anksiyete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anksiyete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2020 Cuma

Korkular

İnsan çok üzücü şeyler yaşadığında korkular ve anksiyete ciddi anlamda azalıyor. Neden, aslında tam tersi olması gerekmez mi? Sonuçta kötü şeylerin bizim de başımıza gelebileceği yüzümüze acımasızca çarpmış olmuyor mu? Şöyle bir düşününce, lise hayatım ve dedemin ölümünden sonraki dönem hayatımda anksiyeteyi en az yaşadığım dönemlerdi. Lisede babamın uyuşturucu zulasını bularak evde bir yıkıma sebep olmuş, babamı yalnızlığa mahkum etmiş ve kardeşime, sonraki hayatında ciddi öfke problemlerine sebep olacak bir travma yaşatmıştım. Bunu anlatırken bile babamın hatalarını kendim üstlendim değil mi? Lisede tüm bu olaylardan sonra kaybedecek bir şeyim kalmadığını düşünüyordum. Evimiz dağılmış, babam bizi geri kazanmaya çalışmamış, hatta açıkça sorulduğunda bile uyuşturucuyu tercih etmişti. Babamı bir nevi kaybetmiştim. Çıktı gitti. Bu hüzünden ve zorluktan sonra lise hayatım çok eğlenceli geçti. Sonra İstanbul'u tanıdım, aşık oldum. Eğer aşık olduysanız aynı anda en güzel ve en korkutucu duygu olduğunu bilirsiniz. Harikadır, dünyanın en muhteşem şeyine sahip olmuşsunuzdur ve dünyanın en harika, sizi en çok anlayan insanıyla her şeyi yapabilirsiniz, her yere gidebilirsiniz. Dünyada her şeyi keşfetmek istersiniz, her şey mümkündür artık, gelecek günlerin harikalığı için umut ve heyecanla dolup taşarsınız. Sonra bu hisse, o harika insana o kadar alışırsınız ki, bir korku başlar. Kaybetme korkusu. Ben ne yaptım diye sorarsınız, nasıl yaparım bunu, şimdi ne olacak? Terk ederse, bir şey olursa, neyse dersiniz Allah korusun, olmayacak öyle şeyler. Bu noktada çoğu insan hayatına devam eder. Peki edemeyenler?

Ben bir süre ettim, anlatamam o duyguyu. Hayatta ben İstanbul'la olduktan sonra gerisi vız gelir, tırıs gider. Öyle bir mutluluk. Ve ardından gelen şiddetli anksiyete. Hata yapma korkusu, terk edilme korkusu, kaybetme korkusu. Benim anksiyetemin bir yeteneği var, belki sizinkinin de vardır. Aşırı inandırıcı. Kendimi kaybediyorum onu dinlerken bazen. O kadar inanıyorum ki tüm felaketlere, bir de kanıtlar sunuyor bana. Sana biri şöyle demişti hatırlamıyor musun diyor, yaa işte bak, o bir işaretti diyor. Şimdi okurken bana kızıyorsunuz belki, dışarıdan bakınca o sesi dinlememek kolay görünüyordur eminim, ama değil işte. Diyorum ya, çok inandırıcı. 

Üniversitede bu sorunlara rağmen ilişkim de hayatım da güzelce gidiyordu ama ara ara krizler eşliğinde. Psikolog ziyaretleri, antidepresan denemeleri. Psikiyatristler tarafından yazılmış kendine yardım kitapları okuma... Sonra benim dağ gibi dedem vefat etti. Sigara, alkol kullanmayan, sürekli yürüyüşlere çıkan dedem kalp krizi geçirdi. Çok zordu bununla baş etmek. Ölü bir insana sarılacaksın, öpeceksin, onunla konuşacaksın deseler hayatta inanmazdım. Ama insan yapabiliyormuş işte. İlk şoku atlattıktan ve bir süre yas tuttuktan sonra şunu fark ettim, anksiyete yok olmuştu. Sanırım beynim gerçek bir üzüntü ile karşılaşınca endişe yaratmamıştı. Belki de yaratmaya ihtiyaç duymamıştı. Neden acaba? Yani beynin bir hüzün kapasitesi yok sonuçta, hem sessizce oturup düşündüğüm ve endişelerimin açığa çıkması için fırsat olan bir sürü an olmuştu. Ama sanırım sebep şuydu, gerek yoktu. Zaten güvenli bölgemdeydim, hüzünlüydüm. Üzgün, süzgün, dertli, kulaklığımdaki müzik eşliğimde kimliğine büründüğüm uzaklara bakan kişi olabilmiştim. Beynimin artık beni dertlendirmeye ihtiyacı yoktu.

Psikoloji çok ilginç. Şiddet uygulayan babaların kızlarının, kendilerini yine şiddet uygulayan eşlerin yanında bulmaları tesadüf değil. O çok meşhur "kader motifi" sözü maalesef ki doğru. Her ne kadar mantıklı bir insan, ben neden şiddeti veya hüznü güvenli göreyim ki" diyebilir. Bunun cevabı beynimizin kıvrımlarında saklanan alışkanlıklarımızda. Biz farkında olmadan bizi yönlendiren alışkanlıklarımız için, rahat olduğumuz, tanıdığımız o alan daha bilindik, daha güvenli. Güvenli bölgemizden çıkmak ve alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Yapmaya çalışıyorum, aklıma korkularım geldiğinde inadına gülümseyip mutlu olduğum şeylere odaklanmaya çalışıyorum. Eğer o korkunun arkasından yürümeye her zaman yaptığım gibi devam edersem alışkanlık zincirimi kıramam. Ben artık beynime, aklıma korkularım geldiğinde bile gülümseyip gerçekten mutlu detaylara odaklanma alışkanlığı kazanmayı öğretmeye çalışıyorum. Okuduğum kitaplardan, beynimizin kurduğu iletim ağlarının tamamen yenilenebileceğini öğrendim. Yani şöyle, devamlı olarak belirli düşünce kalıplarını tekrarlayan beyin artık bunu alışkanlık haline getiriyor. Zaten endişeler de böyle oluşuyor aslında, üstüne gittikçe beslediğimiz korkular ve devamında düşündüğümüz felaket senaryoları tekrarlanıyor kafamızda. Artık normalimiz o oluyor. İşte ben beynime en baştan daha temiz ağlar kurmak istiyorum. Korkak Moira'ya sarılmak ve sakin olmasını söylemek, onlar sadece korkuların, gerçekliğin değil demek istiyorum. Bana inanmasını istiyorum.

31 Ekim 2020 Cumartesi

Ben Nasıl Mutlu Olunacağını Unuttum - Hayatı Kendime Nasıl Zehir Ediyorum #6

Bazı insanlar çok neşeli, enerjik. Sanki sürekli gülebiliyor gibiler. Bu nasıl yapılıyor ben de öğrenmek istiyorum. Ben sürekli asık suratlıyım, sürekli dertliyim. Bazen özellikle çok enerjik davranmaya, gülümsemeye çalışıyorum. Kendimi olmadığım birine dönüştürmeye, her zaman enerjisi ile ışıldayan o kişilerden biri haline getirmeye çalışıyorum. Hani bazıları için derler ya onun enerjisi çok yüksektir, her zaman güler yüzlüdür, yanına üzgün gidersin modun yükselir, işte ben de o insanlardan olmak istiyorum. Ama olmuyor işte, olmuyor. Ne kadar çok şeye sahip olursam o kadar mutsuz oluyorum. Psikoloğumla konuştuklarım, okuduğum psikoloji kitaplarından öğrendiklerim ve mutsuzluğumla ilgili düşünmem üzerine bazı sonuçlara vardım ve bu sonucun doğru olmasını çok istiyorum. Çünkü o zaman çözülebilir bir problem var demektir. Bir kurtuluş var demektir.


Ne zaman, hayatımdaki hangi anda kendimi hüzünle bütünleştirdim? Hislerimi, etrafımda olan bitene üzülerek ve çaresiz hissederek ifade etmek neden bana bu kadar yapıştı? Düşünüyorum... Çocukluğumu düşünüyorum. Özellikle çocukluğumu düşünüyorum çünkü oralarda bir yerlerde olduğuna eminim. Ben bir noktada kendimi sürekli zorluklar yaşayan kişi kimliği ile var etmişim. Bunun üzerine düşündüğümde ilk aklıma gelen babamın annemden, annemin doğum günü yemeğine çıkmadan önce, yemeği ödeyebilmek için para istemesini gördüğüm ve görmemiş gibi davrandığım o an geliyor. Babamın yetersizliği, annemin kırk yılda bir yaşadığı doğum gününde yemeğe çıkarılma mutluluğunun bile yarım bırakılışı... Annemin istediğini bildiğim ama 100 TL olduğu için alamadığım beyaz kaban. O zamanın 100 TL'si daha çoktu tabi, bahsettiğim anı 15-20 yıl öncesi falan.

Orada yarım kalan bir mutluluk var mesela. Annemin kendisi için planlanan o günün mutluluğunu yaşayamaması, bir şekilde bozulması var. Şimdi o dönemlere dönünce mesela annem o dönemki ekonomik durumumuzda asla dışarı yemeğe çıkmazdı çünkü cidden lükstü. Doğum günü diye sürpriz yapılınca mutlu oldu ama parası kendisinden istendi. Öyle çok büyük bir yemek de düşünmeyin. O günden sonra babam benim gözümde hep parasız kaldı. Öyleydi de zaten. Bir yere gitsek parası var mı acaba yoktur kesin diye diken üstünde sipariş verdim. Ama burada beni yıkan o yetersizlikten çok annemin yarım kalan mutluluğu oldu sanırım, o hayal kırıklığı oldu. Sonuçta babam işçi, emekçi olup parası olmayan bir insan değildi. Tembel, kazandığını da uyuşturucuya veren bir insandı dolayısıyla yapılan daha da ağır hale geliyordu.

Beynimi ve anılarımı araştırdığımda aklıma gelen ikinci anım, ilkokulda gece yarısı aşırı bir karın ağrısı ile uyanmam ve hastaneye gitmemiz gerektiği. Annem hemen giyindi, babamı uyandırmaya çalıştı. Kafası dumanlı ve gözleri kan çanağı halde olduğundan olsa gerek zor uyandı. Annem sessizce hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi ve parası olup olmadığını sordu. Cebime bak dedi babam. Yoktu parası. Annem yok burada deyince babam sesini yükseltti, ee nerden bulursan bul be, dedi. O gece hastanede anneme boşan dedim, ama çocuktum tabi ne kadar ikna edebilirim ki, sadece bizi düşünme biz boşanırsanız daha mutlu oluruz diyebildim ama o zaman uyuşturucuyu falan bilmiyorum. Sonra bizim konuşmamızı duyan gerizekalı bir teyze anneme, kızım kalbinin sesini dinle, dedi. O an aslında benim sesimi dinlemesi gerekiyordu.

Bu iki anıda ortak bir nokta var. Çıkarsızca yaşanan devamlı bir mutluluğun mümkün olmaması ve dolayısıyla o muhteşem beynimizin biz farkında olmadan vardığı sonuç ile ortaya çıkan, mutlu olmak mümkün değil, bitecek, terk edileceğim inancı. Maddi ve manevi olarak kızını ve eşini terk etmiş bir baba var ortada. Benim etrafımda bir tane bile mutlu evlilik yok. Terk edilen, şiddet gören, kaybeden çok kadın var ailemde. Aslında hepsi öyle diyebilirim. Travmaların genetik olarak aktarıldığını biliyor muydunuz? Genetik olarak aktarılanlara, (yanlış) öğrenilen gerçeklikler de eklenince şu sonuç çıkıyor. Asla ve asla mutlu olamayacağım. 

