjim düştü. Korktum.

     Hani derler ya icra memurları ve kalemler avukatlarla anlaşamaz diye. Kalemler neyse, güler yüz gösterirseniz iyiler ama icra memurları gerçekten işkence ediyor. Dosyaya bakmam lazım ama dosya yok. İki gün gittim geldim, ama bir insan evladı yardım etmedi. Koca arşive tek başıma baktım ama yok. Ben dosyamı bulamadım yardımcı olur musunuz diyorum, valla ben de dosyalarımı bulamıyorum diye yarım ağızla azarlıyor. Tamam da arkadaşım sen burada icra memuru olduğun için para alıyorsun, ben de bu dosyanın içindekini idare edince para alıyorum. Yani işini yapıyorsun sonuçta. Gerçekten yoruluyorlar anlıyorum ama ben de çok yoruluyorum. İnsan gibi davranınca keşke insan gibi karşılık verseler...

     İşe giderken gerçekten keyif alıyorum ama bugünkü olay beni gerçekten üzdü. Ses tonu gerçekten kırıcıydı. Ama sonuçta alışmam lazım. Bu işler hep böyle değil mi?

7 Ekim 2014 Salı

Bu Seneden Beklentilerim Neler? Hepimiz Bu Mimi Yapalım!

      Biliyorsunuz ki her yıl Eylül ayında hedef listesi yapıp, bir sene boyunca başarmak istediklerimi yazıyorum. Blogun sağ tarafına da bu listeyi koyuyorum ki gerçekleştirmem için hevesim olsun ve en azından boşladığım zaman kendimi sorumlu hissedeyim. Bu yıl Eylül ayında yapamasam da şimdi yapacağım. Bakalım listemde neler varmış.


2014 Hedeflerim
  • Okulu iyi bir ortalamayla bitirmek
  • Adliye stajını başlatmak ve iyi bir büro bulmak
  • Sevgiliyle yeni bir şehir görmek
  • Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
  • İngilizce kursunu Advance seviyesinde tamamlamış olmak
  • Piyanoda 5 yeni parçayı mükemmel çalmak
  • Para biriktirmek

      Açıkçası çok ayrıntılı bir liste hazırlamamışım ve hiç güncellememişim. En azından okuduğum kitapları ve çaldığım parçaları eklemeyi ve başardıklarımın yanına işaret koymayı falan düşünmüştüm. Ama bu seneden hiçbir beklentim mi yokmuş ne, şu hale baksanıza! Halbuki hayatımda en çok değişiklik bu yıl oldu.

Okulu iyi bir ortalamayla bitirmek
     Bölümüm hukuk olduğu için 2.50 nin üstünde bir ortalama bile benim için iyi sayılıyor. Tabi çok daha yüksek yapanlar da var ama çok inek bir öğrenci değildim, dolayısıyla bu hedefimi tamamlanmış sayıyorum.

Adliye stajını başlatmak ve iyi bir büro bulmak
     İşte bu hakkıyla gerçekleşmiş tek hedefim sanırım.

Sevgiliyle yeni bir şehir görmek
     Maalesef bu gerçekleşmedi. 2012 kışında Uludağ'a, yazında da Bodrum'a gittik. Geçen yaz Kuşadası'na gittik ve bundan sonra her yaz bir yere gidelim diye düşündük ama bu yaz olmadı. İstanbul dil eğitimi için İngiltere'ye gitti, ben de estetik ameliyat oldum. İkimiz de ailemizden alabileceğimiz krediyi aldık ve ne paramız ne de zamanımız kaldı...

Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
     İki yıldır utanmaktan bıktım ama yine bitiremedim. Ne zaman bir kitaba başlasam sınav dönemi böldü, ya da sınav dönemlerinde okuyasım geldi, bilmiyorum. Ama bu sene kesinlikle yapacağım. 

İngilizce kursunu advance seviyesinde tamamlamış olmak
     Bu hedefimi de gerçekleştirim.

Piyanoda 5 yeni parçayı mükemmel çalmak
     Yeni parçalar çaldım, ama mükemmel hale getirene kadar çoktan başka bir parçayı gözüme kestirmiş oldum ve kusursuz hale getiremeden bıraktım.

Para biriktirmek
     Öncelikle şu soruyu sormak istiyorum. Hangi para? Bütün hayati ihtiyaçlarımı ve lüks ihtiyaçlarımı annem karşılıyor. Sadece harçlığımı babam veriyor. Anneme bu kadar yük olduktan sonra üstüne harçlık da isteyemem. Estetik ameliyat yaptırdım diye çok paramız falan var sanmayın, annem bu sene onu çok mutlu ettik diye cömert davrandı. Yine parayı dikkatli kullanma moduna girdik bile. Babam da harçlıkları aksatınca zaten elimdeki zar zor yetti. Kısacası hiç biriktiremedim, hatta bankaya borcum var.
                                                                         **                           **                                **

