istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2020 Çarşamba

Karantina

Mart ayından itibaren evde geçirdiğim bu dönem benim için hayatımın en yoğun duygularını yaşadığım dönemiydi. 2 ay annem ve kardeşimle evde kalmak bir noktada çekilmez hale gelmeye başladı, sebebi ise benim bir odam olmamasıydı. Artık cidden hapiste gibi hissediyordum. 

Psikologum seanslarını online yapmaya başladığı için psikolojik olarak işler iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Ben zaten evde rahat değilim bir de üstüne evde annem ve kardeşim varken psikologla konuşmak mı?


Bizim evimiz İstanbul’un eski yüksek tavanlı evlerinden, kapılar falan ahşap olduğundan tüm sesler çok rahat duyuluyor. Şu an ilk çocukluk travmama doğru yola çıkıyoruz hahaha. Neyse orayı geçelim. Her seansta ya duyarlarsa korkusundan anneme televizyonun sesini hayvan gibi açtırıyordum. Ancak psikolojik durumum sürekli kötüleşiyordu. İnsanlar anksiyeteden uyuyamaz ya, ben yattığım gibi uykuya dalarım ama benim için kabus sabah uyanmam gereken saatten saatler önce uyanmakla başlar. Aslında fena da değil erken kalkmak zorunda kalıyorsunuz çünkü zaten düşünceler uyumaya izin vermiyor. Böylece baya baya uykum düzene girdi. Konudan uzaklaşmayayım, seanslar hiçbir işe yaramaz halde geldi. Psikologum travmalarımı yaşadığım yerde, aynı evde yaşamaya devam ettiğim sürece bazı problemlerin tamamen geçmesinin çok zor olduğunu, karantina sürecinin de böyle etki etmesinin çok normal olduğunu söylüyordu. Bana psikiyatriste danışarak ilaç tedavisi ile psikolog seanslarını birlikte götürmeyi önerdi. Siz açık yara ile koşmaya çalışıyorsunuz, önce bir merhem sürelim emin olun kolaylaşacak dedi. Önce kabul etmedim, hatta bir sabah yine bir kriz sonucunda kendimle açık açık konuştum, görmezden gelmek yerine kendime açık olmak çok iyi gelmişti. Ondan sonra sanırım 2 hafta falan bildiğiniz iyileştim. Artık yendiğimi düşünüyordum ki yöneticimle yaşadığım bir kriz beni eski halime döndürdü. En sonunda psikiyatrist ve ilaç fikrini ciddi ciddi düşünmeye başladım ama sonuçta yine gidip yüz yüze görüşmek istiyordum. Ben kendimi yepyeni birine online bağlantı üzerinden anlatıp ilaç kullanmak istemiyordum. Bir de şu husus vardı, ben psikiyatristle görüşmek için hatrı sayılır bir ücret ödeyecektim ve ilaç tedavisi devam ettiği sürece ara ara görüşmeye devam edecektim, aynı zamanda her hafta psikologa para ödemeye devam edecektim. Artık gerçekten sinirlerim bozulmaya başladı. Eğer psikiyatriste gidip ilaç kullanacaksam ne anlamı vardı ki? 

Bu süreç böyle devam ederken en sonunda kendimi karantinadan çıkardım ve İstanbul ile görüşmeye başladık. Bana o kadar iyi geldi ki onda vakit geçirmek... İstanbul benim sadece sevgilim değil, manevi psikologum aynı zamanda. O kadar kilit noktalarda sorun çözmeyi başarıyor ki bazen, yine ona danıştım. Sorunum ile ilgili konuşurken bana söylediği bir cümle, uzun süredir hatta yıllardır kendime söylemeye korktuğum birşeydi. Ara ara aklıma geliyordu, rüyama giriyordu ama açıkçası ben görmezden geliyordum. O günden sonra psikologumla seanslara artık devam etmemeye karar verdim. Psikologum gerçekten bana kendimi tedavi etmeyi öğretti, onun hakkını asla ödeyemem. Ama her seans kendi kendime ilerlemekten çok yorulmuştum. Ben sorup ben cevaplıyordum. Her hafta ne konuşacağımı, o hafta hissettiklerimi ve rüyalarımı yazıp yorumlamak inanılmaz yorucu hale gelmeye başlamıştı. Çünkü mesela tam iyi hissediyorum, iki gün sonra seans var, seansta ben konuşmazsam psikologum da ben konuşana kadar bekliyor. Dolayısıyla iyi hissettiğim bir gün bile seansta ne anlatacağımı düşünmek endişelerimi tekrar hatırlamama sebep oluyordu.  Neyse ben sonuç olarak seanslara ara vermeye karar verdim. Son bir seans yapıyorduk ki, o son seansta İstanbul’la konuşurken yaptığımız çıkarım üstünden içimi dökmeye başlayınca, o kendime söylemeye korktuğum şeyleri söyleyince, nasıl bir şeydi anlatamam ama her şey birbirine bağlanmış gibi hissettim. Bir an susup kalakaldım, psikologum da gülümseyip çözdünüz işte dedi. O andan sonra birşeyler kolaylaştı. Kendime nasıl telkin vermem gerektiğini öğrenmiştim çünkü asıl korktuğum şeyi anlamıştım. İçimdeki o çocuk kalan, kendini suçlayan, her şeyden korkan Moira’ya bir şeyler öğretebiliyordum, güvenini kazanabiliyordum. 

İstanbul’da çok sık kaldığımdan ve psikolojik olarak da biraz rahatladığımdan hapisten çıkmış gibi hissettim. Bir de artık ayda yüklü bir meblağı psikoloğa vermeyeceğim için araba kredisi ödeyebilecektim. Bu da beni çok mutlu ediyordu. Çok şükür ki evde geçirdiğim kalan 4 ay bu nedenle çok daha rahat bir kafayla geçti. Tabi ara ara yeni endişeler, eski endişelerin güncellenmiş ve gelişmiş versiyonları gelip bana türlü türlü anksiyete atakları yaşatmadı değil. Ama elimden geleni yapıyorum. Hayatımda hiçbir dönem aynı anda bu kadar zor ve bu kadar keyifli geçmemişti.

Tüm bu süreçlerde okuyup destek verdiğiniz, yorumlarınızla ve maillerinizle yalnız olmadığımı hissettirdiğiniz için çok teşekkür ederim. İyi ki burası var, sizler varsınız.


25 Şubat 2020 Salı

Anksiyete Sen Mi Büyüksün Ben Mi?

Anksiyete kalp krizine sebep olabilir mi acaba? Bir kalbim, bir midem, bazen ikisi birden... Tıkanıyor ve sanki üzerinde çok büyük bir yük varmış gibi hissediyorum. Nefes alamıyorum. Birisi avuçlarının arasına alıp sıkıyor mu desem, yumruk yemek gibi mi desem... Gerçekten her an ağlayabilirim ama ağlarsam da rahatlamam gibi de. 

Daha önce başka bir yolla hayatımı mahveden anksiyete, psikologumun yardımıyla tam mekanı terk etmişti ki... Benim beynim anksiyete ile yaşamaya alıştı da onsuz yapamıyor mu acaba? Veya ben drama bağımlı mıyım? Şimdi düşününce, hayatımın hiçbir döneminde -her şeyin yolunda olduğu dönemler dahil- ben tam mutlu olmadım. Çocukluğumla ilgili hatırladığım şeyler zaten genelde karanlık ve mutsuz. Lise 1'deyken babamın uyuşturucu zulasını bulup anneme söylediğimde ve onlar boşandıklarında beni birkaç sene idare edecek drama kavuşmuştum. Ama sonra İstanbul'la tanıştım. Her şeyi yapabilirim gibi, hayatta keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca şey var ve bizim harika hayatımız bunları keşfetmekle, birbirimizi keşfetmekle geçecek gibi... Umut dolu bir hayat. Hala da aynı hissediyorum, hatta çok daha fazlasını. İstanbul'la birlikteyken istediğim üniversite ve bölümü de kazandım. Sonra da her şey harika gitmeye devam etti. Ama bir yandan beynimin çoğunlukla anksiyete ile dolu olduğu, güzel anlarımın tadını çok zor çıkardığım bir hayat. İstanbul'u da kendimi de çok yorduğum ama birbirimize olan sevgimizin gıdım azalmadığı yıllar.. Psikologa gitmeye karar verip de bir süre devam edince, bir şeyler çözüldü sanki. Kısa bir süre de olsa her şey gerçekten yolunda olmuştu. Gerçi o zaman da sevdiklerimi kaybetme korkusu, kötü rüyalar, telefon iki çalışta açılmayınca meraktan geçirilen sinir krizleri...Neler yaptım neler o krizler yüzünden. Yer yer sakinleştirici haplar kullansam da çok işe yaradığını söyleyemem.


Üniversite bitti, iş hayatı başladı. Anksiyete şekil değiştirdi ama beni hiçbir zaman terk etmedi. Bazen ölmek istedim, çünkü ancak o zaman geçeceğini düşünüyordum. Bazen de, anksiyeteyi yendiğimi düşündüğüm küçük anlarda hayatı ve bu mücadelesini daha çok sevdiğimi hissettim. Bazen yolda bile gülümseyerek yürümeme sebep olacak kadar mutlu hissedip, gece gördüğüm bir rüya nedeniyle her şeyin mahvolacağına aşırı inanarak geçirilen günler yaşadım.

Anksiyetenin iki kılığı vardı. Biri şu yukarıda yazdığım, umut dolu hissederken dahi peşimi bırakmayan kılığı. Beni şu ana kadar en çok zorladığını düşündüğüm oydu. Psikologa gittiğimde bir miktar çözülmüştü ama yeni kılıklar buluyordu sürekli. Yaklaşık bir yıl önce daha fazla dayanamayacağıma karar verip tekrar psikolog arayışlarına başladığımda, kendisi de psikolog olan bir arkadaşımın yönlendirmesi ile buldum, kendisine Floransa diyelim, çünkü gördüğümde bana en çok huzur veren şehir oydu. İlk başladığımda daha iyi hissetmeye hemen başlamıştım; para sıkıntısı ve işsizlik korkusu da üstüne gelince devam edemedim. Halbuki kendisi ödemelerinizi hemen yapmanıza gerek yok, yeter ki ara vermeyin diye uyarmıştı. Sonrasında yeni iş bulmam, düzenimi oturtmam, maaşımın yükselmesi ile mutlu olduğuma kanaat getirdim ve anksiyete hello, ben buradayım merak etme, birlikte yine mutsuz olabiliriz dedi. Beynim bu teklife hemen atladı pek tabi ki. Hızla Floransa ile iletişime geçtim ve terapilere tekrar başladık. Sorunumun çözülmesi birkaç seans sürdü ama gerçekten bu süreçte çok fazla şey gün yüzüne çıktı. Hayatta bu kadar çok korku ve hayal kırıklığına, bu kadar çok travmaya sahip olduğumu asla bilmezdim. Sorunum çözüldü gibi hissettim. Bu arada da İstanbul'la aşırı mutluyduk, geleceğe yönelik planlar yaptık. Ben maaşıma zam aldım ve ne zamandır hayalini kurduğum için kredi çekerek araba almaya, böylece bir yatırım yapmaya karar verdim. Allahım dedim, bu mutluluk da neyin nesi?