Ne zaman sevgilimle harika bir tatile gitsek, çok güzel bir yeri gezsek, arabama binip müziği açsam, kendime kaliteli ve pahalı güzel bir şey alsam aklıma annem geliyor. O yapamadı, ben bunları yaşıyorum diye vicdan azabı çekiyorum. Annem babamdan ayrıldıktan sonra mesleğinde yükseldi, maddi olarak gayet iyi, aslında mutlu da. Ama ben asla aşamıyorum, annemi de buraya getireyim, anneme de araba kullanmayı öğreteyim, keşke tekrar aşık olsa da çok mutlu olsa diye diye kendi mutluluğumu aklamaya çalışıyorum... Benim tüm mutsuzlukların üzerini çiğneyip mutlu olmaya ne hakkım var? Bir noktada kaybedeceğimden korkuyorum. İstanbul ile ilişkimiz o kadar mükemmel ki, bir noktada bir şey olacak ve ben o güvenli alanıma, mutsuz ve hüzünlü alanıma döneceğim sanıyorum. Beni bu kadar sevmesi mümkün değil yahu diyorum, çocuk yaptıktan sonra kesin bıkacak mümkünatı yok. Aldatıp terk etmesi veya uyuşturucu kullanıp her şeyi mahvetmesi sahip olduğumuz sevgi ile ihtimal dahilinde görünmüyorsa aklıma daha korkunç ihtimaller geliyor. Onlardan bahsetmek bile istemiyorum. 

Düşünüyorum, insanlar nasıl her şeye rağmen mutlular? Yarın ne olacağını bilmiyoruz, en iyi ihtimalle kazasız belasız birlikte yaşlansak bile bir noktada birimiz o kaybı yaşamak zorundayız. İnsanlar nasıl tüm bu gerçeklere rağmen mutlu yahu???? Gerçekten bu çok ama çok ilginç, ben yaşayamıyorum arkadaşlar. Ben tükeniyorum artık. Bazen gerçekten ölsem kurtulurdum diyorum kendimden, düşüncelerimden. İçimde bana düşman biri yaşıyor ve sürekli konuşuyor ben katlanamıyorum. Asla susmuyor ve gerçekten mutlu olmamı istemiyor.

Hayatımda sahip olmak istediğim maddi şeylerden en büyüğü arabaydı. Bir arabam olsun.. 2019 yılının sonuna doğru bakmaya başladım. Pandemi ve ekonomik kriz nedeniyle ben bakarken 90 bin olan arabalar gün geçtikçe arttı, 150 bine çıktı. Ben artık ikinci ele bu kadar veremem, sıraya girer sıfır araç beklerim diye düşünerek ismimi yazdırdım. İnsanlara 2-3 ayda ancak sıra geldiğini söylediler ama şansıma 2 gün sonra aradılar ve almak isteyip istemediğimi sordular. Minik, harika ve beyaz. Kredi başvurusu yaptım hemen. Birikmişim yetersizdi ama benim canım annem destek oldu hemen. Ve aldım. Hayatımda en çok istediğim şeylerden biri artık benimdi. Müziği açıp keyifle arabamı kullanmayı, en azından bir süre boyunca aşırı mutlu bir ruh halinde olmayı bekliyordum ama asla asla asla öyle olmadı.

Resmen hisleri alınmış gibiyim. Tamam arabayı çok sevdim, isim falan taktım, canım arabam falan ama cidden arkadaşlar ben mutlu olmayı unuttum. Hani o boğazınızdan taşan, hıçkırarak gülümsemeye sebep olan salakça ve coşkulu mutluluk anları vardır ya, tüm saçmalıklarına ve zorluklarına rağmen ben bu hayat mücadelesini bile seviyorum dersiniz. Ben işte onu kaybettim. Bütün şarkılar kayıplarla, bütün filmler mutsuzlukla, bütün kitaplar zorluklarla ilgili gibi geliyor. Bir kabuğun içine girdim kırıp çıkarmıyorum sanki. İnancım zayıfladı, dua ediyorum ama sanki tanrıyı kızdırmaktan ve her şeyi benden almasından korktuğumdan dolayı rol yapıyorum gibi geliyor. Sanki o bilmiyor da. Ben çok özledim mutlu olmayı, korkmamayı arkadaşlar. Nasıl sürekli gülümseyen, hayatı seven, umutlu insan olunuyor bilen varsa yalvarırım söylesin.


16 Eylül 2020 Çarşamba

Karantina

Mart ayından itibaren evde geçirdiğim bu dönem benim için hayatımın en yoğun duygularını yaşadığım dönemiydi. 2 ay annem ve kardeşimle evde kalmak bir noktada çekilmez hale gelmeye başladı, sebebi ise benim bir odam olmamasıydı. Artık cidden hapiste gibi hissediyordum. 

Psikologum seanslarını online yapmaya başladığı için psikolojik olarak işler iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Ben zaten evde rahat değilim bir de üstüne evde annem ve kardeşim varken psikologla konuşmak mı?


Bizim evimiz İstanbul’un eski yüksek tavanlı evlerinden, kapılar falan ahşap olduğundan tüm sesler çok rahat duyuluyor. Şu an ilk çocukluk travmama doğru yola çıkıyoruz hahaha. Neyse orayı geçelim. Her seansta ya duyarlarsa korkusundan anneme televizyonun sesini hayvan gibi açtırıyordum. Ancak psikolojik durumum sürekli kötüleşiyordu. İnsanlar anksiyeteden uyuyamaz ya, ben yattığım gibi uykuya dalarım ama benim için kabus sabah uyanmam gereken saatten saatler önce uyanmakla başlar. Aslında fena da değil erken kalkmak zorunda kalıyorsunuz çünkü zaten düşünceler uyumaya izin vermiyor. Böylece baya baya uykum düzene girdi. Konudan uzaklaşmayayım, seanslar hiçbir işe yaramaz halde geldi. Psikologum travmalarımı yaşadığım yerde, aynı evde yaşamaya devam ettiğim sürece bazı problemlerin tamamen geçmesinin çok zor olduğunu, karantina sürecinin de böyle etki etmesinin çok normal olduğunu söylüyordu. Bana psikiyatriste danışarak ilaç tedavisi ile psikolog seanslarını birlikte götürmeyi önerdi. Siz açık yara ile koşmaya çalışıyorsunuz, önce bir merhem sürelim emin olun kolaylaşacak dedi. Önce kabul etmedim, hatta bir sabah yine bir kriz sonucunda kendimle açık açık konuştum, görmezden gelmek yerine kendime açık olmak çok iyi gelmişti. Ondan sonra sanırım 2 hafta falan bildiğiniz iyileştim. Artık yendiğimi düşünüyordum ki yöneticimle yaşadığım bir kriz beni eski halime döndürdü. En sonunda psikiyatrist ve ilaç fikrini ciddi ciddi düşünmeye başladım ama sonuçta yine gidip yüz yüze görüşmek istiyordum. Ben kendimi yepyeni birine online bağlantı üzerinden anlatıp ilaç kullanmak istemiyordum. Bir de şu husus vardı, ben psikiyatristle görüşmek için hatrı sayılır bir ücret ödeyecektim ve ilaç tedavisi devam ettiği sürece ara ara görüşmeye devam edecektim, aynı zamanda her hafta psikologa para ödemeye devam edecektim. Artık gerçekten sinirlerim bozulmaya başladı. Eğer psikiyatriste gidip ilaç kullanacaksam ne anlamı vardı ki? 

Bu süreç böyle devam ederken en sonunda kendimi karantinadan çıkardım ve İstanbul ile görüşmeye başladık. Bana o kadar iyi geldi ki onda vakit geçirmek... İstanbul benim sadece sevgilim değil, manevi psikologum aynı zamanda. O kadar kilit noktalarda sorun çözmeyi başarıyor ki bazen, yine ona danıştım. Sorunum ile ilgili konuşurken bana söylediği bir cümle, uzun süredir hatta yıllardır kendime söylemeye korktuğum birşeydi. Ara ara aklıma geliyordu, rüyama giriyordu ama açıkçası ben görmezden geliyordum. O günden sonra psikologumla seanslara artık devam etmemeye karar verdim. Psikologum gerçekten bana kendimi tedavi etmeyi öğretti, onun hakkını asla ödeyemem. Ama her seans kendi kendime ilerlemekten çok yorulmuştum. Ben sorup ben cevaplıyordum. Her hafta ne konuşacağımı, o hafta hissettiklerimi ve rüyalarımı yazıp yorumlamak inanılmaz yorucu hale gelmeye başlamıştı. Çünkü mesela tam iyi hissediyorum, iki gün sonra seans var, seansta ben konuşmazsam psikologum da ben konuşana kadar bekliyor. Dolayısıyla iyi hissettiğim bir gün bile seansta ne anlatacağımı düşünmek endişelerimi tekrar hatırlamama sebep oluyordu.  Neyse ben sonuç olarak seanslara ara vermeye karar verdim. Son bir seans yapıyorduk ki, o son seansta İstanbul’la konuşurken yaptığımız çıkarım üstünden içimi dökmeye başlayınca, o kendime söylemeye korktuğum şeyleri söyleyince, nasıl bir şeydi anlatamam ama her şey birbirine bağlanmış gibi hissettim. Bir an susup kalakaldım, psikologum da gülümseyip çözdünüz işte dedi. O andan sonra birşeyler kolaylaştı. Kendime nasıl telkin vermem gerektiğini öğrenmiştim çünkü asıl korktuğum şeyi anlamıştım. İçimdeki o çocuk kalan, kendini suçlayan, her şeyden korkan Moira’ya bir şeyler öğretebiliyordum, güvenini kazanabiliyordum. 

İstanbul’da çok sık kaldığımdan ve psikolojik olarak da biraz rahatladığımdan hapisten çıkmış gibi hissettim. Bir de artık ayda yüklü bir meblağı psikoloğa vermeyeceğim için araba kredisi ödeyebilecektim. Bu da beni çok mutlu ediyordu. Çok şükür ki evde geçirdiğim kalan 4 ay bu nedenle çok daha rahat bir kafayla geçti. Tabi ara ara yeni endişeler, eski endişelerin güncellenmiş ve gelişmiş versiyonları gelip bana türlü türlü anksiyete atakları yaşatmadı değil. Ama elimden geleni yapıyorum. Hayatımda hiçbir dönem aynı anda bu kadar zor ve bu kadar keyifli geçmemişti.

Tüm bu süreçlerde okuyup destek verdiğiniz, yorumlarınızla ve maillerinizle yalnız olmadığımı hissettirdiğiniz için çok teşekkür ederim. İyi ki burası var, sizler varsınız.