     Yedi hedeften sadece 3 tanesini gerçekleştirmişim. Normalde olsa ne kadar kötü bir durum diye söylenip dururdum. Ama bu listede olmayan çok şey başardım. Mesela annemi estetik ameliyata ikna ettim, psikolog seanslarımı çoktan tamamladım ve öfke kontrolünü öğrendim. Artık eskisi gibi her şeye sinirlenip kendimi kötü durumlara düşürmüyorum. Açıkçası hem aile hayatım, hem ilişkim hem de arkadaşlıklarım için bu öfke kontrolü çok şey değiştirdi. Her şey dengeye oturdu sanki. Nasıl söyleyeyim, her şey paralel bir şekilde düzenli ilerliyor gibi hissediyorum. Bu iç huzur beni ne kadar mutlu etti tahmin edebilirsiniz. Sürekli iç sesimden, psikolojimden, yargılamalarımdan ve sinirimden yakınıyordum ve bunları çoğunlukla geride bıraktığımı düşünüyorum. Ama önümde daha çok yol var. Terapi için psikologumun verdiği kitabın henüz yarısına bile gelmedim. Öfke sorunu olan biri varsa bu kitap hakkında bilgi verebilirim. Bana çok yararı oldu. Bunların dışında bu sene bir sürü film izledim, kurs dışında da ingilizce çalışmaya devam ettim.


      Şimdi yeni liste zamanı.

> Bir senelik zorunlu stajımı tamamlamak, mümkünse aynı ofiste.
> Terapi kitabımı bitirmek
> Vücut ve ruh sağlığıma önem vermek, spor ve meditasyon yapmak
> Para biriktirmek
> Sevgiliyle yeni bir şehir, hatta ülke görmek
> Yıl sonunda 20 kitap bitirmiş olmak
> Piyano çalma konusunda kendimi geliştirmek
> IELTS ya da TOFFLE sınavına girmek, en azından girebilecek yeterlilikte olmak
> Avukatlık ruhsatımı almak

     Bakalım bu hedeflerimin ne kadarını gerçekleştirebileceğim? Allah uzun ömür ve sağlık versin herkese. Bütün hayallerimizi gerçekleştirelim inşallah :) 
     Ben de sizlerin hedeflerinizi merak ediyorum. O yüzden mim başlatmak istiyorum. 2015 yılından beklentilerinizi ve gerçekleştirmek istediğiniz en az beş hedefi yazın. Deeptone'u, Vişne'yi, Spotty'yi, Dördüncü Tekil Şahıs'ı, Uzun Saçlı Kel Adam'ı ve Maya'yı mimliyorum. İsteyen herkes de bu mimi yapsın. Bakalım bloggerlar olarak en çok ne istiyoruz? Takip edebildiğim kadar edeceğim ve en çok isteneni bulacağım! Mottomuz yukarıdaki fotoğraftaki gibi Dream It, Wish It, Do It olsun. Ve yazımızı bu fotoğrafla paylaşalım.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Yeni İşim

      Hayatımda bu sene çok şey değişti. En büyük değişim karakterimde olsa da, somut olarak en güzeli bir işe girmiş olmam. Kaç günlük uğraşlarımdan sonra en sonunda 24 Eylül'de adliye stajımı başlattım. 25 Eylül'de doktora kan testi sonuçlarımı götürdüm ve ilaçlarımı aldım. Yani en sonunda iş başvurusu yapacak konuma gelip evime yakın yerlere başvurdum. Ve ikinci iş görüşmemde kabul edildim. Açıkçası ofise ilk girdiğimde "Buraya beni hayatta almazlar, çok güzel!" diye düşünmüştüm. Neden böyle düşündüm ben de anlam veremedim. Tam tersi kendime güvenip, "Burası tam bana göre." demem gerekirdi. Ama çok şükür ki ben kendime güvenmesem de onlar bana güvendi ve aynı gün "Yarın başlayabilir misiniz?" diye aradılar. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Geçtiğimiz çarşamba ve perşembe çalıştım, cuma hemen bayram tatiline girdim. Bu hafta da üç gün çalışıp haftasonu tatili yapacağım. Ama ilk iki gün gerçekten yoruldum.