İnanın diyorum size, ben hayatımda böyle bir anksiyete krizi yaşamadım. Hayatım alt üst oldu. Hala tam kendime gelebildiğimi söyleyemem. Açıkçası anksiyete öyle bir şey ki sizin çarpık ve yanlış düşüncelerinizi destekleyen en küçük ayrıntıları dahi yakalayıp somut delillerle saldırdığını sanıyor.

Kalbimin üzerine oturan ve yer yer mideme geçiş yapan fil, Floransa ile yaptığımız bir seans ile biraz hafiflediyse de, uzun uzun dua etmem ve Allah ile dertleşmem sonucu baya kalkıp ağırlığını azalttı. Yavaş yavaş gidecek gibi hissediyorum ama saniyelik düşüncelerle kalbimin üzerinde hoplamıyor değil.

Çok ama çok yorgunum. Ama kesinlikle yatıp uyumak, uzun uzun boş boş duvara bakarak dinlenmek ile atılabilecek bir yorgunluk gibi değil bu. Aksine konuşarak, hayatın içinde olarak ve böylece unutarak atılabilecek bir yorgunluk. Daha çok param olsaydı seans sayısını haftada 2'ye çıkarırdım. Ya da bilmiyorum belki biraz kendimi dinlemem gerekiyordur.

Bunu yaşayıp aşabilen var mı hiç? 

20 Şubat 2020 Perşembe

Anksiyete Buna İzin Vermez

Çook uzun zaman geçti... 

En son kedi tırmalaması yüzünden kuduz aşısı oluyordum. Son aşımı, Sofya Hanım’dan açıkça izin alarak sabah işten önce hastaneye gidip yaptırdım. Hastane çok sakindi ve hemen yaptırıp çıktım. Hayatımdaki kuduz aşısı bahsini de böylece kapatmış oldum. Peki bu olaydan ders aldım mı? Tabi ki hayır. Yolda gördüğüm her türlü kedinin köpeğin üzerine atlamaya devam ediyorum. 


2019 yılının Ekim hayatı hayatımın açık ara en yoğun ayıydı. Birer adet ruhsat töreni, aile tanışması, kız isteme, kına, düğün, nişan, aileyle tanışma, şirkette açılış kutlaması ve parti... Filmekimi'nden sadece bir tanecik film izleyebildim, o derece yani.

29 veya 30 Eylül'dü, büyük dayımla birlikte, kardeşimin kız arkadaşı Milano’nun ailesiyle tanışmaya gittik.

5 Ekim Cumartesi, Parisle Filmekimi

Frankie diye bir filme gittik. Kötü değildi ama çok boştu sanki. Sonra Ara Cafe’ye gidip kahve sigara yaptık. Sonra da İstanbul’a geçtim. Güzel ve sakin bir başlangıçtı..

6 Ekim Pazar, Annemle Alışveriş

Kuzenim Barcelona, Almanya'da evlendi ama İstanbul’da düğün yapılacaktı. Düğün 19 Ekim'de olmasına rağmen hala elbisem yoktu. Bütün gün anneme ve bana elbise baktık. Sonunda karar verebildik ve birer tane elbise aldık. Bir haftasonu böyle bitti.

9 Ekim Çarşamba, Kardeşimin Ruhsat Töreni

Kardeşim de avukat olduu! Ve ruhsat töreni tabi ki o kadar gün arasında Ekim ayının ortasına denk geldi. Ama olsun, çok güzeldi. Cübbesini avukat ablası olarak ben giydirdim. ♡

10 Ekim Perşembe, İzmir’de duruşma

Çok yorgun değilmişim gibi bir de günübirlik İzmir duruşmasına gittim geldim. Gitmişken de Kordon sahilde biraz hava aldım. Ama Kordon sahili pek sevmedim ya. Ayrıca da İzmir’i sevsem de nesini büyüttüklerini hiç anlamadım. Tatil yerleri güzel ama şehir içi baya kötü. Trafiği İstanbul gibi, insanları daha kaba. Sürücüler asla birbirlerine yol vermiyor, asla sinyal vermiyorlar. Yol vermeleri gereken her seferde sinirleniyorlar. Ara sokakları falan da pis, ayrıca hiiiç park yeri yok.

12 Ekim Cumartesi, Prag’la Kilyos

Hem biraz ara vermiş olalım, hava alalım, hem de fotoğraf çekelim dedik. Atladık arabaya Kilyos'a gittik.

13 Ekim Pazar, Kız İsteme

Milano’yu istemeye gittik. Yemek, sohbet, tuzlu kahve derken o gün de öylece geçti. Ben kardeşimin evleniyor olduğunu çok idrak edemedim.

16 Ekim Çarşamba, Santral Açılışı

Benim çalıştığım şirket enerji şirketi. Türkiye'nin tek seferde en çok elektrik üreten santralinin açılışı, tabi ki Ekim ayına denk gelmeliydi. Sabah 4’te kalkıp havaalanına gittik, sonra İzmir’e. Oradan da Manisa’ya. Önce açılış, kurdele kesimi, santral gezisi. Sonra İzmir’e dönüş, otele yerleşip akşamki parti için hazırlanma aşaması ve rakılı yemekli parti. Dans fotoğraf derken gece oldu. Hep birlikte çıktık bu sefer de otele 5 dk mesafedeki Alsancak sahile gittik. Yattığımda saat sabah 4'e geliyordu..

17 Ekim Perşembe, Arabuluculuk ve Kına (ne?)

Bir süredir tebliğ edilmesini beklediğimiz arabuluculuk görüşmesi Ekim ayının ortasına denk geldi tabi ki. Hem de Manisa’da. Sabahın köründe toplu kahvaltı, sonra da havaalanına yani İstanbul’a dönüş vardı ama ben İzmir havaalanından araba kiralayıp Manisa’ya geçtim. İlk defa araba kullanırken yol asla bitmedi ve ben çok sıkıldım. Uçaktan 3 saat önce havaalanındaydım ve daha erken saattekilerde hiç yer yoktu. Akşam Barcelona’nın kınası vardı ama yetişemedim. Belki sonuna yetişirdim ama yorgunluktan ve uykusuzluktan öldüğümden doğrudan İstanbul’a (sevgilime) geçtim. :)). O kadar çok şehir saydım ki sevgilim diye belirtmesem anlaşılmayacaktı muhtemelen.

19 Ekim Cumartesi, Barcelona & Moscow Düğün

Bizim Rus damada da isim vereyim dedim sonra tekrar bahsi geçebilir çünkü. Düğüne yakınlarımız geldi sadece 80 kişi falandık. İstanbul gelmedi çünkü dayımlarla daha tanıştırmamıştım. . Ama o kadar eğlendim ki... Asla bir düğünde o kadar eğleneceğimi düşünmezdim çünkü düğünleri falan hiç sevmem. Ama resmen sahneden inmedim. Barcelona’nın ablası olan kuzenim Sidney ile resmen sahneden inmedik, millet oturdu bizi izliyor o derece dans ettik. Erik dalı ve halay, Alman-Rus pop kombinasyonu ile baya değişik ve eğlenceli bir akşamdı. Ertesi gün kulaklarım hala kısmen tıkalıydı.

25 Ekim Cuma, İstanbul’un Dayımlarla Tanışması

O kadar yıldır birlikteyiz ama İstanbul’u dayımlarla tanıştırmamıştım. Evlenmediğimiz sürece gerek yok diye düşünüyordum. Dayımlarla tanışması normal bir ailede babayla tanışması gibi düşünün işte. Beklediğimden çok daha güzel geçti aslında. Dayımlar baya sevdi, İstanbul'un mizah yeteneği sağ olsun dayımları bile güldürdü. Arada neden daha önce tanıştırmadığıma ve ne zaman söz keseceğimize dair imalar döndü ama çok takmadık. Sonuçta geceyi başarılı bir şekilde atlattık.


27 Ekim Pazar, Kardeşimin Nişanı

Yani şunu yazdığıma hala inanamıyorum gerçekten. İdrak etmem de aslında nişanda kardeşim ve nişanlısını, o süslü nişan masasının orada bırakmak zorunda kaldığımı fark etmemle oldu. Baya baya kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Bir sürü tanımadığımı insan vardı Milano'nun ailesinden. Nedense kendimi çok yabancı gibi hissettim başlarda. Ama ağladıktan sonra biraz rahatladım sanırım. Yine erik dalı damat halayı falan havada uçuştu. Tabi ki nişana İstanbul'um da geldi. Hem yıllardır benim kardeşim artık onun da kardeşi gibi, hem de dayımlarla tanışmış olduğu için zaten sorun olmayacaktı... Arabayla gelip beni (doğal olarak hjhkj), Barcelona ve Moscow'u aldı, dördümüz birlikte gittik. Ben dans ederken bir ara dayımlarla bir ara da ananemle sohbet ettiğini gördüm. :)) Bir sürü insan da gelip ay nişanlını da çok beğendik diyip durdu hhddkjhksfj. Kısacası benim için keyifli ve idrak edemediğim bir gün olarak geçti... 

Galiba artık kardeşimle sabaha kadar Age of Empires ve Call of Duty oynayamayacağımızı kabullenemedim....


Bir ay sonraya ışınlanalım...27 Kasım İstanbul'umun doğum günü olduğundan bu sefer yurt dışına çıkma planı yapmıştık. 5 günlüğüne Prag'a gittik. Çok anlatmaya gerek yok heralde, en kısa tabirle masal gibiydi. Bir günü de Çek Cumhuriyeti'ne sınır komşusu Almanya Dresden'e ayırdık. Tam da christmas marketler kurulmuş, her yer sosis, şarap ve sıcak çikolata kokuyor...Yani çok çok iyi gelen bir tatil oldu.