10 Eylül 2020 Perşembe

6 Ay Boyunca Evden Çalışmak Mı?

25 Şubat'ta yazmışım son yazımı. Neleer neler değişti o günden beri hepimizin hayatında. Son yazılarım hep anksiyete ile ilgili olduğundan önce bu defteri bir kapatmak istiyorum. Çok fazla anksiyetem vardı, biri bitiyor diğeri başlıyordu. Bundan sonra hayatıma daha farklı yaklaşacağım. Cümlelerimi çok doğru seçeceğim çünkü kendimizi ifade ediş şeklimizin çok şey değiştirdiğine inanıyorum, daha doğrusu bunu gözlemledim. Sürekli olarak "sabahları hiç uyanamam ben" derseniz, cidden uyanamazsınız. Kendiniz, enerjiniz, çevreniz aynı anda bu önermeyi benimser ve bu hazin döngüden çıkamazsınız. Ben de kendime yıllardır bunu yaptığımı fark ettim. Psikoloğum sağ olsun kendi kendime terapi yapmayı biraz öğrendim. Artık psikoloğa da gitmiyorum zaten. Sonuç olarak ben artık psikolojik olarak sağlıklı, anı yaşayabilen ve neşeli bir insanım. Bunu sürdüremediğim bir nokta olursa yine eminim ki buraya sığınırım. 


19 Mart 2020'den beri evden çalışıyoruz. Eylül ayında tam zamanlı çalışmaya başlayacaktık aslında ama şirket sahibinin covid pozitif olduğu ortaya çıkınca evden çalışma bir ay daha uzatıldı. Çok şükür sevdiğim herkes sağlıklı, ben hiç test yaptırmadım ama sanırım herkes gibi covidi atlattığımı düşünüyorum. Yöneticim saolsun. 

Türkiye'de ilk covid vakası 10 Mart'ta açıklanmıştı, benim de bir duruşma için Manisa'ya gitmem gerekiyordu. Covid yüzünden uçağa binmekten korkuyordum. Yeni otoyol sayesinde gideceğim yer toplamda 4 saat 50 dk gösteriyordu, ben de her gidişimde uçağa binsem dahi en az 2 saat araç kullandığımdan uzun yolda kendime güveniyordum. Zaten şirkette herkes araçla gidip geliyordu, yani gayet normal bir şeydi. Aldım annemi de yanıma duruşmaya gittim. Hem ben uzun yolda sıkılmamış olacaktım hem de annem için değişiklik olacaktı. Gittik, geldik, hiçbir problem yaşamadık. Ama yöneticim benim arabayla gittiğimi duyunca delirdi, bildiğiniz delirdi. Çok kötü imalarda bulundu, sevgilimle gittiğimi, bunu bir fırsat olarak değerlendirdiğimi falan söyledi. Ben şok oldum ve inanılmaz üzüldüm, sesimi yükselttim. Benim sevgilimle yolculuğa çıkmak için çok şükür şirketin dandik arabalarına ihtiyacım yok, nasıl böyle bir şey ima edersiniz, kaldı ki gizli iş yapmaya çalışsam gelip size söylemezdim, ruhunuz bile duymazdı diye bağırdım. Sevgilim de ben de şirket avukatıyız, öyle kafamıza göre iş gününde şehir dışına çıkamadığımız gibi, maddi olarak da böyle bir şeye ihtiyacımız yok. Nasıl tartıştık size anlatamam. Sonra öyle bir şey ima etmeye çalışmadığını falan söyleyip beni sakinleştirmeye çalıştı ama pek işe yaramadı. Ben tabi ki bu tartışmadan sonra istifa etmeyi kafaya koydum. Ama hayatımda hiç yeni iş bulmadan bir yerden ayrılmamıştım ve önce cv'mi hazırlayıp birkaç yer ile görüşmem gerekiyordu. Bir hafta sonra yine duruşma için Manisa'ya gitmem gerekti, covid vakaları her geçen gün artmasına rağmen kavgamız dolayısıyla araba ile gidemedim ve uçağa bindim. Birkaç gün sonra ateşim inanılmaz yükseldi, boğazım acıyordu ve öksürüyordum. Eklemlerim daha önce hiç ağrımadığı şekilde ağrıyordu, resmen ağrıdan uyuyamamıştım. Bol bol dut pekmezi, keçi boynuzu özü ve sambucol vitamin aldım, bol bol su içtim. Grip ilaçlarının bazılarının iyi gelmediğini söylediklerinden ya covidse diye düşünerek bir süre almasam da, 3. gün almaya başladım çünkü hastaneye gitmekten ölümüne korkuyordum. O dönem giden kişiyi direk karantinaya alıyorlardı ve eve göndermiyorlardı. Kullanılan ilaçlar da sonuçları kanıtlanmış ilaçlar değildi, resmen deneysel ilerliyorduk. Covidsem bile kendimi evde karantinaya almak daha mantıklı geldi. 

Uzun süre evden çıkmadım, sevgilimle bile uzun süre görüşmedim. Annem ve kardeşimden uzak durdum, tuvaletten çıkarken bile çamaşır suyu döküp öyle çıkıyordum. Kapı kollarını bile sürekli dezenfekte ediyordum. Sonuç olarak belki de yöneticim yüzünden bu hastalığı kaptım ve atlattım. Belki sadece soğuk algınlığı veya gripti hiç bilmiyorum. Ama covid nedeniyle evden çalışmamız sayesinde işimden ayrılmak zorunda kalmadım ve 6 aydır iş hayatımın en rahat dönemini geçiriyorum diyebilirim. 

Bu dönemde hayatımızda neler değişti? Öncelikle kendimi zorla borca sokup araba aldım. Nasıl bilmiyorum ama bir şekilde ödeyeceğim işte. Bu zamana kadar hep İstanbul beni gezdiriyordu, aldığımdan beri ben İstanbul'u gezdiriyorum. İkinci olarak daha önce yazmış mıydım bilmiyorum ama kardeşim evleniyor. Son 10 gün. 20 Eylül'de düğünümüz vardı, kısıtlamalar nedeniyle nikahımız var. Covid daha ne kadar sürecek bilmediğimizden, çocuklar da aylar öncesinden nikah günlerini ve evlerini almış olduklarından daha fazla beklemek istemediler haklı olarak. Bu hafta sonu kardeşimin eşyalarını toplayacağız, hafta içi de evine taşırız veee hayatımda ilk defa kendi odam olur. Evet, 28 yaşındayım ve hep erkek kardeşimle aynı odayı paylaşmak zorunda olduğumuzdan ben artık odayı ona bırakmıştım. Çoğunlukla İstanbul'da kaldığımdan (sevgilimde), evdeyken de annemle kaldığımdan bir şekilde idare ediyorduk ama ben bu yaşıma kadar hiç özel odaya sahip olmamıştım. Bence çok acı. Ama neyse derdimiz bu olsun. En azından ben de evlenmeden önce kısa süre de olsa kendi odama sahip olacağım. Henüz resmi evlilik teklifini almadığım için tarihimiz yok ama biliyorsunuz uzun yıllardır birlikte olduğumuz için öyle şeyler bizim için artık formalite, ev bakmaya bile başladık.

Bu dönemde şunu öğrendim, mutluluk ve huzur insanın beyninde. Araba aldıktan sonra inanılmaz mutlu olacağımı, özgüvenimin tavan yapacağını ve çok daha özgür hissedeceğimi düşünüyordum. Meğer o özgürlük kafanın tam da içindeymiş. Başka bir yerde değil. Evet parasızlık veya imkansızlıklar insanı çok mutsuz edebilir ama neye sahip olursak olalım bunlar tek başına mutlu etmeye yetmiyor. Anın içinde yaşamak asıl anahtar. Yıllardır anksiyete ile yaşayan biri olarak söylüyorum, çok basit ve saçma geliyor biliyorum. Ama geçmiş ve gelecekten vazgeçin, huzur bu anda.


25 Şubat 2020 Salı

Anksiyete Sen Mi Büyüksün Ben Mi?

Anksiyete kalp krizine sebep olabilir mi acaba? Bir kalbim, bir midem, bazen ikisi birden... Tıkanıyor ve sanki üzerinde çok büyük bir yük varmış gibi hissediyorum. Nefes alamıyorum. Birisi avuçlarının arasına alıp sıkıyor mu desem, yumruk yemek gibi mi desem... Gerçekten her an ağlayabilirim ama ağlarsam da rahatlamam gibi de. 

Daha önce başka bir yolla hayatımı mahveden anksiyete, psikologumun yardımıyla tam mekanı terk etmişti ki... Benim beynim anksiyete ile yaşamaya alıştı da onsuz yapamıyor mu acaba? Veya ben drama bağımlı mıyım? Şimdi düşününce, hayatımın hiçbir döneminde -her şeyin yolunda olduğu dönemler dahil- ben tam mutlu olmadım. Çocukluğumla ilgili hatırladığım şeyler zaten genelde karanlık ve mutsuz. Lise 1'deyken babamın uyuşturucu zulasını bulup anneme söylediğimde ve onlar boşandıklarında beni birkaç sene idare edecek drama kavuşmuştum. Ama sonra İstanbul'la tanıştım. Her şeyi yapabilirim gibi, hayatta keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca şey var ve bizim harika hayatımız bunları keşfetmekle, birbirimizi keşfetmekle geçecek gibi... Umut dolu bir hayat. Hala da aynı hissediyorum, hatta çok daha fazlasını. İstanbul'la birlikteyken istediğim üniversite ve bölümü de kazandım. Sonra da her şey harika gitmeye devam etti. Ama bir yandan beynimin çoğunlukla anksiyete ile dolu olduğu, güzel anlarımın tadını çok zor çıkardığım bir hayat. İstanbul'u da kendimi de çok yorduğum ama birbirimize olan sevgimizin gıdım azalmadığı yıllar.. Psikologa gitmeye karar verip de bir süre devam edince, bir şeyler çözüldü sanki. Kısa bir süre de olsa her şey gerçekten yolunda olmuştu. Gerçi o zaman da sevdiklerimi kaybetme korkusu, kötü rüyalar, telefon iki çalışta açılmayınca meraktan geçirilen sinir krizleri...Neler yaptım neler o krizler yüzünden. Yer yer sakinleştirici haplar kullansam da çok işe yaradığını söyleyemem.


Üniversite bitti, iş hayatı başladı. Anksiyete şekil değiştirdi ama beni hiçbir zaman terk etmedi. Bazen ölmek istedim, çünkü ancak o zaman geçeceğini düşünüyordum. Bazen de, anksiyeteyi yendiğimi düşündüğüm küçük anlarda hayatı ve bu mücadelesini daha çok sevdiğimi hissettim. Bazen yolda bile gülümseyerek yürümeme sebep olacak kadar mutlu hissedip, gece gördüğüm bir rüya nedeniyle her şeyin mahvolacağına aşırı inanarak geçirilen günler yaşadım.