      İşin ilk günü mutfaktaki kadın da sekreter de inanılmaz iyi davrandılar. Ofisin ne kadar yoğun olduğundan falan bahsettiler. Daha ilk günden baya yoruldum ve telefonumu da not defterimi de mahkeme kaleminde unuttum. Akşam da adliye servisinin sonuncusunu kaçırdım ve o yorgunlukla metrobüs ve metroyla ofise dönmek zorunda kaldım. O akşamı telefonsuz geçirdim. Zaten büroda da ertesi sabaha iş verdikleri için adliyeye gitmem gerekiyordu. Neredeyse servisi kaçırıyordum. Telefonumu aldığımda da sadece %1 şarjım kalmıştı. Binadaki bir yerde taktım şarja ama o kadar elektrik kullanılıyor ki, hem şarj dolmuyor hem de telefon da şarj aleti de aşırı ısınıyor. %4 falan doldu ama işlerim olduğundan kalkmak zorunda kaldım. Hem avukatı aramam lazım hem de bazı belgelerin fotoğrafını çekip avukata göndermem lazım. Çaresiz kaldım gittim icra müdürlüğüne. Zaten kalabalık. Telefonun düğmesine bastım bu sefer de bir baktım olan şarjı da bitmiş ve telefon kapanmış. Müdürün masasının yanındaki prize taktım. Telefonu açmaya çalışıyorum ama pin kodunu bir türlü kabul etmedi ve puk kodu istedi. Oradan bir memurdan avukatı aradım, nasıl olsa adliyenin wifindan bağlanıp whatsapptan fotoğraf gönderirim diye düşünüyorum ama wifi çekmiyor. Turkcell'i arayıp puk kodumu öğrenmem lazım ama kaç kişiye sordum Turkcell kullanmıyorlar. Müşteri hizmetleri numarası da farklı telefondan arayınca farklı ve ben onu hatırlamıyorum. Ptt'den ankesörlü telefon kartı aldım sevgilimi aradım müşteri hizmetleri nosuna interetten baksın diye ama sonra bir baktım wifi açık. İnternetten buldum numarayı, ankesörlü telefondan arayacağım ama tc kimlik nomu giremiyorum. Babamı aradım ondan rica ettim, çok şükür puk kodunu gönderdi de hallettim. Ama elimde dosyalar, ankesörlü telefon omuzumla kafam arasında, sinirden ağlayacak moddaydım. Yani ilk iki gün bu kadar yoğun geçti. Ama yine de çok mutluyum. İşe giderken lanet etmiyorum asla, tam tersi mutluyum. Bence en önemlisi de bu.


      Şu an kafama takılan tek şey kardeşimle aynı odada uyuduğumuz için yatma saatlerinde sorun yaşamamız. Kardeşim de hukuk fakültesini kazandı ama özel okul olduğundan aynı anda çalışıp harçlığını çıkarmak istedi ama part time ve akşam 7-12 arasında çalışıyor. 12 de eve geldiğinde biraz oyun oynamak istiyor ama ben de 1-1.30 arası yatmak istiyorum. Pc masası yatağımın dibinde olduğundan klavye ve fareye devamlı basıldığı zaman uyumak mümkün değil. Dün gece saat 3'te bile oyuna devam etmek istedi ve "Zaten işten 12'de geliyorum." deyip sinirlendi. Yani ne yapacağız bu durumu bilmiyorum. Onunla kavga etmek istemiyorum çünkü evde huzursuz olmak en sevmediğim şey, herkes için öyledir eminim. 

     Polikistik over rahatsızlığıma gelirsek, kan testi sonuçlarını doktora verdim, ultrasonla da tekrar baktık. Kistlerin tedavisi için 6 aylık bir süreç varmış. Bu arada doğum kontrol hapı ve ödem atıcı başka bir ilaç daha verdi. Zayıf olduğumdan ve kistler küçük olduğundan tedavi daha kolay bitecekmiş. Kesinlikle kilo almamam ve çok su içmem gerekiyormuş. 2 ayda bir kontrole gideceğim ve inşallah altı ay sonra bundan kurtulmuş olacağım.

      Bu arada kurban bayramınız mübarek olsun. Benim için tatil dışında çok bir şey ifade etmiyor çünkü bayramlaşacak çok kimsem yok. Annem, babam, ananem ve bazı tel görüşmeleri. Ananem zaten iki kat üstümüzde oturuyor. Öyle misafirlerimiz falan olmaz, kimseye de gitmeyiz. Gidecek insan yok zaten. Ananemler kurban kesti ama yine geçen seneki sebepten kavurmayı bile doğru düzgün yiyemedim. Sizlerin evlerinizde nasıl oluyor bilmiyorum ama bizde kurban kesildikten sonra ananeme getiriyorlar ve bütün kesme işlerini evde hallediyorlar. Hayvanın eti daha sıcak olduğundan ev öyle ağır bir sıcak et kokusuyla doluyor ki ben mide bulantısından eve giremiyorum. Ama o kokuyu aldıktan sonra da kavurmasını yiyemiyorum çünkü aynı koku ona da sinmiş gibi geliyor bana. Midem bulanıyor. Allah affetsin ama her kurban bayramında vejetaryen olasım geliyor. Günlük hayatımızda da et yiyoruz farkındayım ama, birkaç saat önce canlı olan ve hala sinirleri kıpırdayan bir hayvanı bütün olarak görünce çok kötü hissediyorum. Hatta bazen hayatta kalmak için başka canlıları acı vererek öldürmemiz ne kadar doğru diye kendimi sorguluyorum. Şok yöntemiyle öldürünce hiç canları yanmıyormuş, bir saniyeden kısa sürüyormuş. Ama bayramda boğazları kesiliyor ve kestikten sonra bile birkaç saniye hatta dakika boyunca acı çekmeye, kıvranmaya devam ediyorlar. Hatta çok beklemeden derisini yüzmeye başlıyorlar. Yani boğazı kesilerek kurban edilmesi sanırım kurban şartlarından biri. Açıkçası çok ayrıntılı bilmiyorum, keşke Kur'an'dan okusak da bilsek ayrıntılarıyla. Neyse işte, her bayramda böyle oluyorum. Sizin bayramınız nasıl geçiyor?

      
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...