Aralık ayı, annem ve kardeşimle baya uzaklaştığımız ve tartıştığımız bir ay oldu. Ben bir süre İstanbul'da kaldım. Sonra düşündüm, düşündüm... Onların da kendilerince haklı oldukları noktalar vardı. ikisiyle de uzun uzun konuştum ve sonrasında aramız hiç olmadığı kadar iyi oldu. İstanbul'la da zaten her şey harika gidiyordu. Tek sorunum yöneticim Sofya Hanım'dı ve ben artık onu da umursamıyordum. Babamı da hayatımdan çıkardığım için üzüleceğim çok da bir şey kalmamıştı...

Ve anksiyete sahibi olan herkes çok iyi bilir ki.... ANKSİYETE BUNA İZİN VERMEZ.

16 Haziran 2018 Cumartesi

Güzel Deneyimler


Kesinlikle dinlemelisiniz Monika - I Do

Çarşamba günü İstanbul'la buluştuk. Mükemmel geçtiiiii. Çok şükür..

Verdiğimiz ara oldukça işe yaramış. İkimiz de olumlu yönde baya değişmişiz. Şimdi ilerisiyle ilgili bir sürü hayal kurduk, planlar yaptık. Perşembe öğlene kadar birlikteydik, zor ayrıldık. Cuma akşamı tekrar buluştuk, o buluşma da güzel geçti. Yani her şeyi yoluna koyduk. Artık sırada birlikte koyduğumuz hedefleri gerçekleştirmek var. :)


Geçen hafta hayatımın en güzel tecrübelerinden birini yaşadım. İlk defa bir yoga stüdyosunda, hocayla ve benden başka 3 kişiyle yoga yaptım. Aslında bir seneden fazladır yoga yaptığım için hiç zorlanmayacağımı düşünerek gittim. Ama işin aslı hiç öyle olmadı.

Bir süredir yoga pratiğimi geliştirmek için stüdyo arıyordum ama görüştüğüm yerler hep 20-30 kişilik sınıflarda pratik yapıyorlardı. Benim amacım kendimi geliştirmek ve hata yaptığım yerlerde hocanın beni düzeltmesiydi. O kadar kalabalık bir sınıfta hoca beni nasıl fark edip düzeltecek ki. Dolayısıyla ilk görüştüğüm, 4-5 kişiyle ders yapan, evime aşırı yakın ve hocası aşırı tatlı yerde karar kıldım. Görüştüğüm yogi beni misafir olarak bir derse katılmam için davet etti. Geçen hafta o derse gittim işte. Tam bir buçuk saat sürdü ve benim için inanılmaz zorlayıcı ve keyifliydi. Pratiğin sonlarına doğru kollarım da bacaklarım da yorgunluktan titriyordu :)) Ders boyunca arkadan sakin bir müzik geliyor, dersin sonuna doğru zaten hava kararıyor, hoca ışığı kısıyor ve mum yakıyor. Kısa bir meditasyondan sonra da pratik bitiyor. O kadar güzeldi ki doğrudan orada başlamaya karar verdim... 

Bu benim için baya yeni ve zorlayıcı aslında. Ben kalabalık ortamlarda pek rahat edemem. Hele tanımadığım insanlar varsa hiç.. O gün resmen güvenli bölgemden çıktım. Enerjimi ve vücudumu hiç tanımadığım kişilerle aynı anda aynı şeye yönlendirdim. Çok heyecanlandım ama pratik sonunda fiziksel olarak baya enerji bıraksam da zihinsel olarak baya güzel enerji topladım. Bence bu zamanla özgüvenimi baya geliştirecek.

***

Bir diğer yenilik de yüksek lisans yapmaya karar vermem oldu. İki üniversitede karar kıldım ve tabi ki ne oldu dersiniz? İkisinin mülakatı aynı güne denk geldi :(. Ben tabi ki en çok istediğim ve öncelikli olan yere gideceğim ama diğerine yetişmek için de elimden geleni yapacağım. Kariyer hedefimi tamamen değiştirdim. Şöyle ki, bir hedef koyup ona ulaşmak için elimden geleni yapacağım ama o hedefe giderken diğer bütün olasılıkları göz ardı etmeyeceğim. Çünkü ben hep bir şey yaparken başka bir fırsatı mı kaçırıyorum diye düşünürken bütün fırsatları kaçıran bir insanım. Dolayısıyla aynı şeyi tekrarlamayacağım. İnş.

***

Geçtiğimiz haftalarda iki kere modern dans dersine katıldım. Yine sınırlarımı zorlamak ve özgüvenimi artırmak için tabi ki. Çok değişik bir deneyimdi. Gerek yerlerde sürünerek, gerekse burnumu önümdeki kişinin kıçında bularak geçti dersler. Diş randevularım yüzünden ikidir gidemesem de, devam ederim diye düşünüyorum.

9 Haziran 2018 Cumartesi

Kendini Unutmamak

Selamm!

Her ne kadar "bu cuma önceki cumalar gibi olmayacak, eve gidip film seyredeceğim" falan dediysem de, kardeşimle iki bölüm Tokyo Ghoul izledikten sonra yine instagrama daldım ve saat 12 oldu. 



Her ne kadar şu ana kadar İstanbul'la aramızdaki sorunları buraya çok yansıtmasam da bu sefer yazacağım. Çünkü nasıl diğer şeyleri yazdıkça insan rahatlıyor, belki aynı şey olur.. İstanbul'la 9 senedir birlikteyiz, 9 senedir birbirimizi çok seviyoruz. Biz birlikte büyüdük, hayatımızdaki her şeyi, mutluluğumuzu, mutsuzluğumuzu, hayallerimizi hep birbirimizle paylaştık. Birbirimizin en yakın arkadaşı olduk. Ama uzun süreli birlikteliklerde de, hele ki bizim gibi küçük yaşlardan beri birlikteyseniz bazı sorunlar olabiliyor. İnsan büyürken değişiyor, o yüzden birbirinizde olan değişiklikleri de anlamanız, öğrenmeniz gerekiyor. Belki de birlikte değişmeniz gerekiyor. İnsanın ilişkisini dengede tutarken aynı zamanda birey olarak kendisini de ayakta tutması, tek başına karar almayı unutmaması gerekiyor. O kadar yıldır her şeyi birlikte yaptığımızdan, ben kendi kendime, yalnızca kendim için karar vermeyi unutmuşum. Aynı şekilde İstanbul'un da kendine zaman ayırmaya ihtiyacı vardı. Her ne kadar birbirimizi çok sevsek de tartışarak çok yıpratmaya başladık. Bu yüzden de ilişkimizin iyiliği için biraz yalnız kalmaya, kafamızı toplamaya, hayattan ne istediğimizi anlamaya karar verdik. İnsan kendisine saygı duymadan, kendisine bir şey katmadan karşısındakine de katamıyor. Tabi bu karar hiç kolay değildi.

Biz ara vermeye karar verdik ama ara verebildik mi emin değilim. :) 3 ay oldu sanırım, zaman tutmadım bilerek. Biraz kendi kendimize programlar yapmaya çalıştık, ailemizle ve arkadaşlarımızla vakit geçirdik. Ama birbirimizi aramadan duramadık.. Neredeyse her gün konuştuk. Bu ara ikimize de baya iyi geldi aslında. Birtakım kararlar verdik. Önümüzdeki hafta da buluşmaya karar verdik. :) Birlikte yeni hayaller kurmanın ve geçen bu zamanda kendimizle ilgili neler keşfettiğimizi birbirimizle paylaşmanın zamanı geldi... İnşallah bu ara iyi gelmiştir bize. Çok heyecanlıyım.

***

Diş tellerim iki gün önce çıktı! Doktorum braketleri çıkardıktan ve dişlerimi temizledikten sonra artık aynaya bakmaya hazırdım. Doktor elime aynayı verdi ama ben bir türlü bakamadım. Ödüm kopuyordu kötü olacak diye. Cesaretimi toplayıp ucundan az bir bakayım dedim, ardından tekrar gözlerimi kapattım. Korktuğum başıma gelmişti ve aşırı farklı görünüyordum. Dişlerim o kadar düzgün ve büyük göründü ki gözüme, kendimi dişlek gibi hissettim. Herkes çok beğendi ama ben kendime hala alışamadım. Evet aşırı düzgün, hatta diş macunu reklamında falan oynayabilirim ama aşırı mutlu değilim yani. Şu an itibariyle tam iki saattir durmaksızın sakız çiğniyorum, 16 aydır ilk defa. Ağzım ağrıdı, ama değdi.

Haa sağlıktan girmişken, sabah jinekolog randevum vardı. Ve polikistik over sendromunun yenilediğini öğrendim. Yani yumurtalıklarımda tekrar kistler çıkmış... İlaca yeniden başlamak zorundayım. Hayatım boyunca sürekli böyle mi olacak acaba?.. Bu kistler hep tekrarlayacak mı? Çok sinirim bozuldu...

14 Mart 2017 Salı

Diş Teli mi Daha Çok Baş Ağrıtır, Yoksa Acımasız Patronlar mı?

Hayat şu sıralar sevgiliyle yaşama özlemi, mobbing, psikolojik problemlerle mücadele, ayrı bir alanımın olmadığı aile evimde yaşama çabam, borçlarım ve kısa süreli mutluluklarımdan oluşan bir çemberde savrulup gidiyor. Ama yine de ölmeyi hiç istemem. Böylesi bile keyifli aslında yaşamanın. Çünkü hep bir mücadele var, hep bir umut var. Psikolojimin düzelmesi umudu, İstanbul ile yaşayabilme umudu, daha çok para kazanabileceğim ve patronumun hakaretlerine maruz kalmadığım bir işin umudu... Her biri için çaba gerekiyor farkındayım. O çabayı gösterecek gücüm var mı ondan emin değilim.