Anksiyetenin iki kılığı vardı. Biri şu yukarıda yazdığım, umut dolu hissederken dahi peşimi bırakmayan kılığı. Beni şu ana kadar en çok zorladığını düşündüğüm oydu. Psikologa gittiğimde bir miktar çözülmüştü ama yeni kılıklar buluyordu sürekli. Yaklaşık bir yıl önce daha fazla dayanamayacağıma karar verip tekrar psikolog arayışlarına başladığımda, kendisi de psikolog olan bir arkadaşımın yönlendirmesi ile buldum, kendisine Floransa diyelim, çünkü gördüğümde bana en çok huzur veren şehir oydu. İlk başladığımda daha iyi hissetmeye hemen başlamıştım; para sıkıntısı ve işsizlik korkusu da üstüne gelince devam edemedim. Halbuki kendisi ödemelerinizi hemen yapmanıza gerek yok, yeter ki ara vermeyin diye uyarmıştı. Sonrasında yeni iş bulmam, düzenimi oturtmam, maaşımın yükselmesi ile mutlu olduğuma kanaat getirdim ve anksiyete hello, ben buradayım merak etme, birlikte yine mutsuz olabiliriz dedi. Beynim bu teklife hemen atladı pek tabi ki. Hızla Floransa ile iletişime geçtim ve terapilere tekrar başladık. Sorunumun çözülmesi birkaç seans sürdü ama gerçekten bu süreçte çok fazla şey gün yüzüne çıktı. Hayatta bu kadar çok korku ve hayal kırıklığına, bu kadar çok travmaya sahip olduğumu asla bilmezdim. Sorunum çözüldü gibi hissettim. Bu arada da İstanbul'la aşırı mutluyduk, geleceğe yönelik planlar yaptık. Ben maaşıma zam aldım ve ne zamandır hayalini kurduğum için kredi çekerek araba almaya, böylece bir yatırım yapmaya karar verdim. Allahım dedim, bu mutluluk da neyin nesi?

İnanın diyorum size, ben hayatımda böyle bir anksiyete krizi yaşamadım. Hayatım alt üst oldu. Hala tam kendime gelebildiğimi söyleyemem. Açıkçası anksiyete öyle bir şey ki sizin çarpık ve yanlış düşüncelerinizi destekleyen en küçük ayrıntıları dahi yakalayıp somut delillerle saldırdığını sanıyor.

Kalbimin üzerine oturan ve yer yer mideme geçiş yapan fil, Floransa ile yaptığımız bir seans ile biraz hafiflediyse de, uzun uzun dua etmem ve Allah ile dertleşmem sonucu baya kalkıp ağırlığını azalttı. Yavaş yavaş gidecek gibi hissediyorum ama saniyelik düşüncelerle kalbimin üzerinde hoplamıyor değil.

Çok ama çok yorgunum. Ama kesinlikle yatıp uyumak, uzun uzun boş boş duvara bakarak dinlenmek ile atılabilecek bir yorgunluk gibi değil bu. Aksine konuşarak, hayatın içinde olarak ve böylece unutarak atılabilecek bir yorgunluk. Daha çok param olsaydı seans sayısını haftada 2'ye çıkarırdım. Ya da bilmiyorum belki biraz kendimi dinlemem gerekiyordur.

Bunu yaşayıp aşabilen var mı hiç? 

20 Şubat 2020 Perşembe

Anksiyete Buna İzin Vermez

Çook uzun zaman geçti... 

En son kedi tırmalaması yüzünden kuduz aşısı oluyordum. Son aşımı, Sofya Hanım’dan açıkça izin alarak sabah işten önce hastaneye gidip yaptırdım. Hastane çok sakindi ve hemen yaptırıp çıktım. Hayatımdaki kuduz aşısı bahsini de böylece kapatmış oldum. Peki bu olaydan ders aldım mı? Tabi ki hayır. Yolda gördüğüm her türlü kedinin köpeğin üzerine atlamaya devam ediyorum. 


2019 yılının Ekim hayatı hayatımın açık ara en yoğun ayıydı. Birer adet ruhsat töreni, aile tanışması, kız isteme, kına, düğün, nişan, aileyle tanışma, şirkette açılış kutlaması ve parti... Filmekimi'nden sadece bir tanecik film izleyebildim, o derece yani.

29 veya 30 Eylül'dü, büyük dayımla birlikte, kardeşimin kız arkadaşı Milano’nun ailesiyle tanışmaya gittik.

5 Ekim Cumartesi, Parisle Filmekimi

Frankie diye bir filme gittik. Kötü değildi ama çok boştu sanki. Sonra Ara Cafe’ye gidip kahve sigara yaptık. Sonra da İstanbul’a geçtim. Güzel ve sakin bir başlangıçtı..

6 Ekim Pazar, Annemle Alışveriş

Kuzenim Barcelona, Almanya'da evlendi ama İstanbul’da düğün yapılacaktı. Düğün 19 Ekim'de olmasına rağmen hala elbisem yoktu. Bütün gün anneme ve bana elbise baktık. Sonunda karar verebildik ve birer tane elbise aldık. Bir haftasonu böyle bitti.

9 Ekim Çarşamba, Kardeşimin Ruhsat Töreni

Kardeşim de avukat olduu! Ve ruhsat töreni tabi ki o kadar gün arasında Ekim ayının ortasına denk geldi. Ama olsun, çok güzeldi. Cübbesini avukat ablası olarak ben giydirdim. ♡

10 Ekim Perşembe, İzmir’de duruşma

Çok yorgun değilmişim gibi bir de günübirlik İzmir duruşmasına gittim geldim. Gitmişken de Kordon sahilde biraz hava aldım. Ama Kordon sahili pek sevmedim ya. Ayrıca da İzmir’i sevsem de nesini büyüttüklerini hiç anlamadım. Tatil yerleri güzel ama şehir içi baya kötü. Trafiği İstanbul gibi, insanları daha kaba. Sürücüler asla birbirlerine yol vermiyor, asla sinyal vermiyorlar. Yol vermeleri gereken her seferde sinirleniyorlar. Ara sokakları falan da pis, ayrıca hiiiç park yeri yok.

12 Ekim Cumartesi, Prag’la Kilyos

Hem biraz ara vermiş olalım, hava alalım, hem de fotoğraf çekelim dedik. Atladık arabaya Kilyos'a gittik.

13 Ekim Pazar, Kız İsteme

Milano’yu istemeye gittik. Yemek, sohbet, tuzlu kahve derken o gün de öylece geçti. Ben kardeşimin evleniyor olduğunu çok idrak edemedim.

16 Ekim Çarşamba, Santral Açılışı

Benim çalıştığım şirket enerji şirketi. Türkiye'nin tek seferde en çok elektrik üreten santralinin açılışı, tabi ki Ekim ayına denk gelmeliydi. Sabah 4’te kalkıp havaalanına gittik, sonra İzmir’e. Oradan da Manisa’ya. Önce açılış, kurdele kesimi, santral gezisi. Sonra İzmir’e dönüş, otele yerleşip akşamki parti için hazırlanma aşaması ve rakılı yemekli parti. Dans fotoğraf derken gece oldu. Hep birlikte çıktık bu sefer de otele 5 dk mesafedeki Alsancak sahile gittik. Yattığımda saat sabah 4'e geliyordu..

17 Ekim Perşembe, Arabuluculuk ve Kına (ne?)

Bir süredir tebliğ edilmesini beklediğimiz arabuluculuk görüşmesi Ekim ayının ortasına denk geldi tabi ki. Hem de Manisa’da. Sabahın köründe toplu kahvaltı, sonra da havaalanına yani İstanbul’a dönüş vardı ama ben İzmir havaalanından araba kiralayıp Manisa’ya geçtim. İlk defa araba kullanırken yol asla bitmedi ve ben çok sıkıldım. Uçaktan 3 saat önce havaalanındaydım ve daha erken saattekilerde hiç yer yoktu. Akşam Barcelona’nın kınası vardı ama yetişemedim. Belki sonuna yetişirdim ama yorgunluktan ve uykusuzluktan öldüğümden doğrudan İstanbul’a (sevgilime) geçtim. :)). O kadar çok şehir saydım ki sevgilim diye belirtmesem anlaşılmayacaktı muhtemelen.

19 Ekim Cumartesi, Barcelona & Moscow Düğün

Bizim Rus damada da isim vereyim dedim sonra tekrar bahsi geçebilir çünkü. Düğüne yakınlarımız geldi sadece 80 kişi falandık. İstanbul gelmedi çünkü dayımlarla daha tanıştırmamıştım. . Ama o kadar eğlendim ki... Asla bir düğünde o kadar eğleneceğimi düşünmezdim çünkü düğünleri falan hiç sevmem. Ama resmen sahneden inmedim. Barcelona’nın ablası olan kuzenim Sidney ile resmen sahneden inmedik, millet oturdu bizi izliyor o derece dans ettik. Erik dalı ve halay, Alman-Rus pop kombinasyonu ile baya değişik ve eğlenceli bir akşamdı. Ertesi gün kulaklarım hala kısmen tıkalıydı.

25 Ekim Cuma, İstanbul’un Dayımlarla Tanışması

O kadar yıldır birlikteyiz ama İstanbul’u dayımlarla tanıştırmamıştım. Evlenmediğimiz sürece gerek yok diye düşünüyordum. Dayımlarla tanışması normal bir ailede babayla tanışması gibi düşünün işte. Beklediğimden çok daha güzel geçti aslında. Dayımlar baya sevdi, İstanbul'un mizah yeteneği sağ olsun dayımları bile güldürdü. Arada neden daha önce tanıştırmadığıma ve ne zaman söz keseceğimize dair imalar döndü ama çok takmadık. Sonuçta geceyi başarılı bir şekilde atlattık.


27 Ekim Pazar, Kardeşimin Nişanı

Yani şunu yazdığıma hala inanamıyorum gerçekten. İdrak etmem de aslında nişanda kardeşim ve nişanlısını, o süslü nişan masasının orada bırakmak zorunda kaldığımı fark etmemle oldu. Baya baya kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Bir sürü tanımadığımı insan vardı Milano'nun ailesinden. Nedense kendimi çok yabancı gibi hissettim başlarda. Ama ağladıktan sonra biraz rahatladım sanırım. Yine erik dalı damat halayı falan havada uçuştu. Tabi ki nişana İstanbul'um da geldi. Hem yıllardır benim kardeşim artık onun da kardeşi gibi, hem de dayımlarla tanışmış olduğu için zaten sorun olmayacaktı... Arabayla gelip beni (doğal olarak hjhkj), Barcelona ve Moscow'u aldı, dördümüz birlikte gittik. Ben dans ederken bir ara dayımlarla bir ara da ananemle sohbet ettiğini gördüm. :)) Bir sürü insan da gelip ay nişanlını da çok beğendik diyip durdu hhddkjhksfj. Kısacası benim için keyifli ve idrak edemediğim bir gün olarak geçti... 

Galiba artık kardeşimle sabaha kadar Age of Empires ve Call of Duty oynayamayacağımızı kabullenemedim....


Bir ay sonraya ışınlanalım...27 Kasım İstanbul'umun doğum günü olduğundan bu sefer yurt dışına çıkma planı yapmıştık. 5 günlüğüne Prag'a gittik. Çok anlatmaya gerek yok heralde, en kısa tabirle masal gibiydi. Bir günü de Çek Cumhuriyeti'ne sınır komşusu Almanya Dresden'e ayırdık. Tam da christmas marketler kurulmuş, her yer sosis, şarap ve sıcak çikolata kokuyor...Yani çok çok iyi gelen bir tatil oldu.

Aralık ayı, annem ve kardeşimle baya uzaklaştığımız ve tartıştığımız bir ay oldu. Ben bir süre İstanbul'da kaldım. Sonra düşündüm, düşündüm... Onların da kendilerince haklı oldukları noktalar vardı. ikisiyle de uzun uzun konuştum ve sonrasında aramız hiç olmadığı kadar iyi oldu. İstanbul'la da zaten her şey harika gidiyordu. Tek sorunum yöneticim Sofya Hanım'dı ve ben artık onu da umursamıyordum. Babamı da hayatımdan çıkardığım için üzüleceğim çok da bir şey kalmamıştı...