Bazen hukuki bir dilekçe yazar gibi yazmak istiyorum şuraya da. Yazının konusu, olayların açıklamaları, netice-i talep yazıp üstümden yükleri atmak istiyorum. Ama hayat öyle değil, maalesef karar için ipleri ellerine bırakabileceğim bir hakim yok. Yanlış bir karar verirse de başvurabileceğim bir üst mahkeme... Her şeyi kendim yapmak zorundayım, her şeyin üstesinden kendim gelmek zorundayım. Aslında tekrardan günlük yazmaya başlasam daha kolay olacak her şey. Çünkü yazarken bazen kendi duygularımı daha iyi anlamaya başlıyorum. İsteklerimi gerçekleştirebilmek için yollar buluyorum farkında olmadan. Blog yazarken aynı olmuyor günlükle. Hep sınırlayan bir şeyler var insanı. Günlük yazarken ikinci bir benle konuşur gibiyim. Hiç yanlış anlamıyor, hiç yargılamıyor beni. 

 

Benden çok memnun olduğunu söylediği halde her daim hakaret eden bir patronum var. Tahammül sınırlarımı zorluyor, diğer insanların yanında beni rencide ediyor, büyük bir titizlikle bir sürü araştırmayla yazdığım dilekçelerimde hep bir kusur bulmaya çalışıyor. Benim hatam olmayan konularda bile bana yükleniyor hep. Farklı meslek gruplarında sorunları anlamak zor oluyor, ondan ayrıntılı yazamıyorum. Tıp, hukuk, muhasebe, sigorta, tekstil, eğitim... Her sektörün kavramları da sorunları da farklı. Ama şu kadar söyleyeyim, iyi yaptığıma emin olduğum şeyler için bile kusur buluyor. Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. "Neden hala çıkmıyorsun da öyle bir insanla çalışmaya devam ediyorsun o halde?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Buradan önce çok daha kötü insanlarla çalıştım, buradan sonra gireceğim yerler de bundan daha iyi olmayacak. En iyi ihtimalle burası gibi olur. Hem burası evime yakın, insanları tanıyorum.  Bir kadın için evine yakın iş yeri, yavşama ve taciz ihtimali sıfır olan bir iş yeri kolay bulunur bir şey değil. Ama meslek hayatımı da burada geçirecek değilim. Elbette benim de hayallerim var. Ama asıl sorun şu ki o hayallere nasıl ulaşırım, hangi yoldan gitmeliyim, burada geçen zamanı nasıl değerlendirmeliyim bilmiyorum.

Psikolojik sorunlarımla ilgili, 2017 yılının ilk saniyelerinden itibaren kendime bir yasak getirmiştim. Aklıma gelen düşünceler üzerinde hiçbir şekilde durmuyorum, yasak. Böylece gereksiz ve anlamsız bir şekilde aklıma gelen bir düşünce ya da hissettiğim manasız bir duyguya takılmıyorum. O kötü düşünce ya da duygu üstünde durmadığım için kaybolup gidiyor. Şu ana kadar işe yaradı mı derseniz, bazı konularda yaradı, bazı konularda hala üzerinde çalışıyorum. Bakalım sonu nereye varacak. 2017'nin sonunda biraz olsun sonuç almış olursam 2018'de de devam edeceğim. Ama hala bir sonuca varamamış olursam en son 10 ay önce gittiğim psikologumun hata yaptığını anlayıp, psikiyatrist araştırmaya başlayacağım. İnşallah buna gerek kalmaz.

Hayatımda çok radikal bir karar verdim. Bazıları için basit olabilir ama benim için hiç kolay olmadı. 18 Mart Cumartesi günü dişlerime tel taktırıyorum.. Çocukluğumdan beri dişlerimde gereksiz bir çarpıklık var. Ailemde bir kuzenim dışında herkesin dişleri inci gibi ama benimkiler çarpıktı. Küçükken maddi gücümüz olmadığından annem ortodontik tedaviye başlatamadı beni. Lisede maddi olarak daha iyiydik ama bu saaten sonra taktırmam diye düşünmüştüm salak gibi. Lise sonda İstanbul'la birbirimize iyiden iyiye aşık olduktan sonra hiç gerek duymamıştım. Hatta İstanbul dişlerimin bana yakıştığını ve çok tatlı olduklarını söylemişti daha ilk buluşmamızda, o zamana kadar aldığım en güzel iltifattı. Yaşım ilerledikçe tatlı olan dişlerim çocuksu durmaya, insanların bakışlarını direk dişlerime yönlendirmeye başlamasına sebep oldu. Mesleğe de başlayınca iyice rahatsız olmaya başladım. Sürekli duruşmalara girdiğim için metal tel taktıramazdım ama şu çok belli olmayan porselen tellerden taktırmaya karar verdim. İstanbul da destekleyince iyice cesaretlendim. Birkaç görüşme sonrasında dünyanın en tatlı ortodontistini buldum. Maaşım çok olmasa da ödeme kolaylığı sağladığı için halledeceğim inşallah. İlk zamanlar çok zorlanacağım biliyorum ama çene kayması olmadığı için tedavim yalnızca bir senede tamamlanabilirmiş, görüştüğüm iki doktor da aynısını söyledi. Gerçi porselen olduğu için 15 aya uzayabilirmiş ama olsun. Bakalım süreç nasıl işleyecek.



Sizler neler yapıyorsunuz? Her şey yolunda mı? İyi misiniz? :) 

26 Ocak 2016 Salı

Gülümsemekten Sinir Krizi Geçirilir Mi Ki?

Ne za fe rinden bah sediyor sun, sen savaşla aşkıı karıştırmışş sın.

Laptop "Bırak beni Moira, vazgeç artık. Bak ne kadar yavaşım, ekranda minecraft oynanmış gibi kareler var, bozuldum artık." diye bağırırken, ben bir yandan yazmaya bir yandan da youtube'dan müzik dinlemeye çalışıyorum. Hem de ne dinliyorum biliyor musunuz? Selena Gomez. Evet. Lisedeki Moira, çok üzgünüm beybisi. Bu noktaya geleceğimi, hele ki Taylor Swift albümü indirecek boyuta geleceğimi ben de bilmiyordum. Her zaman Korn Metallica falan dinleyecek halim yoktu ne yapayım :(( Alternatif rock, indie rock falan bayılırım ama tüm bunların yanında yabancı pop da neden olmasın... Ama hala Justin Bieber, Demi Lovato, One Direction falan dinlemem yani. Liseye giden atarlı ergen kuzenim bile dinlemiyor. Ama şimdi "dinlemem" dedim ya, dinlemeden ölmem öyle de bir çenem var.

Sevgili Gri Lady bana söz verdirdi, bir sonraki yazın negatif enerjiyle dolu olmayacak dedi. Geçtiğimiz iki hafta içerisinde başıma öyle saçma birşey geldi ki pozitif yazmam mümkün değildi, ben de bekledim.
Bugün ayın 26'sı. Aslında ben yazarken 25'in gecesi. İstanbul'la 7. yıldönümümüz. Allah'ımmmmm!!! Bugün birlikteydik. Başımı göğsüne yasladım, dünyanın en güzel ritmini dinledim. Sonra boool bol şükrettim. Bunun üzerine daha bir şey yazmayacağım. İnsanlar sevgililerini anlattıkları bloglar yazıyor, ben seviyorum demeye korkuyorum yahu. Sanki nazar değecek gibi. Hayatımda hiçbir şeyi kaybetmekten bu kadar korkmadım. Neyse Allah diyorum başka bir şey demiyorum.


Blogger kumanda panelini açmamla, Gri Lady'nin "yarına umutla bakalım, her gün şükretmeye devam edelim, hayat güzeldir" postuyla karşılaşmam bir oldu, pozitife pozitif kattım. Bazen zihnim bana diyor ki, sen mutlu olamazsın. Bugün güzel geçti, ama sen bir günü tamamıyla güzel geçiremezsin, kötü olması gerekiyor. Sonra kafam karışmaya başlıyor, iç sesim susmuyor... Hatta ben bir şeyi takarsam ya zihnim ya vücudum kesinlikle tepki veriyor. Başımın ağrıdığına ya da midemin bulandığına inanırsam, ya da ne bileyim, düşündüğüm ya da hissettiğim herhangi minik bir şey için suçluluk duyarsam, bittim ben. Asla çıkmaz aklımdan. (Büyük konuştum hadi bakalım belki artık olmaz:D)

Size de oluyor mu, yoksa bu alemdeki tek manyak ben miyim? Ne olur bana da oluyor deyin.

***

Liseden bir arkadaşım bir senedir çıktığı sevgilisiyle evlenmeye karar vermiş. Ben istediğim halde şartlardan dolayı o adımı atamadığımdan dolayı mıdır nedir, bir bozuldum bir gıcık oldum anlatamam. Ne yapsam ne yapsam derken, büyük konuştuğum ve kınadığım her şeyin başıma gelmesi olayını kendi lehime çevireyim dedim. Aldım annemi karşıma dedim ki "Ayy kıza bak yaa daha bu yaşta evleniyor salak ıyyy. Ben hayatta evlenmem bu yaşta. İstanbul dese ki gel aşkım evlenelim, yoo aslaa." dedim.

Şakaydı tabi, güldük baya. Evren yemez, yese de yedirmez. Yer mi yoksa?

***

Aaa bu hafta çok komik bir şey daha oldu. Şimdi ben birkaç senedir küçük harçlıklar dışında ailemden hiç maddi destek almıyorum. Tabi annem her zaman dağ gibi arkamdadır Allah razı olsun ondan. Ama kıyafettir, ayakkabıdır, monttur, tatildir....Üniversitedeyken kredimden biriktiriyordum, sonrasında da çalıştığımdan. Bu arada babamı da bilirsiniz dünyanın en iyi babası oscarını alacağım o derece yani. (!)
Ben kasım ayında işe girip, patronumun iğrençliklerine dayanamayıp bir ay sonra çıkmıştım ya, aldığım maaşın çoğuyla kredi kartı borcumu kapatıp, kalanla da bu tarihe kadar idare ettim. Param tükendi, İstanbul'la gitmek istediğimiz bir sergi var ama ona ödetmek istemiyorum. Aradım babamı 50 TL istedim. Demesin mi "Maaşın bitti mi?"
"Bitti." dedim.
Gülerek "Oo iyi harcıyoruz bakıyorum." demesin miiiiiiii :D:D ahahahhskawugdukehfsfef

Yani ne diyeyim baba sana ben, valla sen beni güldürdün, Allah da seni güldürsün. Dedim ki, "Yok baba ondan değil, çalışırken bir ay boyunca yol yemek ve diğer tüm masraflar için hiçbir gelirim yoktu, her şeyi karttan ödemek durumunda kaldım. Maaşımın çoğuyla kredi kartı borcumu kapattım." Bunun üzerine sustu. Ama bence çok ironikti, komik geldi bana yani. Komik değil mi yahu?

Ciddi bir soru sorsam...Şimdi ben psikolojim iyi osun diye hep gülümsüyorum. Yani gülümsemek mutluluk hormonlarını artırıp gerçekten mutlu olmaya ve gülümsemeye sebep oluyormuş ya. Ben modum düştüğü zamanlarda hep gülümsemeye devam etsem, sonra sinir krizine falan sebep olmaz değil mi?

10 Ocak 2016 Pazar

Hayatım Romantik Komedi Filmi Olsaydı?

En son çalıştığım yerden ayrılmamın üzerinden henüz bir ay bile geçmemiş olmasına rağmen bana aylardır evde oturuyorum gibi geliyor. Tabi bunda aylardır evde oturduktan sonra sadece bir ay çalışmış olmamın da etkisi olabilir... Zaten işsizlik ve diğer sorunlar canımı sıkıyorken, evde yaşadığım sorunlar da üstüne binince iyice daraldım. Geleceğim şu an o kadar belirsiz ki, bir kadın dergisinde yazarak mı geçimimi sağlasam diye düşündüm. Ciddi ciddi hemde.

Hukuk mezunuyum diye avukatlık yapmak zorunda değilim değil mi?

Zorundayım tabi ki. Bu bir romantik komedi filmi değil. Olsaydı zaten şu an güzel bir büroda çalışmaya başlamış olurdum. Ya da büyük bir tesadüf sonucunda Cosmopolitan'ın editörüyle falan tanışırdım. İstanbul'la birlikte yaşadığımızı belirtmeme gerek yok heralde..:D İstanbul'un evine gidip arka bahçede ailesiyle barbekü partisi yapardık. Ailesi de bana "İstanbul'un bizimle tanıştırdığı tek kız sensin tatlımm, onu hiç bu kadar mutlu görmemiştim, sakın onu üzme (göz kırpma ile birlikte)." derdi. Bu arada İstanbul da ünlü bir avukatlık firmasına girmiş, haftasonları iş arkadaşları ve onların sevgilileriyle dağ evine kaymaya ve şömine partisi yapmaya falan gidiyormuşuz. Annemle babam da şehrin kalabalığından bunalmış ve Ağva ya da Şile taraflarında bir ev almışlar. Babam gazetesini okurken annem de kadınsal el işleri tatlılar falan yapıyor. Bu arada kardeşim de üniversiteye gidiyor. Babamın ona üniversite hediyesi olarak araba alması yetmiyormuş gibi bir de çok tatlı kız arkadaşıyla aynı evde yaşamak için babamı ikna etmeye çalışıyor. Deli çocuk ahhaha.


Dediğim gibi, bu bir romantik komedi filmi değil. Gerçekte ben tabi ki çok sevdiğim bir kadın dergisinin editörüyle tanışamam. Aslında yakın zamanda iş bulacağım gibi de görünmüyor. İstanbul patronundan nefret ediyor. Annemle babam birbirlerini hiç sevmiyorlar. Annem hala evin masrafları için çalışmak zorunda ve hayal ettiği evi kim bilir ne zaman alacak... Babam desen kendi çapında takılıyor, ayda bir anca görüşüyoruz. Neyse babamdan bahsetmek istemiyorum. Kardeşim bazı öfke sorunları yaşadığı için annemle araları bozuk. Bazen biz de tartışıyoruz ama sonra düzeliyoruz. Zaten lol diye saçma sapan bir oyun oynuyor her gün. Ben istediğim saatte yatamıyorum, doğru düzgün kitap okuyamıyorum. Bir odadaki ses bütün odalarda. Kendi odam yok, evde resmen bana ait bir alan yok. Telefonla konuşmaya annemin odasına gidiyorum. Günlüğümü yazmak için yalnız kalmayı beklemek zorundayım. Sevgilimle doğru düzgün baş başa kalamıyoruz. Ayrı eve çıkmak istiyorum ama hangi parayla? Bütün gün yemek yiyorum. Zayıf olmama rağmen evde oturup yemek yiyerek kıç büyütmeyi başardım. Selülitlerim için plates yapmam lazım. Evde devamlı yapmak zor tabi, ama spora gitmek için de para lazım.

24 yaşında hayatımın böyle olacağını kim bilebilirdi? Böyle mi hayal etmiştim? Asla. Asla. Asla.

Hayatımda şükredecek çok şeyim var farkındayım. Ama hayal ettiğimden çok daha güzel olan bir şey var. Bütün eksiklikleri gideriyor çok şükür. İstanbul. 7 sene oldu. Gözlerine baktığımda güneşten daha çok içimi açıyorsa hala, şükretmekten başka ne yapayım?

Yakınırken şükretmeyi de unutmuyorum tabi ki. Ama gerçekten ben artık çok daralıyorum.
Kendimi böcek gibi hissetmek istemiyorum.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Büyüdükçe Hayallerim Küçüldü

Çok umutsuzum, mutsuz değilim ama gerçekten çaresiz hissediyorum. Büyüdükçe hayallerim küçüldü... Geleceğe dair tek hayalim İstanbul'la mutlu olmak. Ocak'ın sonunda 7 senemizi dolduruyoruz. Ama küçük yaştan beri birlikte olduğumuz için hala 24 yaşımızdayız :D Mesleğe daha yeni başlıyoruz, hiç paramız yok, nasıl evlenelim... Babalarımız bize hiçbir şey vermiyor. Kendi çalıştığımızla hem düğün hem ev hem iş nasıl kuracağız biz Allah'ım? Annelerimiz belki yardım eder ama nereye kadar?

Küçükken doktor olmak istiyordum ve hayallerim hastalıklara tedavi bulmak, yeni ilaçlar keşfetmekten falan ibaretti. Hatta bana hediye olarak mikroskop almışlardı. Hala duruyor. İçinde minik karides yumurtaları ve deniz tuzu var. Deniz tuzunu suya koyup üç gün bekletip içine yumurtaları koyunca yumurtalar bir süre sonra çatlıyor. Suda minik karidesler yüzüyor. Ama büyümeden ölüyorlar. Benim oyuncağım olmak üzere annelerinden alınmışlar ve yaşama amaçları benim merakla suya bakmam. Sonra ölüyorlar...


Lisede doktor olamayacağıma, çünkü fen derslerini yapamayacağıma kanaat getirdim. Aslında yakın olduğum arkadaşlarımın hepsi eşit ağırlık seçecekti ve belki de bu da etkili olmuştu. Bu arada İstanbul fen seçmişti ama sonra bölüm değiştirip ikinci sınıfta eşit ağırlığa geçti. Kader ağlarını ördü, dersanede tanıştık :) Sadece bu yüzden, iyi ki eşit ağırlık seçmişim diyebiliyorum. Bir daha olsa bir daha seçerdim. Ama psikiyatri de içimde kaldı. Tercihlerimde İstanbul Psikoloji bölümünü de yazmıştım. İlk hukuk kazandığımda iyi ki çıkmamış demiştim ama şimdi işsiz ve umutsuz bir avukat olarak keşke çıksaymış diyorum.

Üniversite en umutlu olduğum zamanlardı. Arkadaşlarıma göre bölümü en çok seven bendim. Düzenli giden bir ilişkim vardı ve sevgilim de hukuk okuyordu. İleride evlenip büro açacaktık ve çok para kazanıp dünyayı dolaşacaktık. Mezun olduk, çok şükür her şey iyi gidiyor. Ama tek şey hariç, para. İkimiz de işimizi sevmiyoruz ve ben işsizim. İlk mezun olduğumuzda kendi büromuzu açacağımızı ve bir sürü müvekkil bulacağımızı hayal ediyorduk ve gerçekten bu konuda inanılmaz umutluydum. Ama işsiz kaldıktan sonra dank etti. Büro açma hayalini, evlenme ve home office şeklinde değiştirdik. Ama şu an bırakın dünyayı gezmeyi, evlenmek için adım bile atamıyoruz. Neyse daha çok erken. (Evlenme teklifi istiyordum ama daha var sanırım çaktırmayın)

Bu arada ailem nedense önüme bir işle daha geldi. Değerlendirmeme bile gerek yok, bahane buldum. Mutsuz olmaktansa bir süre daha işsiz kalırım daha iyi. Benim de bir yerde bir nasibim vardır, aramaya devam edeceğim. Ailemin bulduğu işleri neden istemediğimi şu yazıda açıklamıştım. Üstelik şimdi benim işe girmem için araya başka akp bağlantıları sokmayı düşünüyordu dayım. Yine maaşı düşük olursa, yine bir falsosu olursa hiç çıkamam valla. Direk bahane buldum. Allah'ım ne olur bana özel bir büroda istediğim gibi bir iş ver... Psikolojik sorunlarımızdan kurtulalım, İstanbul'la da hep aşık ve mutlu olalım... Lütfen Allah'ım. Her şey için, bütün mutluluğumuz için şükürler olsun.

27 Aralık 2015 Pazar

Babamın Ruhsat Törenimle İmtihanı Vol-2

Babamı çok kötü biri gibi yansıtmak beni üzüyor. Aslında koca ve baba olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirememesi ve bize travmalar yaşatması dışında gerçekten kaliteli zevkleri vardır. Beni rock müzikle ve özellikle Şebnem Ferah'la babam tanıştırdı. Richard Bach'la, Charles Dickens'la, Voyage FM'le, Kitaro, Yanni ve Enya'yla babam tanıştırdı. Bana Dexter ve Breaking Bad dizilerini tavsiye etti. Hatta annemle de, babamın kitap sevgisi aracılığıyla sohbet etmeye başlamışlar. Ve babam ben doğduğumda anneme, iç kısmında doğum tarihimin ve doğum saatimin yazılı olduğu altın bir yüzük hediye etmiş. Anneme yazdığı aşk mektuplarını ve şiirlerini bir okusanız ağlarsınız, annemin de babama tabii... Ben ağladım baya.  Ama annemle babam boşandıktan sonra bile anneme bir süre daha doğum günlerinde bir adet gül göndermeye devam etti...  Ama kötü alışkanlıkların insanı ne hale getirdiğinin en büyük örneğidir babam...

Tüm bunların yanında, çok büyük öküzlükleri de oldu tabi. Artık aldığı maddelerden beyni süngere mi döndü ne oldu bilmiyorum ama, bu kibar adam son yıllarda kırıcı olmaya başladı. Kardeşimi de, beni de, annemi de zaman zaman kırdı. Bizi kendinden uzaklaştırdı. Bir yerden sonra baba olarak kabul etmek yerine arkadaş olarak kabul ettim. Ondan beklentilerimi minimuma indirdim. O noktadan sonra biraz düzeldik. Ruhsat törenime gelirsek...