Ve anksiyete sahibi olan herkes çok iyi bilir ki.... ANKSİYETE BUNA İZİN VERMEZ.

13 Ocak 2019 Pazar

Günde 2 Litreden Fazla Su İçme Challengem




Tam daha sağlıklı ve mutlu olmakla ilgili yazıyorken hasta olmam biraz ironik olsa da, kış aylarında gripten kaçış yok. Benim için yıpratıcı olan aslında hastalıktan çok, sınav döneminin ortasında hasta olmak. Şuan da ders çalışıyor olmam gerekiyor mesela. Ama hani derler ya vücudum kırılıyor diye, işte öyle bir durumdayım. Çok şükür bana çok iyi gelen bir soğuk algınlığı ilacım var da boğaz ağrım hemen geçiyor.

Önceki yazımda daha sağlıklı yaşamak ve daha iyi olmak için bazı kararlar verdiğimi yazmıştım. Aşırı basit şeyler gibi görünse de bana faydası çok büyük olan şeyler. Uygulamaya ilk başlayacağım şey su içmek. Normal bir insanın içmesi gereken su miktarı kilosuna ve aktivitesine göre değişse de, büyük bir çoğunluk için geçerli olan miktar günde 2 litre. Dolayısıyla ben de bu hedefle başlıyorum. Normalde günde 1 lt suyu bile zor içen biri olarak beni biraz zorlayabilir ama yapacağım.

Suyun faydalarını burada sayacak değilim. Ancak kendi açımdan asıl önemli nedeni, yeterli su içtiğimde zihnimin sakinleşmesi, berraklaşması ve anksiyete seviyemin azalması. Bu nasıl oluyor bilmiyorum ama anksiyete düzeyimin oldukça yüksek olduğu bir dönemde, sanki vücudumu ve beynimi temizleyecekmiş gibi bardak bardak su içmeye başlamıştım. Gerçek bir sonuç muydu yoksa psikolojik miydi bilmiyorum ama baya faydasını görmüştüm. Bunun dışında az su içtiğim zaman inanılmaz bir baş ağrısı yaşadığımdan, aspirin alır gibi su içtiğimden vücuduma ne kadar iyi geldiğini fark edip içmediğim her gün kendime kızmaya devam ettim.

Kendimi tedavi etmek zorundayım. Çünkü hiç ama hiç memnun değilim halimden. Saymam gerekirse;

Psikopat insanlar gibi parmaklarımı sürekli yara yapıyorum. Dudaklarımı yediğimden ruh hastası gibi görünüyorum. Her yerimi yara yaptığım için canım yanıyor. Hem parmaklarımla oynamamdan hem de yeterli su içmememden dolayı tırnaklarım güçsüzleşti ve iğrenç bir şekilde kırılıyor. Cildim ve dudaklarım çok kuru. Vücudumun her yerinden bir problem pörtlüyor. Yüksek amilaz seviyeme mi, polikistik kistlerime mi, stresten ve sağlıksız yaşam tarzından oluşan yaralarıma mı, her an uyuyabilecekmiş gibi yorgun olmama mı kızayım? Bir insan her gün geç yatar mı? Her gün 45 dk saatini erteleyip deliksiz uyuyabileceği bir 45 dkdan mahrum kalır mı? Her gün işe geç kalır mı? Artık eşyalarımın ve kendimin dağınıklığından her günümü şansa geçiriyormuş gibi hissediyorum.

Bir yandan da tüm bunları düşünmek çok yorucu. Su mu içeyim, spor mu yapayım, her gün krem mi süreyim, sağlıklı mı besleneyim, uyuyayım mı, psikolojim ile mi uğraşayım, yoksa kariyer mi yapayım? Yani sürekli bir şeyler yapmak zorunda olmak çok yorucu değil mi? 

Aslında yapmamız gereken bunları ek yükümlülükler gibi yerine getirmek yerine hayatımızın içine sokmak sanırım. Yani 2 lt su içmek için challenge yapmamalıyım. O benim normalim olmalı. Ben normalde zaten parmakları sağlıklı bir insan olmalıyım ki, gün içinde sürekli Madecassol sürmek zorunda kalmayayım. O yüzden de, 2019 yılını kendim için sağlık ve farkındalık yılı ilan ediyorum. Her ne kadar Ocak ayının yarısına gelsek de fark etmez. Bugün pazar. Yarın hafta başı olduğundan tam challenge başlatma zamanı bence. Şimdi ilk hedefim, yarından itibaren başlayacağım ilk aylık challengem, günde 2 litreden fazla su içmek olacak. Aslında gece en geç 12 de yatmak ya da günde 7 saat uyumak gibi bir hedef de koymam lazım ama dur bakalım ona da başlarım zamanla.

Günde 2 litreden fazla su içerken de psikolojimde, vücudumda, cildimde olan değişiklikleri sizinle de paylaşıyor olacağım. 13 Şubat'a kadar sürecek. Ama amacım 13 Şubat'a kadar böyle bir şey yapıp bitirmek değil, o tarihe kadar bu alışkanlığı hayatıma dahil edebilmek. Sonrasında da aynı şekilde devam edebilmek.

Bakalım nasıl geçecek... Hepinize iyi haftalar dilerim :)

25 Aralık 2018 Salı

Psikologlar Ara Vermese Olmaz Mı?

Yeni iş sürecimde her ne kadar herkes iyi ve güler yüzlü olsa da anksiyetem asla beni yalnız bırakmadı. İlk haftadan kendini göstermeye başlamasına şaşırmadım tabi ki. Vücudumun kasılması ve karnımın üzerine fil oturmuş hissi beni çok rahatsız etse de izlediğim bir video sayesinde biraz rahatladım. Vloggerlardan biri anksiyete ile ilgili çektiği bir videoda farkındalık meditasyonunun ne kadar işe yaradığını ve bunu hayatımızın içine sokmamız gerektiğini anlatıyordu. Aslında baya da faydalı olmuştu. Ta ki geçen cumartesiye kadar.

Ayrıntılarını anlatmayacağım çünkü ileride okuduğumda tekrar aynı şeyleri hatırlamak istemiyorum ama aşırı kötü oldum ve ne yapacağımı şaşırdım. Her zaman kullandığım sakinleştirici olan Alora’nın işe yaramayacağını düşünerek biraz daha güçlü bir sakinleştirici istedim eczaneden. Kız bana Prozac verdi. Ben şöyle bir baktım, hafif dedi. Ben de sandım ki mg olarak hafif olan bir versiyonunu yaptılar. Meğer öyle değilmiş. İki günde üç tane aldıktan ve oldukça da faydasını gördükten sonra Pazar gecesi mahvoldum. Sıcak basmasıyla uyandım ve kalbimin üzerinde bütün dünyayı taşıyormuşum gibi bir his vardı. Nefes alamıyordum çünkü korkum ve anksiyetem o kadar fazlaydı ki hiç geçmeyecek sandım. Nefesime odaklanarak zar zor uyudum. Sabaha kadar 3-4 kere daha uyandım geri uyudum. Pazartesi sabah işe resmen sürünerek gittim çünkü uyku hiçbir işe yaramamıştı ve anksiyetem hala geçmemişti. Öğlene kadar aşırı bir mide bulantısı ve nefes darlığı ile, hiç sesim çıkmadan zar zor geçti. Ama sonunda geçti.


Hafta boyunca yer yer geri geldi, yer yer gitti. Manik depresif gibi bir korkudan ölüyordum, bir mutlu hissettiğim için şükrediyordum. Şu an normal hissediyorum. Psikologuma yazdım ama nedense cevap vermedi. Başka bir psikolog ile görüştüm ama kendi psikologumun cevap vermesi umuduyla onunla randevumu da kesinleştiremedim. İki gün sonra hala cevap vermeyince psikologuma tekrar yazdım, bu sefer cevap verdi. Maalesef seanslara ara vermiş, seni bir meslektaşıma yönlendirebilirim dedi. İstemedim. Ya psikologlar ara vermesin ne olur vermesin, ben ne yapacağım şimdi. Yepyeni birine kendimi, sorunlarımı en baştan anlatamam...

*****************

Ara Güler öleli 2 aydan fazla oldu. Bu olayın benim hayatımdaki önemi, o günden beri kardeşimin benimle konuşmaması. O gün büyük ve uzun bir tartışma yaşadık. Birbirimizi kırdık, asıl kardeşim benimle ağır konuşmasına rağmen yine küsen o oldu. Saçmalama dedim, biz kardeşiz, ben sana hakaret etmedim asıl sen bana hakaret ettin ama yine de trip atan küsen sensin. Neyse sonuç olarak aynı evde, aynı odada, konuşmuyoruz. Ve ben artık bu evden defolup gitmek istiyorum. Gerçekten çok kötüyüm. Çok yorgunum ve psikolojim mahvolmuş durumda. Tek istediğim ayrı eve çıkmak. Sanırım Pragla ayrı eve çıkacağız ama şu an yüksek lisans harcımı ödemek için para biriktirdiğimden ev için biriktiremiyorum. Keşke annemi dinleseydim, çalışmaya başladığım ilk günden beri para biriktirseydim. O zaman çoktan kendi evime çıkmış olurdum…

14 Mart 2017 Salı

Diş Teli mi Daha Çok Baş Ağrıtır, Yoksa Acımasız Patronlar mı?

Hayat şu sıralar sevgiliyle yaşama özlemi, mobbing, psikolojik problemlerle mücadele, ayrı bir alanımın olmadığı aile evimde yaşama çabam, borçlarım ve kısa süreli mutluluklarımdan oluşan bir çemberde savrulup gidiyor. Ama yine de ölmeyi hiç istemem. Böylesi bile keyifli aslında yaşamanın. Çünkü hep bir mücadele var, hep bir umut var. Psikolojimin düzelmesi umudu, İstanbul ile yaşayabilme umudu, daha çok para kazanabileceğim ve patronumun hakaretlerine maruz kalmadığım bir işin umudu... Her biri için çaba gerekiyor farkındayım. O çabayı gösterecek gücüm var mı ondan emin değilim.

Bazen hukuki bir dilekçe yazar gibi yazmak istiyorum şuraya da. Yazının konusu, olayların açıklamaları, netice-i talep yazıp üstümden yükleri atmak istiyorum. Ama hayat öyle değil, maalesef karar için ipleri ellerine bırakabileceğim bir hakim yok. Yanlış bir karar verirse de başvurabileceğim bir üst mahkeme... Her şeyi kendim yapmak zorundayım, her şeyin üstesinden kendim gelmek zorundayım. Aslında tekrardan günlük yazmaya başlasam daha kolay olacak her şey. Çünkü yazarken bazen kendi duygularımı daha iyi anlamaya başlıyorum. İsteklerimi gerçekleştirebilmek için yollar buluyorum farkında olmadan. Blog yazarken aynı olmuyor günlükle. Hep sınırlayan bir şeyler var insanı. Günlük yazarken ikinci bir benle konuşur gibiyim. Hiç yanlış anlamıyor, hiç yargılamıyor beni. 