Her bir törende 50'ye yakın avukat ruhsat alıyor. Kıdemli ve saygın avukatlar konuşma yapıyorlar, avukatlık yeminimizi ediyoruz, bir avukat teker teker ismimizi okuyor, bir diğer avukat cüppemizi giydiriyor. Sonra cüppemizi giydiren avukatla bir fotoğraf çekiliyoruz, aileyle fotoğraf çekiliyoruz falan... Aslında bu kısmı yazmama bile gerek yok ama hepimiz düz ve şık bir kıyafet, topuklu ayakkabılar giyiyoruz, aileler de kendine özeniyor tabi...

Durum şu; annem, babam ve sevgilim ruhsat törenimde benim yanımda olacaklar. Babam ilk defa İstanbul'la aynı ortamda, sohbet edebileceği, onu tanıyabileceği bir ortamda olacak. Babam ilk defa kızı ve müstakbel damadını yan yana görecek. Ve kızının cüppe giydiği gün yanında olacak. Şimdi kızlar size soruyorum, sizin babanız nasıl olurdu o gün? Ne giyerdi? Sevgilinize nasıl davranırdı? Neler sorardı?

Şimdi ben cevap veriyorum. Babama o gün şık giyineceğimi alttan alttan söylemiştim ki o da kendi giyimine özen göstersin... Yanlış anlaşılmasın, pahalılığa hiç gerek yok. Bir adet gömlek, bir adet pantolon yeterli. Babamın bizi arabayla alacağı yerde annem babam ben buluştuk. Bu arada patronundan ya da arkadaşından araba alması konusunda onu uyardım, yoksa kendisi düşünebilir miydi bilmiyorum. Tören o kadar uzak bir yerde yapılıyor ki, toplu taşımayla çok zor. Hele ki o kıyafetlerle. Annemle durmuş babamı bekliyorduk. Babam geldi yanımıza. Ben şok. Her gün giydiği eski kot pantolonu, artık rengi solmuş kapşonlusunu, üstüne de yine her gün giydiği ceketini giymiş. Gömleği ceketi yok değil akadaşlar, bir gömleği elbette var. Tabi ki düzgün giyinebileek imkanı var. Ama benim babam böyle işte...

Bindik arabaya, gidiyoruz. Bu sırada İstanbulum çoktan törenin yapılacağı Baro Bahçe'ye gitmiş, ne var ne yok keşif yapmıştı. Biz geldiğimizde bizi kapıda karşıladı canım aşkım. Oturup töreni bekleyeceğimiz yerleri gösterdi, annem zor durumda kalmasın diye oturmadan önce annemin gözlerinin içine baktı. Annem babamın yanını işaret edince oraya oturdu. :)) Bundan sonra bir babanın yapması gereken nedir? Ya da sizin babanız olsa ne yapardı? Benim babam mı ne yaptı?

Hiçbir şey arkadaşlar. Hiçbir şey! İstanbul'a saatlerce sorduğu tek soru "İş nasıl gidiyor?" Yani bu adam senin damadın olacak. Senin kızın 7 yıldır bu adamın elini tutuyor. Birlikte tatillere falan gidiyorlar. Evlenecekler Allah'ın izniyle. Sen hiç mi bir şey merak etmiyorsun be adam? Hiç mi? Ben İstanbulumu tanıyorum, babamın onayına ihtiyacım yok ama... İnsan bekliyor biliyor musunuz... Babam yanımdaki erkeği tanımaya çalışsın, babam babam olduğunu hissettirsin, merak etsin, sorgulasın, babam baba gibi davransın... Ya sadece filmlerdeki dizilerdeki meşhur, babanın kızının sevgilisiyle tanışma sahnesi bizde de olsun istedim işte. Ama olmadı.

Bir saate yakın oturduk, babam ağzını açmadı. Sonra tören zamanı geldi. İstanbul önden yürüdü, bize yolu gösterdi, babam bizim arkamızdan öylece takip etti. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Babanın önden yol göstermesi, aktif olması, o gün heyecanlı olması falan... Sonra törenim sırasında annem ve İstanbul'un bir sıra önünde oturdu. Fotoğraf çekilmeye de gelmedi, gelmesin de zaten. Bir amca vardı törende 80 yaşlarında. Bir avukat kızın dedesiymiş. Yorgun, kamburu çıkmış, ama torunu cüppesini giyerken öne kadar zar zor geldi. Cüppeyi giydiren avukat amcayı çağırdı, o da fotoğraf çekilsin torunuyla diye. Amca o yaşında bile bir ceket giymişti biliyor musunuz, özenmişti torunu için.

Ben o günü hiç unutmayacağım. Şu an aklımda tek soru var. İstanbul ailesiyle beni istemeye geldiğinde beni kimden isteyecekler? Tamam çok eski bir adet olabilir ama ben böyle geleneksel şeyleri seviyorum. İstemeye gelecekler. Ama babam olacak mı? Olmalı mı?

9 Mart 2015 Pazartesi

Haftanın Tavsiyeleri #3

      İşte yazmayı en sevdiğim yazııı, haftanın tavsiyeleri. Çok güzel tavsiyelerle geldim. Yine müzikle başlayalım...

     Müzik
  
     The Piano Guys


     Bu adamları anlatmaya nereden başlasam?... Gerçekten inanılmaz olmalarından mı başlasam, dinlerken bende ağlama isteği uyandıracak kadar coşkuyla çaldıklarından mı bilemedim. Öncelikle, bu grup  youtube üzerinden faaliyet göstermeye başlamış bir grup. Yetenekli insanlar bir araya gelmiş ve demişler ki, haydi biz en mükemmel müzikleri daha da mükemmel hale getirelim ve yayınlayalım, insanlar da ağlasınlar. Kendilerini, amaçlarını kısaca anlatmak için thepianoguys.blogspot.com sitesini açıp iki post yayınlamışlar, onların ağzından duymak için okuyabilirsiniz.

     Ben dinlediğim anda aşık olduğum bir eserleriyle sizi baş başa bırakmak istiyorum. One Republic'in Secret parçasını Beethoven'ın 5. senfonisiyle yorumlamışlar...


     Burada da Adele'in Rolling In the Deep şarkısını mükemmel hale getirmişler...


     Vivaldi'nin The Seasons eserinden en sevdiğim bölüm, Winter bölümü...

     
     Film (İstanbul'un arşivinden)

     Into the Wild


     Imdb puanı: 8.2
     Yönetmen: Sean Penn
     Oyuncular: Emile Hirsch, Vince Vaughn, Catherine Keener, Kristen Stewart

     Into the Wild, filmi izlediğiniz süre boyunca sürekli kafanızda soruların dönmesine sebep oluyor. Başrol bildiğimiz modern yaşamı bırakıp, doğada tek başına hayatta kalmaya çalışıyor. Başrol oyuncusuyla sürekli bir çekişme halinde oluyorsunuz. Bazen düşüncelerine hak veriyorsunuz, iyi yaptı bee diyorsunuz, bazen de oha artık abartma diyorsunuz. Sonuç olarak doğru ya da yanlış, bir karar veriyor ve biz de verdiği kararı ve sonuçlarını yaşamasını izliyoruz. Ben filmi izlerken gerçekte yaşanmış bir olay olduğunu bilmiyordum, bilsem daha da etkileyici olurdu diye düşünüyorum. Ama ters köşe olmaya hazırlanın.

     Kitap

     Mavi Saçlı Kız - Burçak Çerezcioğlu


     Bu kitap, 16 yaşında lösemiden ölen bir kızın babasının, biricik kızının günlüğünü kızı öldükten sonra kitap haline getirmesiyle bizlere sunulmuş. Tavsiye bölümünde yer verdim, çünkü hiçbir kitabı okurken bu kadar ağlamamıştım. Burçak yazıyor, bütün samimiyetiyle yazıyor. İlk aşkını, arkadaşlarını, hissettiklerini, tecrübelerini... Genç kızlığa yeni adım atmıştı, ama büyümeye vakti yoktu...


İşte güzeller güzeli Burçak...
     Babası günlüğünü kitap olarak yayınlarken, aralara Burçak'ın fotoğraflarını da koymuş. Burçak da yazarken arkada hangi müziği dinlediğini bile yazmış bazen. Mesela şu şarkıyı duyduğumda hep Burçak aklıma gelir; o an ne dinlediğini merak edip şarkıyı açmıştım ve dinlerken okumaya devam etmiştim. Aynı şarkı çalarken o yazmıştı, ben de okuyordum. Ondan sadece iki yıl daha büyüktüm okudum sırada...


Umarım siz de okursunuz ve çok beğenirsiniz Burçak'ın hikayesini...

     Kozmetik/Bakım

     Organik Hindistan Cevizi Yağı


     İşte tam olarak bu. Artık bunu almayanları, alıp da önermeyenleri dövüyorlarmış diye ben de denedim. Ve siz de alıp kullanmazsanız ben de dövebilirim. Ürün o kadar iyi işte. İnanamadım yani. Herhangi bir ürünün saçları bu kadar yumuşak ve parlak yapabileceğini düşünmezdim gerçekten. Hele ki ikinci kullanımdan itibaren bariz fark oluyor. Tesadüfen saçıma dokunan bir arkadaşım "Oha saçların ne kadar yumuşak" dedi. Kardeşime "Bir saçlarıma dokunsana" dedim, "Oha abla naptın" dedi. Siz düşünün işte. Ben gittigidiyor.com'dan aldım. Siz istediğiniz yerden alın.

     Braun Satin Hair 5 Saç Düzleştirici


     Bu öneri sakın almayın önerisi. Satin Hair 7 çıktı diye 5'in fiyatını düşürdüler. Mağazalar da sanırım ellerinden çıkarmak için satış danışmanlarına övün ürünü demişler. Aldım ama keşke hiç almasaydım. Bir kere kullanırken eli çok yoruyor. Ben saçlarımı kurutunca saçlarım zaten düzgün kuruyor. Düzleştireceksem de pırasa gibi olmasını istiyorum ama hep çift dikiş geçmem gerekiyor. Ayrıca içindeki seramik hiç kaygan değil ve saçlarımın çıtır çıtır kırılma seslerini duyuyorum. Ve gerçekten saçları sıkıştırıp koparıyor. Yani kısacası almayın. Rowenta alın, hem ucuz hem süper.


     Bu haftanın tavsiyeleri de böyleydi... Umarım beğenmişsinizdir. Mutlu haftalar. :)
     






    

6 Şubat 2015 Cuma

Kuaför Tavsiyesi İstiyorum, Lütfen Bana Düzgün Bir Kuaför Söyleyin!!!

     Şu anda kafamda organik hindistan cevizi yağı var. Bir de streç film. Thelifeco'nun ürettiği var ya, sertifikalı olan, ondan sipariş ettim gittigidiyor.com'dan. Ama küçük bir sorunum var, eğer bu konuda bilgi sahibi olan varsa bana yardımcı olursa çok sevinirim. Şimdi bu hindistan cevizi yağı biraz ağır kokuyor. Yani evet hindistan cevizi kokusu var ama bunun yanında yoğun bir bayatlamış kozmetik ürününe benzer bir koku var. Sanırım bu aslında hindistan cevizinin suyunun kokusu. Yağı da suyundan çıkarıldığından böyle bir koku kalıyor olabilir. Çünkü duyduğum kadarıyla hindistan cevizinin suyunun kokusu, çikolataların içindeki kadar fresh değilmiş. Ama bilmiyorum şu an kendimi avutuyor da olabilirim. Yani bilen varsa lütfen yazsın!!!



     Ayrıca lütfen İstanbul Avrupa yakasında iyi bir kuaför önerin bana lütfen!!! Makas demeyin çok pahalı. Taksim, Beşiktaş, Mecidiyeköy...Yani metroyla gidilebilecek herangi bir yer olabilir, avmler de olabilir. Şu yukarıdaki fotoğraf var ya, öyle güzel ombre yapabilecek bir kuaför söyleyin lütfennn!

     Maşallah, Allah bozmasın bu hafta o kadar güzel ve sakin geçti ki... İşimde huzurlu olmak için yeni bir yöntem buldum. Bir ay içinde kaç hafta, bir haftanın içinde kaç gün sinir krizi geçiriyorum, bunun notunu tutacağım. Böylece sinir krizi geçirirken, amaan zaten birkaç gün sonra geçer diyebileceğim ve kendimi sakinleştirebileceğim. Çünkü buna ihtiyacım var, sinirlenince sonsuza kadar sinirli kalacakmışım ve her şey bok gibi gitmeye devam edecekmiş gibi geliyor. İşte bu şekilde bu histen kurtulacağım.


     İstanbulumla neredeyse bir aydır görüşemiyoruz. Benim işim ve onun sınavları yüzünden ne program yaptıysak güme gitti. Geçen haftaki programımız da iptal olunca hönküre hönküre ağladım. Ama resmen 45 dakika boyunca ağladım ve susamadım bir türlü. Yoruldum, acıktım ama ağlamam dinmedi. İş yüzünden inanılmaz stresliydim, onunla konuşmaya, vakit geçirmeye çok ihtiyacım vardı. O kadar hazırlanmama buluşmamız da iptal olunca resmen sinirlerim boşaldı. Ama şimdi maşallah baya baya iyi moralim. Yarın buluşuyoruz zaten. :))

     Arkadaşlarımın hepsi sevgilileriyle yaşıyorlar. Hem de daha ne kadardır birlikteler ki? Off resmen kıskanıyorum. Biz 6 yıldır birlikteyiz hala birlikte yaşayamıyoruz. Ama işte şehir dışından üniversite okumaya gelmek vardı. O zaman biz de her saniye birlikte olabilirdik, birbirimizin yanında uyuyup uyanabilirdik... Neyse, yine de şükür. 

      Bu ara resmen cenabetliğim üstümde. Kazak alıyorum boynu yamuk çıkıyor, değiştirmeye gidiyorum değiştirecek bir şey bulamıyorum. Hindistan cevizi yağı alıyorum bayat kokuyor. İstanbul'la buluşmak istiyorum planım bozuluyor. Yıllar sonra bulup iyi dediğim kuaför İstanbul'un defalarca dövdüğü ve nefret ettiği çocukluk arkadaşı çıkıyor... Of, neyse yine de çok şükür.

     

2 Ocak 2015 Cuma

Hepimiz Çok Saçmayız

     Her pms döneminde aynı şey. Ağlama isteği ve nasıl mutlu olunur acaba diye kendine sorma halleri. Aslında şu anda mutluluktan ağlamak istiyor olabilirim. Hayatım o kadar mükemmel işte. Zaten normalde de manik depresif bir insanım, bir de pms dönemi olunca tadımdan yenmiyor yani. Ama ağlamak da istemiyorum. Ay ne gıcık insanım ben ya.

     Neyse, dün bizim evde sevdicek, kardeşim, sevgilisi ve diğer yakın arkadaşlarımızla küçük bir parti yaptık. Çok eğlendik. Arkadaşımız sevgilisine evlenme teklif etti falan. Sevdicekle hindi yaptık, süper bir sofra hazırladık, masaörtüsü ve tabakların deseniyle uyumlu peçetelerimiz bile vardı. Tabu XL da vardı. Küçük yılbaşı ağacımız, içkilerimiz, sigaralarımız ve en önemlisi dostluğumuz, sevgimiz... Yani süper bir geceyle yeni yıla girdik, böyle süper bir yıl istiyorum işte. Bu senenin istekleri için her sene gibi Eylül'de bir liste yapmıştım. Hatta bir mim başlatmıştım ama herkes biraz erken değil mi demişti. Halbuki ben hep sonbaharda yaparım listemi. 


     İş bok gibi gidiyor, bunu sağır sultan bile duydu. İki günde bir ağlıyorum. Bana işinden şikayet edip ağlayan arkadaşlarıma benim söylediğim gibi, arkadaşlarım da bana işten ayrıl diyorlar. Ama öyle kolay olmuyor işte. Öyle bir bürodayım ki Ajda Pekkan'la tanıştım. İnsan onlara ben gidiyorum demeye de korkar. Ama asıl korkum tekrar iş bulamamam, paraya ihtiyacım var. O yüzden şu an işten ayrılmaya cesaret edemiyorum.

     Akşam sevdicekle konuşurken onca sohbetten sonra nasıl bir öküzlük yaptım biliyor musunuz? "Aşkım biz şimdi bir sürü hayal kuruyoruz ya, ölünce hepsi silinip gidecek, ne kötü di mi?" Sevdicek de "Aşkım hadi kapatalım biz telefonu geç oldu." dedi. Adam biliyor beni, bir girdim mi konuya, hayatın amaçsızlığından da çıkabilirim, salya sümük ağlayarak da çıkabilirim hiç belli olmaz. Malım işte. Ama ne yapayım? Siz söyleyin, çok saçma değil mi? Ölmek çok saçma. Çok acımasız be.

     Şimdi bana deseniz ki,"Moira sen böyle konuşurken nasıl mükemmel bir yıl bekliyorsun?" Bekliyorum banane, süper bir yıl olacak. Ben iç sesimi sustururum. Artık beni dinliyor.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Gıcık Oldum Birilerine

      Çalışmaya başladıktan sonra hayatımın ne kadar hızlı aktığını fark ettim. Zaman nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Ne zaman cuma günü geliyor hiç anlamıyorum. Bu süreçte en çok keyif aldığım şey sevgilimle zaman geçirmek. O kadar mutluyum, o kadar huzurluyum ki onunla... Saatlerce sohbet edebilirim, ya da omzunda uyuyabilirim. Ama şu an için hayat buna izin vermiyor. Onu da, ilişkimizi de Allah'a emanet ediyorum. Dua ediyorum hep bizi, onu korusun diye. Psikolojik olarak ne kadar iyi olsam da, bilirsiniz beni işte, iç sesim hep korkutuyor beni.

      Gün geçmiyor ki, kendi hayatıma şükretmek için yeni bir sebep öğrenmeyeyim. Birkaç gündür adliyede liseden bir arkadaşımla geçiriyorum öğle vakitlerini. Ne kadar güçlüymüş ki, bugüne kadar hiç anlamadım ne kadar büyük bir derdi olduğunu. Bugün yanına gittiğimde ağlıyordu. Tekerlekli sandalyede bir adam görmüş, arkasında isim yazıyormuş. Babasıyla aynı isimde, ağlamaya başlamış. Babası ALS hastalığına yakalanmış. Tedavisi yok, ölecekmiş. Ne olursa olsun onun umudu varmış. O kadar üzüldüm ki. Böyle durumlarda kilitleniyorum işte. Sarıldım, yanında olmaya çalıştım ama... Ne kadar olabilirim ki işte, onun nasıl hissettiğini anlamam imkansız. Kendi babam da hasta olduğundan korkusunu biraz anlayabilirim. Ama benim babam KOAH hastası, yani çok şükür ilaç kullanarak hayatını idame ettirebiliyor. Ama ALS hastalığı öyle değil ki. Yavaş yavaş ölüyor vücut. Süreç de çok zor...Allah'tan sabır diliyorum ve kendi halime şükrediyorum.