 

Benden çok memnun olduğunu söylediği halde her daim hakaret eden bir patronum var. Tahammül sınırlarımı zorluyor, diğer insanların yanında beni rencide ediyor, büyük bir titizlikle bir sürü araştırmayla yazdığım dilekçelerimde hep bir kusur bulmaya çalışıyor. Benim hatam olmayan konularda bile bana yükleniyor hep. Farklı meslek gruplarında sorunları anlamak zor oluyor, ondan ayrıntılı yazamıyorum. Tıp, hukuk, muhasebe, sigorta, tekstil, eğitim... Her sektörün kavramları da sorunları da farklı. Ama şu kadar söyleyeyim, iyi yaptığıma emin olduğum şeyler için bile kusur buluyor. Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. "Neden hala çıkmıyorsun da öyle bir insanla çalışmaya devam ediyorsun o halde?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Buradan önce çok daha kötü insanlarla çalıştım, buradan sonra gireceğim yerler de bundan daha iyi olmayacak. En iyi ihtimalle burası gibi olur. Hem burası evime yakın, insanları tanıyorum.  Bir kadın için evine yakın iş yeri, yavşama ve taciz ihtimali sıfır olan bir iş yeri kolay bulunur bir şey değil. Ama meslek hayatımı da burada geçirecek değilim. Elbette benim de hayallerim var. Ama asıl sorun şu ki o hayallere nasıl ulaşırım, hangi yoldan gitmeliyim, burada geçen zamanı nasıl değerlendirmeliyim bilmiyorum.

Psikolojik sorunlarımla ilgili, 2017 yılının ilk saniyelerinden itibaren kendime bir yasak getirmiştim. Aklıma gelen düşünceler üzerinde hiçbir şekilde durmuyorum, yasak. Böylece gereksiz ve anlamsız bir şekilde aklıma gelen bir düşünce ya da hissettiğim manasız bir duyguya takılmıyorum. O kötü düşünce ya da duygu üstünde durmadığım için kaybolup gidiyor. Şu ana kadar işe yaradı mı derseniz, bazı konularda yaradı, bazı konularda hala üzerinde çalışıyorum. Bakalım sonu nereye varacak. 2017'nin sonunda biraz olsun sonuç almış olursam 2018'de de devam edeceğim. Ama hala bir sonuca varamamış olursam en son 10 ay önce gittiğim psikologumun hata yaptığını anlayıp, psikiyatrist araştırmaya başlayacağım. İnşallah buna gerek kalmaz.

Hayatımda çok radikal bir karar verdim. Bazıları için basit olabilir ama benim için hiç kolay olmadı. 18 Mart Cumartesi günü dişlerime tel taktırıyorum.. Çocukluğumdan beri dişlerimde gereksiz bir çarpıklık var. Ailemde bir kuzenim dışında herkesin dişleri inci gibi ama benimkiler çarpıktı. Küçükken maddi gücümüz olmadığından annem ortodontik tedaviye başlatamadı beni. Lisede maddi olarak daha iyiydik ama bu saaten sonra taktırmam diye düşünmüştüm salak gibi. Lise sonda İstanbul'la birbirimize iyiden iyiye aşık olduktan sonra hiç gerek duymamıştım. Hatta İstanbul dişlerimin bana yakıştığını ve çok tatlı olduklarını söylemişti daha ilk buluşmamızda, o zamana kadar aldığım en güzel iltifattı. Yaşım ilerledikçe tatlı olan dişlerim çocuksu durmaya, insanların bakışlarını direk dişlerime yönlendirmeye başlamasına sebep oldu. Mesleğe de başlayınca iyice rahatsız olmaya başladım. Sürekli duruşmalara girdiğim için metal tel taktıramazdım ama şu çok belli olmayan porselen tellerden taktırmaya karar verdim. İstanbul da destekleyince iyice cesaretlendim. Birkaç görüşme sonrasında dünyanın en tatlı ortodontistini buldum. Maaşım çok olmasa da ödeme kolaylığı sağladığı için halledeceğim inşallah. İlk zamanlar çok zorlanacağım biliyorum ama çene kayması olmadığı için tedavim yalnızca bir senede tamamlanabilirmiş, görüştüğüm iki doktor da aynısını söyledi. Gerçi porselen olduğu için 15 aya uzayabilirmiş ama olsun. Bakalım süreç nasıl işleyecek.



Sizler neler yapıyorsunuz? Her şey yolunda mı? İyi misiniz? :) 

18 Aralık 2016 Pazar

Acep nedendir?

Şu an müziğe ihtiyacım var. Hani böyle bir anda geleceği umutla dolduran müzikler var ya, öyle işte. Aslında İstanbul'um var geleceğimi umutla dolduran. Ama zaman da hiç bu kadar yavaş geçmemişti sanki. Bir an önce evlensek diyorum, ama önce işleri yoluna koymamız lazım. Parası olana ne kadar kolay hayat...

2017 için yeni bir planım var. Anksiyeteyi ve diğer psikolojik sorunlarımı bir oyuna çeviriyorum. Yokmuş gibi davranma oyunu. Aklıma saçma bir düşünce gelince hiç gelmemiş gibi davranacağım. Sonra akşam sonuçları yazacağım. Sonuçların kötü olduğu günler ya da haftalarda kendime uyguladığım bilişsel terapi yöntemini uygulayacağım. Bunu birkaç ay boyunca yapıp ayda kaç gün eve psikopat gibi dönüyorum, aydan aya azalacak mı, oyun işe yarayacak mı bakacağım. Allah'ım nelerle uğraşıyorum yahu.


Ofiste son bir ay içinde o kadar kötü bir izlenim yarattım ki anlatamam. Hep saçma sapan olayları bana yüklediler. Hep hatalı ben oldum. Tamam hatam vardı ama o kadar da değil yani, cidden onların da hatası var. Şimdi bu saçma sapan havayı dağıtmam lazım. Ama bazen de diyorum ki ben ne kadar başarılı yapsam da işimi, saçma sapan bir şeyi bana yüklerler yine aynı duruma düşerim. Minnoş avukat arkadaşlarım için şimdi hatalarımı anlatacağım, bakalım onlar ne diyecek. Derseniz ki hatalısın işin içine etmişsin tamam.

Birinci hata: Ofise başlayalı bir buçuk ay olmuş, sistemi yeni yerleştirmişim. Ofise bir tensip zaptı gelmiş, ben evrağın geldiğine ilişkin herkese mail atmışım ama mail ekine yanlış evrak sürüklemişim. Herkes tensip zaptının geldiğini biliyor ama kimse duruşma gününü işlememiş, duruşma kaçırmışız. Nedense kimse nerede bu tensip, kızım mailin eki yanlış dememiş. Sadece tebligatı ben aldım diye bana patladı yani.

İkinci hata: Bir dosyada birden fazla davalı vekiliyiz. Müvekkillerden biri bizi azletmiş, ben bu müvekkilin adını da yazmaya devam etmişim beyanlarda. Yetki belgesi koymuşum dosyalara. Bir azilname lafı geçti ama kimse bana bilgi vermedi, benden daha kıdemli avukatlar da devam etti o müvekkil adına duruşmalara girmeye. Ama en son beyan dilekçesini ben yazarken bu durum fark edildiği için bu da bana patladı.

Üçüncü hata: Buna hata bile diyemem. Bir duruşmada hakim çok ters köşe bir soru sordu, ben de yanlış bir şey söylememek için yuvarlak bir cevap vermeye çalıştım. Ama beyanım duruşma zaptına şöyle geçti: "Müvekkilim bu sözleşmeden dolayı borçludur." Puahahaları duyar gibiyim. Hakim bey dedim yapmayın etmeyin o zapta böyle geçmeyin, borcunu ödemiş olabilir bu konuda bir bilgimiz yok. Ama hakim yüzüme bile bakmadı. Sonuç olarak davayı reddetti. Bu da bana patladı. Şu an ilerlettiğim birkaç davayı E Bey devralmış durumda.

Şimdi ben bu duruma düşecek kadar hatalı mıyım?

Ne yapacağım ben?

Psikolojik sorunlarımı nasıl aşacağım? Psikoloğum ne kadar gelsen de fark etmez, sen kafanda büyüttükçe bitmeyecek, gerçekten aklına gelen düşünceleri umursamamalısın dedi. Şimdi ben başka psikolog hatta psikiyatrist bulsam bok gibi para versem, çok param varmış gibi, değer mi? Değmez. Çünkü bu umursamama yöntemiyle daha önce aşmıştım. Sonra umursamaya başlayınca yine sorunlarım başladı. Yani aslında psikoloğum haklı. Of ya of.

Küçükken annemler ne kadar üzgün olduğumu fark etsin diye "psikolojik sorunlarım olur da gününüzü görürsünüz inş." demiştim kendi kendime. Acep ondan mı?

17 Kasım 2016 Perşembe

Yorgunluk



O kadar yorgunum ki gözlerim kapanıyor... Tatlı bir yorgunluk demek isterdim ama maalesef değil. Gayet acı yani. Gözlerim de acıyor. Anksiyetem de tavan seviyelerde zaten. Psikolojim de vücudumla birlikte pes etti sanırım. Her gün 8 gibi işten anca çıkabiliyorum. Eve gelip gece 1'e kadar dilekçe yazdığım bile oldu... Şimdi saat 22.30. Duş alıp yatmam ne kadar sürer acaba???

Siz neler yapıyorsunuz?

Bu arada blogger kumanda panelinde bir sorun mu var yoksa sadece benimkinde mi sorun var? İzleyici sayım görünmüyor nedense...

Diriliş Ertuğrul'un sesi geliyor içeriden. Annemle kardeşim izliyor.

"Allah var, gam yok." diye bir cümle duydum. Allah var, gam yok.. Psikolojik sorun da gama dahil bence. Dua etmeye devam edersem geçecek. Geçecek...❤❤❤❤❤

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Hedefler ve Hayallere Geri Dönme Zamanı

                                                 

26 Mayıs 2016 Perşembe

Mutlu Son?

Hayat devam ediyor. Elbette anksiyete ve düşünce bozukluklarıyla... Aslında çoğu anksiyete ataklarını aşabiliyorum. Sevdiklerimin ölümüne ilişkin kafamda beliren senaryolar, hata yapma korkum, herhangi bir şey için kendime ettiğim işkenceler... Bunlar azaldı. Aslında bunlar kolay oldu. Bana asıl zor gelen başka bir düşünce bozukluğunu yenmek. Küçüklüğümde yaşadığım bir travma yüzünden, olayı yaşarken hissettiğim gerginlik ve suçluluk, bu yaşımda ne zaman gerilsem, korksam ya da suçlu hissetsem önümde beliriyor. Küçükken yaşadığım o basit travma sırasında ne hissettiysem, vücudum ne tepki verdiyse aynı şeyleri hissediyorum ve küçükken nasıl suçluluk duyduysam şimdi de duyuyorum. Bunu psikologumla aşmaya çalıştık, bir yöntem uyguladı ama gerisi senin elinde dedi. Eğer en küçük şeyde kendini suçlarsan bunu hissedebilirsin, önemli olan hissettiğin anı önemsememek. Boşver, o an ne hissettiysen hissettin, kendini sorgulama, suçlama. Suçlarsan takıntı haline gelir. Bu yaşadıkların küçükken yaşadığın şeyin arta kalanları, başka bir sebebi ya da anlamı yok...