      Geçen hafta fakülteden arkadaşlarımla buluştuk. Çok yakın olduklarım hani; Prag, Berlin, Roma ve ben. New York gelemedi maalesef. Neyse, anlatacağım şey beni çok üzdü. Aslında gün çok güzel başladı, güzel de bitti. Ben örümcek gördüm, oradan da bizim ilk tanışma zamanımızın konusu açıldı. Nasıl derseniz, biliyorum çok garip ama ben seneler önce örümcek besliyordum. Yani örümceklerden korkmuyorum ve bana çok ilginç geliyorlardı, neyse. New York da değişik bir böcek bulmuş bana getiriyordu ama ölmüştü böcek yolda. Neyse işte ben tuvalette örümcek gördüm deyince bu anıyı hatırladık, Prag da:
      "Baksana yaa Moira örümcek besliyor, New York da ona böcek getiriyor, biz nasıl arkadaş olduk bunlarla?"
      dedi. Güldük baya sonra da bizim ilk tanışmalarımızdan konu açıldı. Sohbet ederken Prag benim onda bıraktığım ilk izlenimleri anlattı. Ama o kadar gülerek anlattı ki dalga geçer gibi, biraz da anlatacağı şeylerden hoşlanmayacağımı bildiği küçümseyici tavırla. Aslında kötü niyeti olmadığına eminim ama insan bazen karşısındakine bir eleştiride bulunurken kırmamak için gülerek söyler ya, orada çok ince bir çizgi var işte. Biraz fazla gülünce dalga geçiyor izlenimi bırakıyor. Bizde de öyle oldu. Ama Prag'da hep bir prenses sendromu var zaten. Ben her boku yiyorum ama o çok hanımefendi, çok tatlış. Ben üniversite ikinci sınıftayken saçımı kızıla boyamıştım. Ama sonra tekrar aynı renge boyamadım ve önce bakıra sonra da sarıya yumuşak bir geçiş yaptım. Bu saçımın kızıl olduğu zamanlarda da her zaman uzun ve dalgalıydı ve baya dikkat çekiyormuş. Ben gerçekten farkında değildim, konuşurken kızlar söyledi, "Sen anfiye girince saçların direk dikkat çekiyordu." diye. Ama bunu olumlu anlamda mı söylediler pek emin değilim. Beni kıran nokta şu oldu, Prag benimle ilk tanıştığında beni gotik sanmış. Gotik olmak kötü bir şey değil, ondan kırılmadım. Beni, bana öyle bir anlattı ki, anlattığı kızla ben bile arkadaş olmazdım. Neymiş, saçlarım kızılmış, siyah giyinmişim ve sigara içiyormuşum. Hatta bir keresinde 
      "Ben tiryakiyiiimm yaa dayanamıyorum, bahçeye çıkalım da sigara içeyim."
demişim. Ya siz de artık az da olsa tanıyorsunuz beni, böyle bir cümle ben kurar mıyım? Kurmadım arkadaşlar. O günü çok iyi hatırlıyorum. Ders bir buçuk saat sürmüştü ve sıkıcı bir hukuk dersiydi. Ben de
      "Daraldım, biraz bahçeye çıkalım, bir sigara içerim." 
demiştim. "Tiryaki" kelimesi benim cidden nefret ettiğim bir kelimedir. Ve beni öyle bir anlatıyor ki, böyle ben ufuklara dalarak hayata isyan edip sigara dumanı üflüyorum falan, hayalimde öyle canlandı. Dedim ki
      "Sen ayrıntıları birleştirip yanlış bir izlenim edinmişsin. Ben o gün ancak şu lafı etmişimdir, daraldım bahçeye çıkalım, orada da sigara içmişimdir. Yani kızıl saçla ya da siyah giyinmekle gotik olunmuyor. O anlattığın kızla ben de arkadaş olmam da merak ediyorum madem öyleydim sen nasıl oldun?" 
      "İşte zamanla tanıyor insan, sonra değişti fikrim."
Sonra da bizim otobüste birlikte gittiğimiz günlerden birini anlattı. Neymiş ben o kadar çok konuşmuşum ki, ona İstanbul'u annemi ve kardeşimi anlatmışım, o da içinden "Kız herhalde beni çok sevdi." diye düşünmüş. Ama bunu böyle gülerek söylüyor, iyice gıcık oldum. Çok net hatırlıyormuş ben o gün cam kenarında oturuyormuşum. Ben de hatırlıyorum da, köprü trafiğinde sohbet etmiştik baya. O bana babasının mesleği yüzünden sürekli yer değiştirmelerini, ailesini hatta dedesinin piposunu bile anlatmıştı. Neymiş sevgilimi anlatmışım. O ara Roma
      "Senin dedenin piposunu anlatman, onun sevgilisini anlatmasından daha garip bence." 
dedi, oh ne güzel dedi. Ben de dedim ki
      "Prag samimi görmüşüm anlatmışım demek ki, öyle bir anlatıyorsun ki sen de, sanki sadece ben konuşmuşum gibi." 
dedim. Sonra konu bir şekilde kapandı ama ben nasıl uyuz olduysam "Allah'ım nolur Prag sigara içsin" falan diye dua ederken buldum kendimi.

      Bunlarla da bitmiyor ki, resmen prenses yani kız. Arada bir böyle konuşuyor işte. Bir keresinde benim İstanbul'la sürekli tartıştığım ve ilişkim için çok korktuğum bir dönemdi. Prag'a kahvaltıya gitmiştim ve onunla dertleşmiştim, sonra mesajlaşmıştık. Biraz yardımcı olmuştu falan ama biz İstanbul'la her zamanki gibi kendimiz düzelttik aramızı. Bu artık o arada başka arkadaşlarıyla da mı o konulardan konuştu ne oldu bilmiyorum ama bir gün kızlarla hep birlikteyken şöyle bir laf etti: "Yaa ben ilişki danışmanı olmalıymışım bu ara sürekli birilerini barıştırıyorum." Ya o an ben de oradayım, ayıp ama.

      Oh akıttım zehrimi buraya, gidiyorum. Buraya kadar okuyan herkese teşekkürler ballar.

14 Kasım 2014 Cuma

Bütün Yaralar Zamanla İyileşiyormuş

      O kadar kötü bir dönem geçirdim ki ne buraya yazarak tekrar üzülmek ne de ayrıntıları hatırlamak istiyorum. O dönemde sevgilim ve annem dışında kimse yanımda değildi, çünkü kimseye söylemedim. Söylenecek bir şey de değildi. Sadece şunu anladım ki hayatta hep başkalarının başına gelen şeyler vardır ya, bizim başımıza hiç gelmeyecek sanarız, öyle bir şey yokmuş. Her an her şey olabilir arkadaşlar. Yaşadığınız her anın kıymetini bilin. Küçük şeyler için üzülmeyin. Yanlış anlamaları önlemek için belirteyim ki dışarıdan ya da insanlardan bana bir zarar gelmedi, konu tamamen benimle alakalıydı.

      Şu an bu yazıyı adliyeye giden serviste yazıyorum. O kadar yoğunum ve yorgunum ki yazmaya bile vaktim yok. Ama anlatmak istediğim bir sürü şey birikti. Öncelikle kendimi sürekli şikayet eden devlet memuru gibi hissediyorum. Sürekli patronlarımdan şikayet ediyorum ama haksız da değilim. Hayatımda hem bu kadar zengin hem de bu kadar cimri, garantici insanlar görmedim. Bana ne kadar çok iş yüklerlerse yüklesinler gocunmam yaparım. Stajyerlik nasıl olsa, ben de çok şey öğreniyorum. Ama bu insanlar o kadar garip ki, bir sürü iş verip hepsinin önemli olduğunu söylüyorlar, sonra arayıp elinde ne iş varsa bırak şuraya git diyorlar, sonra da elimden bıraktığım iş için bir an önce yapılmalıydı diyorlar. Mesela sabah mesai saatinden itibaren adliyeye gidip koşturuyorum ama 4.30'daki servisi ancak yakalıyorum. Bazen de 3'de arayıp son dakika işi veriyorlar ama zaten adliyede mesai saati 5'de bitiyor. Yolu da katınca yetişmesinin ne kadar zor olduğunu hiç anlamıyorlar ve internetten yani uyaptan halledilebilecek şeyler için bile adliyeye gönderebiliyorlar. Avukat arkadaşlar daha çok şaşıracaktır ama kararları ve duruşma zaptlarını bile adliyeden aldırmalarının neresi mantıklı? Hiç memnun değiller anlayacağınız. Her işleri acil ve önemli. Bazen de suçu stajyere yıkalım mantığıyla "Ama ben sana söylemiştim tatlıımmm." diyorlar ama söylememiş oluyorlar. Maaşım diğer stajyerlerinkinin bir tık altında, yol ve yemek vermiyorlar ve vermediklerini işe başladıktan bir hafta sonra anlayabildim çünkü hiç ofiste vakit geçirmedim ve yemek vermeme pek yaygın olmadığından aklıma gelmedi. İşte böyle psikolojik baskı altındayım ve her yerimde sivilce çıktı. İş hayatı böyle farkındayım, her gün de Allah'a şükrediyorum. Zaten Taksim Gümüşsuyu Suriyeli kadın ve çocuklarla dolu. Piyalepaşa ve Çağlayan da öyle. Yani her gün ama her gün yaşlı amcalar ve çocukları çok zor durumlarda görüyorum, inanın ağladığım oldu, çok sinirim bozuldu. Böyle gördükçe saçma sapan şeyleri dert etmemeyi ve şükretmem gerektiğini daha çok hatırlıyorum.


      Bu ara babamla ilişkimiz düzeldi. Hala görüşmüyoruz ama sık sık telefonda konuşuyoruz, uzun uzun sohbet ediyoruz. Uzun zaman sonra babama kendine zarar vermemesini söyleyebildim mesela. Bu benim için çok zordu çünkü. Artık kardeşim de ben de çalıştığımız için babama para vermeyince çok kızmıyoruz, belki de bu yüzden sohbet etmeye vaktimiz var artık.

      Size en son Vegas'la alakalı ne kadar ben merkezci olduğunu yazmıştım. O günden beri Vegas aramamaya devam etti. Bir kere buluşalım demişti o gün de aslında başka bir arkadaşıyla buluşacakmış zaten. Dün akşam İstanbul'la Starbucks'ta otururken tesadüfen Vegas'la karşılaştık. Geldi hiçbir şey olmamış gibi selam verdi, iki dk sohbet ettik ve ilk sorusu "Adliye nasıl gidiyor?" oldu. Soruya bak. Vegas'tan sonra İstanbul'un yorumu " Abi kız ne güzel ölü taklidi yaptı öyle." Baya güldüm, sevgilimin genelde Vegas'la ilgili yaptığı yorumlar hep bu şekilde, çünkü pek sevmez. Ama çok komik bir ayrıntı var. Benim bir siyah topuklu ayakkabım var. Kendi paramla aldığım ilk topuklu ve çok giymesem de dolapta dursun istiyorum. Bir nikaha gidecek diye Vegas'a vermiştim ama şimdi görüşmediğimiz için aklıma ayakkabım takılmıştı, ben de bir nikaha gideceğimi ve o ayakkabıyı giyeceğimi, Taksim'e geldiği bir gün getirmesini rica etmiştim. Halbuki nikah falan yok, bildiğiniz ayakkabının peşine düştüm ya, ama ne yapayım özeldi o.

     Bu arada parayı idare etmek ne zor işmiş. Maaş alınca kolaylaşacak sandım ama... Geldiği kadarı gider derler ya öyle oluyor. Daha yazmak istediğim şeyler de var, bir dahakine artık. Serviste yazdığım yazıyı adliyede bitiriyorum ve evde düzenleyip yayınlıyorum. Bahtsız bedeviyim adeta.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...