İşte ben de şu an umursamamayı öğrenmeye çalışıyorum. Daha önce bu düşünce bozukluğum vardı ve yendim. Şimdi başka bir olay sebebiyle, işe başlamam ve iş ortamında gergin olmam sebebiyle tekrarladı. Ben hayatı buna rağmen çok seviyorum, başka çarem de yok zaten. Biliyorum ki ben kendimi böyle kabul ettiğimde ve oluruna bıraktığımda geçecek. Ah bir yapabilsem. 

 


Dün gece yine ağlayıp Allah'a isyan ettim. Bana bu psikolojik sorunları verip neden yalnız bırakıyorsun dedim. Ama sonra nasıl pişman oldum, nasıl korktum ve üzüldüm anlatamam. Şu an da gerçi biraz isyan modundayım ama daha sakinim. Artık mutluluk diye bir gerçeklik olmadığını, mutluluğun heyecan gibi anlık bir duygu yoğunluğu hissi olduğunu anladım. 25 yıldır kandırmışlar, kandırmışım. 

İş ne iyi ne kötü gidiyor. Bazen geriliyorum. Ama staj yaparken ne kadar yorulduğumu ve ne kadar yoğun çalıştığımı düşünürsek rahat bile sayılabilirim. Şu an adli tatil döneminde izin alabilir miyim diye düşünüyorum sürekli. Temmuz ayında sadece 4.5 aylık kıdemim olacak bir yılını doldurmadın diyebilir. Ama avukatların bir yıl doldurmadan bir haftalık ücretsiz izne çıkma hakları var, onu söylesem ayıp mı olur? Olmadı 9 güne uzatacaklarını düşündüğüm ramazan bayramında mı gitsem? Nasıl soracağım ya bu işlerde hiç iyi değilim.

Geçtiğimiz hafta bir müvekkil adayıyla görüştüm. Kendisine boşanma davası için dilekçe ve protokol hazırlayacağım ama adamdan ücretimi isteyemedin bir türlü. Tekrar arayıp söyledim zar zor ama ellerim nasıl titriyor görmeniz lazım. Ben neden böyleyim ya insan hakkını isterken bu kadar zorlanmamalı. Neyse bir önemi yok ki zaten bütün bunların.

Bazen ancak ölünce geçecekmiş gibi hissediyorum. Ama İstanbul benim mutlu olmamı çok istiyor, ben de onun. Onu çok seviyorum, onunla yaşamak ve keşfetmek istediğim çok şey var. Ben de hayatımı İstanbul'u mutlu etmeye, onunla mutlu olmaya adadım, hem anlam kazanmış olur. Belki onu mutlu ederken yanlışlıkla ben de mutlu olurum. Mutluluğun gerçek bir şey olduğunu anlarım falan mutlu son.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Merhaba Psikolog

İşte 5 haftanı doldurdum. Yoğun musun derseniz hayır ama nedense inanılmaz yorgun hissediyorum. Akşam 11.30 da yatsam bile 9 saat uyuyup 8.30 da kalkamıyorum. Normal şartlarda baya baya uykumu almış olmam ve kendim uyanmam gerekiyor... Hayat çok güzel ama kafamın içi pek değildi son günlerde. Belki de ondan böyleyim. Aslında şu an çok iyiyim çok şükür ama dün berbattım. Nasıl bu kadar fark olabiliyor anlamış değilim. Cumartesi günü psikologuma tekrar gitmeye başlıyorum. Çok para verecek olmama rağmen, umrumda değil. O kadar ihtiyacım var çünkü kafa huzuruna. Anksiyetesi olanlar anlayacaklardır.
İş nasıl gidiyor ben de bilmiyorum. Bazı yönlerden çok iyi bazı yönlerden de kötü. Ama olabilecek en iyi duruma yakınım?? Galiba... Emin değilim, ama onlar beni kovmadığı sürece burada devam edeceğim. 
Kardeşimle iki haftadır konuşmuyoruz. Aslında o benimle konuşmuyor. Ama biliyor musunuz artık umrumda değil. Evde sığınmacı gibi yaşıyor olmam da umrumda değil. Ayrı odam ve ayrı bir alanım olmaması da umrumda değil, ayrı eve çıkmaya param olmaması da...
Ne yapayım yani? Her gün oturup ağlayayım mı? Bazen yapıyorum ama her gün de olmaz ki.

 


Allah'ım hayat ne garip. Her şeyim var, her şeyim. Ama huzurum yok. Bir tek İstanbul'la birlikteyken huzurluyum. Her şey düzelecek gibi hissediyorum. Her şeyi yapabiliriz gibi. 
Bir söz duymuştum. Her zaman gerçek hayatım "o zaman" başlayacak deriz. Okul bitince, evlenince, çocuk olunca, param olunca... Bu mücadele bittiği ve huzurlu yaşayacağımız zaman geldiğinde gerçek hayatım başlayacak... Ama gerçek hayat aslında bu mücadele, bitmesini beklemek saçma. Hep mücadele edecek bir şeyler olacak...

6 Nisan 2016 Çarşamba

Filmlerdeki Gibi Çığlık Atarak Uyanmalar Falan, cık cık

Selamlar sevgili Antalyalılar :D Şu an bir duruşma için Antalya Adliyesi'ndeyim :) Ne kadar merkeze gidemesem de, havaalanı yolundaki palmiye ağaçları bile tavladı beni. Hava da mis. İstanbul'dan gelince bahardan yaza geçmiş gibi oldum. Bakalım duruşma nasıl geçecek :)

İş durumlarım çok iyi gidiyor. Hatta iş arkadaşlarıma da isim bulmamızın zamanı geldi. Patronun adı patron olarak kalsın. Patronun en yakını olan her ofise lazım yandaş avukatın adı Bursa olsun. Çünkü oralı. Aynı odada çalıştığım tatlı stajyer avukat kız da İzmirli olsun. Kendisinin de blogu var. Bir gün denk gelir de blogu okursa zaten hemencecik anlar. Bu çok iyi olmadı ama olsun. Kendisi bana sigortanın asgari ücretten yapıldığını söyledi, bu pek hoşuma gitmese de artılar eksileri götürüyor. Maşallah diyorum o yüzden, bu da nazar boncuğum olsun.


Bu ara yogaya ara vermek zorunda kaldığım için mi yoksa yüksek mutluluk dozum normal seviyelere indiği için mi bilmiyorum ama anksiyetem yer yer etkisini artırdı. Son zamanlarda artan tecavüz haberleri yüzünden kötü rüyalar görüp çığlık atarak uyanmalarım, anneme bir şey olduğunu görüp korkarak uyandıktan sonra kafamda rüyanın çok daha kötü senaryolarla devam etmesi, ya sevgilime bir şey olursa şeklinde düşüncelerle gecenin köründe uyanma ve uykuya dalmada zorlanma gibi etkileri oldu. Bu sebeplerden mi yoksa bahardan mı bilmiyorum ama ne kadar uyursam uyuyayım az geliyor. Gece uykuya dalmada zorlanmıyorum aslında ama kafam dolu olduğu için kaliteli uyuyamıyorum. 

Ama olsun, Allah'a binlerce kez şükürler olsun. Her şey aşılır. Yeter ki hayatta olalım, sağlıklı olalım, birlikte olalım ♡ 

28 Mart 2016 Pazartesi

Masamı Sevdiysem İşimi de Sevebilirim

İşe başlayalı bugün tam bir hafta oldu. Bu sefer gerçekten iyi gidiyor çok şükür. Biraz para ve tecrübe kazanayım modundan çok, kariyerime burada mesleği gerçekten öğrenerek başlayayım, dosyaları benimseyeyim modundayım. Ve benim için en önemlisi ne biliyor musunuz? Masamı çok sevdim :D benden önce bu masada oturan avukat hala arada ofise uğruyor, daha eşyalarının tamamını götürmedi. 7 yıldır burada çalıştığından baya eşya ve anı biriktirmiş. Bilgisayarın masaüstünde bile ekran görüntüsü olarak kendisinin ve oğlunun hamakta sallanırken çekilmiş fotoğrafları var. Manevi değeri yüksek bir şey olduğundan o tamamen gitmeden kaldırmak istemedim. Ama buna rağmen masayı sevip benimsedim ve bu benim için çok önemli. Çünkü iş yeri evden çok daha fazla vakit geçirdiğimiz bir yer ve benim kendime ait bir alanım olması çok önemli. Bu masayı bu kadar sevmemin bir nedeni de üstüne İstanbulumun işe ilk günümde gönderdiği beyaz zambakları koymuş olmam.




İkinci hafta olduğundan çoğu soldu ve atmak zorunda kaldım ama olsun. Masaya çiçek, krem, kalemlik, renkli kalemler, lamba falan koymak istiyorum. Aslında şu an çoook bayıldığım bir lamba var ama avukatınmış ve götürecekmiş. Terbiyesiiiiz. İnsan masa lanbasını götürür mü bee :P Neyse belki manevi değeri vardır.




İşte masam ilk gün böyleydi. Filtreli çektim baya havalı oldu :D Şu an böyle değil. Çiçekler azaldı ve lamba gidiyor. Ayrıca dosyalar yüzünden dağıldı ama olsun.
Yarın bir duruşma var. Ceza duruşması ve kısa bir savunma yapmam gerekiyor. Ben normalde vıdı vıdı konuşan, dilekçeleri beğenilen biri olarak toplum önünde konuşma sıkıntısı yaşayan biriyim. Bu duruşma beni o kadar korkutuyor ki anlatamam. Bütün haftasonu gerilerek ve duruşmayı düşünerek geçti. Arkadaşlarım birkaç duruşmadan sonra geçer diyorlar ama ben daha önce duruşmaya girmeme rağmen hala geçmedi :(( Düşündükçe midem bulanıyor. 

Anksiyeteye gelince, savaşmaya devam ediyorum. Ama işim artık birazcık daha kolay çoook şükür. Bunda duanın, yoganın ve meditasyonun çok büyük etkisi var. Önceki yazıya gelen yorumlardan anladım ki benimle aynı şeyi yaşayan çok insan var. Bu beni hem rahatlattı hem de üzdü. Ben nasıl savaştığımı ve nasıl sonuç aldığımı anlatmaya devam edicem inşallah. Umarım birilerinin işine yarar. 

Bu arada kardeşimle The Forest diye bir oyun oynuyoruz. Oyunda bir uçak kazası yaşıyorsunuz ve elinizde olan kısıtlı malzemeyle hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Ve insana benzeyen garip yaratıklar bazen saldırıyor. Oyun severlere tavsiye.

6 Mart 2016 Pazar

Hayattaki Sorunları Nasıl Aşabiliriz? Anksiyete ve Düşünce Bozukluğu Hakkında

Ben hayattaki sorunları aşabildim mi? Yoo. Aşmaya çalışıyorum sadece. Hiçbir zaman tamamen aşabilecek miyiz? Asla. Her zaman ama her zaman yenileri gelecek. Hiçbir istisnası yok. Ama her zaman sorunlarımızın gerçekte neler olduğunu belirleyip aşmayı deneyebiliriz. En son yazımda 55 kilo olduğumu, paramın olmadığını falan söylemiştim ve aynada en güçlü yüzümü göreceğim demiştim. Peki ne oldu? 57 kilo oldum. Hala iş bulamadım.

Düşünün ki, deodorant kullanırken bile tasarruf etmeye çalışıyorum. Geçenlerde Paris'in doğum günü için alışverişe gittim. Bu arada kendim için de üç parça şey beğendim, toplam fiyat 80 TL falandı, alamadım.
Üçün birini bile alamadım. Sinemaya, tiyatroya gitmek istiyorum, gidemiyorum. Kaç aydır Gratis'e adım atmadım biliyor musunuz? Bunun hüznünü anlayabiliyor musunuz a dostlar? Allah başka dert vermesin, şükürler olsun tabi ki...

Yine de çok şeyin üstesinden geldiğimi düşünüyorum. En başta psikolojik sorunlarımın. Anksiyete ve düşünce bozukluğu problemlerim vardı. Hala var ama baş etmeyi öğrendim. Beni okuyanların arasında bu tür sorunlar yaşayan var mı bilmiyorum. Genelde yorum olarak "Aa evet bana da oluyor." tarzı yorumlar pek almıyorum. Ama yine de herkesin bu sorunlardan müzdarip olduğunu düşünüyorum ben. Kafamdan geçenlerin hepsini ayrıntılı olarak buraya yazamam. Zaten kimsenin de kafasının derinliklerinde beliren iğrenç düşünceleri yazacağını sanmam. Ben sadece bana yardımcı olan şeyi söyleyeceğim. Düşünmemek, umursamamak. Peki nasıl?


Öncelikle, anksiyete ve düşünce bozukluğunun ne olduğunu kısaca söyleyeyim. Anksiyete endişe bozukluğudur. Bazı kişilerde etkilerini yalnızca düşünsel boyutta gösterir, bazı kişilerde ise fiziksel boyutta. Bendeki etkisi çoğunlukla düşünsel boyutta. Devamlı olarak kötü şeyler olacağına inanmak, sevdiğin birini kaybedeceğine inanmak, falanca şeyi yapmazsam sevgilimle aram bozulacak tarzı totemler yapıp bunlara inanmak, annemle tartışıp yatarsam yarın sabah ölmüş olarak uyanabilir gönlünü almalıyım tarzı psikopatça düşüncelere inanmak, sevgilime Allah'a emanet ol dedim kesin ona yolda bir şey olacak buluşmayı iptal etmeliyim diye düşünüp üzüntüden gebermek, eğer ağlayamazsam bu sefer de neden ağlamadım ben sevgilimi sevmiyor muyum diye kendi kendini yemek... Evet bu anlattıklarım iğrenç düşüncelerimin çoğunu yazmamış halim ve ben bunları her gün yaşıyorum. Her gün. Eğer en küçük bir tanesine inanırsam, gerçek olabileceğinden endişelenirsem ya da kendimi suçlarsam, günlerce beni yiyip bitirebilme kapasitesinde bir anksiyeteye dönüşebilir. Sonra da ağlamaya başlarım. Sevgilime de aileme de bok gibi davranırım. Gülümsemeye çalışırım ama gülümseyemem. Devamlı olarak midem bulanır ki bu da çoğunlukla psikolojiktir. Başım falan da ağrırsa beynimde tümör mü var diye krize girerim...Birkaç gün sonra da kendime gelirim. Bazı kişilerde çarpıntı olur, baş ağrısı olur. Hatta kişi bir rahatsızlığı olduğundan şüphelenip doktora gidebilir. İşte bu düşünsel boyut.

Fiziksel boyutta anksiyeteden rahatsız olanlarda genellikle evin kapısını üç kere (sayı kişinin kafasında belirlediği, genelde kendisi için anlamı olan bir sayıdır) kontrol etmeden çıkamama, çıkarsa çok kötü şeyler olacağı inancı, tırnak yeme, bütün gün el yıkama, ütüyü fişte bıraktığını sanıp bir saatlik yoldan eve dönme, simetri hastalığına da varabilen derecede düzen takıntısı örnek verilebilir. Fiziksel boyutta bende olanlar sadece tırnak kenarındaki etleri soyup kanatma ve bütün gün el yıkama boyutlarında. Başka da fiziksel sorunum yok o yüzden çok örnekleyemedim. Sonuç olarak bunlar çok iğrenç ve insanın hayatını yaşanmaz kılan sorunlar. Bazı insanlar psikolojik problemleri küçümserler, onlara biraz anksiyete biraz da düşünce bozukluğu ikram edelim.

Düşünce bozukluğum da var. Şimdi psikolojiden çok anlamam ama kendi sorunlarımı çözmek için gittiğim psikologum ve okuduğum kitaplar sayesinde öğrendiklerimden yola çıkarak yazıyorum. Eğer okuyan ve yanlış bilgi veriyorsun diyen olursa hemen doğrusuyla değiştirmeye açığım. Düşünce bozukluğu dediğimiz şey de, aslında herkesin kafasından gün içinde geçen, önemsiz, saçma iç sesleri dikkate alıp kendinden ve inançlarından şüphe etmeye başlama, kendini suçlama gibi saçmalıklar sonucunda ortaya çıkan psikopat durum?? Bu tanım karışık oldu. Ama şöyle düşünün, aklınızdan saniyelik saçma bir şey geçiyor. Belki anılarınız size bir şey hatırlattı, belki beynin bir bölgesi uyarıldı ve içinde bulunduğunuz durumla ilgili alakasız ve gereksiz bir duygu hissettiniz ya da aklınızdan saçma bir düşünce geçti. Çoğu insan önemsemez. Ama düşünce bozukluğu olan insanlar, bir saniyeden kısa süren bir his yüzünden gülerce kendini suçlayabilir ve o histe ya da düşüncede mantık arayabilir. Halbuki hiçbir suçumuz yok, o an beyne giden herhangi bir sinyal var, aklımızdan geçen herhangi bir düşünce var. Engelleyemeyiz. Ama ben kendimi günlerce bunun için suçlayıp, ben sevdiklerimin ölmesini mi istiyorum yoksa? sorusunu soracak ve sonra ağlayacak noktaya gelebiliyorum.


Bazı insanlar yeterince güzel ya da yakışıklı olmadıklarını, insanların kendilerini sevmediğini, hiçbir ortamda istenmediklerini, hayatın her zaman kendileri için tümsekler ve kötü şeyler hazırladığını düşünürler. Hayatın özellikle kendilerine karşı acımasız davrandığına inanırlar. Ben de zaman zaman bunları düşünüyorum. Ama ne olursa olsun bilmeliyiz ki, her şeyi çözmenin bir yolu var. Evrenin işi gücü yok sadece biz kötü olalım diye mi uğraşacak? 7 milyardan fazla insan varken tek biz mi yani?

Bunları anlatmak bile benim için çok yorucu. Başım ağrımaya başladı. Ama bunlardan çeken çok insan var. Şimdi ben iki tane kitap okudum. Biri düşünce bozukluklarını çözmeyi anlatıyor, diğeri öfke problemlerini. O kitapların öneri yazılarını fırsat bulursam yazarım. İkisini de bitiremedim ama güzel kitaplar, bitireceğim. Benim kendim baş etme yöntemim düşünmemek, takmamak demiştim değil mi?

Şöyle yapıyoruz. Bu anlattığım rahatsızlıkları çekenler zaten bir düşüncenin gerçek mi olduğunu yoksa psikolojik olarak çarpıtılmış bir düşünce mi olduğunu içten içe bilirler ama yine de kendilerini engelleyemezler. Ben hoşuma gitmeyen bir düşünce aklıma geldiği anda, o düşünce aklıma gelmemiş gibi davranıyorum. O an bulaşık yıkıyorsam tabaklara aşırı özen gösteriyorum, duş alıyorsam tenime değen suyu hissetmeye odaklanıyorum, film izliyorsam karakterlere ve dekora odaklanıyorum. Kesinlikle o düşünce neden aklımdan geçti diye sorgulamayın. Ve kesinlikle kendinizi suçlamayın. Eğer o düşünce, o his gerçekse zaten bilirsiniz. Hoşunuza gitmiyorsa zaten gerçek düşünceniz değildir. Şöyle düşünün; bilinçli olarak düşündüğümüz şeyler aslında bizim iddialarımızdır. Biriyle tartışırken söyleyeceğiniz bir sonraki cümleyi önce düşünürüz değil mi? Ya da kendi kendimize bir şeyi alıp almama konusunda tartışırken hayır çok pahalı diye düşünüyorsak gerçekten paramız az olduğu içindir. Peki hiç kendimizi "Neden bu elbise pahalı diye düşündüm şimdi?" diye suçluyor muyuz? Hayır. Aklımızdan bilinçli olarak geçen ve hoşumuza gitmeyen gerçekler de olabilir tabi ki. Ama onlar gerçeklerdir. Zaten şüphe duymayız. Dolayısıyla saçma bir düşünce saçma bir düşüncedir sadece. Başka bir anlam yüklemeyin. Düşünmeye devam etmeyin, kendinizi suçlamayın ya da başkasına karşı (en yakınınız bile olsa) suçluluk hissetmeyin.


Tüm bunların yanında, ben annemin önerdiği ve kendisinin de kullandığı bitkisel bir ilaç alıyorum. Bu ilaç sinirleri yumuşatıyor, yatmadan bir saat önce alındığında uykuya dalmayı kolaylaştırıyor. Aynı anda iki tane birden alınabilen, hiç yan etkisi olmayan ve reçeteli bile olmayan bir ilaç. Ben düşüncelerimle kendime işkence etmeye başladığım an bir tane alıyorum ve bana takmamak konusunda baya yardımcı oluyor. Prospektüsü bile kısacık zaten, bana ilaç önerdim diye kızmayın, cidden risk taşıyor olsa asla önermem. Ama psikolojik sorunlar insanı nasıl içten çürütür bilirim. Bu nedenle ismini yazıyorum "Alora". Eczacıya da herhangi bir yan etkisi olup olmadığını sorabilirsiniz. Ben defalarca sordum ve her biri hiçbir yan etkisinin olmadığını söyledi. Eğer çaresiz kalırsanız kenarda dursun.

İşte böyle. Kendinize, ilişkinize, aynı evde yaşadığınız kişilere bu illetler yüzünden yazık etmeyin. Unutmayın, düşünceleriniz çarpık düşüncelerse, iç sesin acımasızlığından kaynaklanan saçma düşüncelerse, hissettikleriniz de gerçek değildir. Çünkü hissettikleriniz aslında düşüncelerinizden kaynaklanır. Eğer kötü şeyler düşünüyorsanız, mesela yarın öleceğinizi, ilişkinizin biteceğini, sunumunuzun kötü geçeceğini, işten kovulacağınızı, sınavı kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, bu çarpık düşünceler kötü hissetmenize, yanlış şeyler hissetmenize sebep olur. Bunu kendinize yapmayın.

Düşüncelere karşı duyarsızlaşma ve sakinleştirici alma dışında meditasyon ve yoga yapıyorum. Düşüncelere duyarsızlaşmayı öğrendiğim kitabı, meditasyonu nasıl yaptığımı ve yogayı nasıl yaptığımı sonraki yazılarımda uzun uzun anlatacağım inşallah.

Ruh sağlığınızın iyi olduğu günler dilerim hepinize.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...