17 Kasım 2016 Perşembe
Yorgunluk
O kadar yorgunum ki gözlerim kapanıyor... Tatlı bir yorgunluk demek isterdim ama maalesef değil. Gayet acı yani. Gözlerim de acıyor. Anksiyetem de tavan seviyelerde zaten. Psikolojim de vücudumla birlikte pes etti sanırım. Her gün 8 gibi işten anca çıkabiliyorum. Eve gelip gece 1'e kadar dilekçe yazdığım bile oldu... Şimdi saat 22.30. Duş alıp yatmam ne kadar sürer acaba???
Siz neler yapıyorsunuz?
Bu arada blogger kumanda panelinde bir sorun mu var yoksa sadece benimkinde mi sorun var? İzleyici sayım görünmüyor nedense...
Diriliş Ertuğrul'un sesi geliyor içeriden. Annemle kardeşim izliyor.
"Allah var, gam yok." diye bir cümle duydum. Allah var, gam yok.. Psikolojik sorun da gama dahil bence. Dua etmeye devam edersem geçecek. Geçecek...❤❤❤❤❤
10 Kasım 2016 Perşembe
8 Kasım 2016 Salı
Boğulacağım
İş hayatı ne kadar iğrenç bir şeymiş ya... Benim kimsenin
yerinde gözüm yok ama kendini tehdit altında hisseden bir gerizekalı yüzünden
baskı altındayım. Bundan önceki yazımda bahsettiğim üç duruşma vardı,
ben onlara katılacak mıyız katılmayacak mıyız karar veremediler diye akşam 8 e
kadar ofiste boş boş bekledim. Ama sonra bu karar verme aşamasında M Hanım ve E
Bey'in yanında olan ofis çalışanımızdan öğrendim ki saat 4'te karar vermişler
zaten. Ama ben defalarca aramama rağmen E Bey bana bunu söylememiş ve beni
bilerek bekletmiş... İnanın hala bir açıklama arıyor beynim. Yani kasıtlı
yapmamıştır diyorum ama duruşmalardan birine kendisinin gireceği haftalar
önceden belliymiş.. Zaten o duruşmada aynı zamanda tanık olarak dinleneceği
için onun gideceği kesinmiş... Bana bunu ya kasıtlı yaptı ya da saygı duymadığı
için haber verme gereği duymadı, unuttu... Bilmiyorum gerçekten. Ve dün de
benim üstüme gelmeye devam etti. Pazartesi günü ona bir işini hatırlattım, ben
hatırlatmasam bir işin son gününü kaçırıyordu ve teşekkür etmek yerine daha
önce neden hatırlatmadın dedi. İyi de ben senin asistanın değilim ki... Salı
günü de duruşmam vardı, sabah bir dosyaya bakar mısın dedi. Duruşmam da zaten
sabahtı, sonra da dosyaya bakıp adliyeden çıkarım diye düşündüm. Sabahın köründe
yazdı baktın mı diye, duruşmadan sonra bakacağım dedim. Hemen bir azarlamalara
başladı, yok acilmiş yok neden dikkat etmiyormuşum. Ben de tabi susar mıyım,
acilse bunu belirteceksinizden girdim dün de aynı şekilde davrandığından
çıktım. Uzun whatsapp mesajlarından sonra benim çeneme dayanamadığından mı
yoksa söyleyecek sözü kalmadığından mı bilmiyorum ama peki teşekkürler deyip
sustu. Ama şu an gerçekten çok korkuyorum çünkü en küçük hatamı bekliyor...
Hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi aksatmamam lazım..
Geçtiğimiz cumartesi Berlin evlendi... İlk defa yakın bir
arkadaşım evlendi. Prag ve Roma ile birlikte cumartesi sabahtan atlayıp
Edirne'ye gittik. Nişanlısı bizi alıp kuaföre götürdü, Berlin o kadar güzel
oldu kii :) Ama bizim saçlarımız tabi ki görümce saçı oldu. Ev sahibi ve
nedimeler olarak gelenleri karşıladık, gelin odasına girdik çıktık, kolumuza
çiçek taktık ve sürekli oynadık. Ama stiletto ile ankara havası oynayınca
olanları tahmin edebilirsiniz... Parmak uçlarım iki gün boyunca uyuşuk kaldı.
Gerçekten zordu yani ama napalım... Evden çıkarken babası kırmızı kurdela
bağladı beline. Ben ne kadar buna karşı olsam da baba kız sarılmalarına çok
duygulandım... Babası o kadar kötü oldu ki suratını görmeniz lazımdı, bütün
düğün de öyle kaldı adamcağız. Benim babamın umrunda bile değilim.. O yüzden de
üzüldüm baya ağlayasım geldi. Ben kırmızı kurdela taktırmayacağım ve bunun bir
gelenek olduğunu söyleyip takmam için ısrar eden bir babam da olmayacak zaten.
Yaa ne yapayım babam işte deyip zorla taksaydım keşke ben de... Ama
şanslıyım(!) ki takmak zorunda değilim. Hani bir reklam vardı ya kız
evleniyordu gelinlikle evden çıkmadan önce babasıyla konuşuyorlardı, babası ben
her zaman buradayım diyordu, Ahmet Mümtaz Taylan oynamıştı sanırım. Yazarken
bile gözlerim doldu. Ne ağlamıştım ya izlerken.
Dün adliyede bir arkadaşımı gördüm. Bu yaz evleniyormuş.
Sizin de zamanınız geldi artık dedi. Sinir oldum sinir. Nasıl evlenelim dedim
ya nasıl. Biz daha işe yeni başladık zaten hangi parayla evlenip ev
geçindirelim? Arkamızda babamız da yok ki bir destek olsun.. Bak her şey babaya
geliyor işte ben mi getiriyorum? :(
Bu arada The Walking Dead 7. sezon 1. bölüm deyip susuyorum.
Boğazım acıdı kendimi tutmaktan en sonunda koyverdim ama nasıl ağladım nasıl
ağladım. Göğsüme öküz oturdu. Allah'ın belası Negan. 3. bölümde de resmen
daraldım..
Sizin haftanız nasıl geçiyor bakalım??
20 Ekim 2016 Perşembe
Ne Yaptım, Ne Yaşadım da Mideme Oturdu Bu Kadar?
Ne yaptım da mideme oturdu bu kadar?
Çok mu mutlu oldum, muhteşem bir işim mi var? Sevgilimle bütün dünyayı gezdikten sonra döndüğümüz deniz manzaralı evimizde pazar kahvaltısı mı yaptık? Çok zenginim de istediğim her şeyi aldım mı? Mesleğimde çok başarılı olup kadın ve çocuklara yardım etmek için hayalimdeki işi gerçeğe mi dönüştürdüm?
Off.. Mutluluk gerçekten bunlar mı ki? Sahip olduğum onca şey için şükretmem gereken dönemde ben neden böyleyim Allah'ım özür dilerim... Ama neye sahip olursak olalım bazen gerçekten olmuyor. Bazı dönemlerde insan öyle sinir bozucu şeylerle karşılaşıyor ki sahip olduklarına rağmen mutsuz olabiliyor.
Aslında geçen hafta çok güzel şeyler oldu. İstanbulumun ruhsat töreni vardı, avukatlık ruhsatını aldı. Annesi ve anneannesiyle birlikte gittik. O kadar güzel geçti, o kadar çok heyecanlandım ki anlatamam. Kendi ruhsat törenimde bile böyle olmamıştım. Ne giyeceğime karar vermem bile toplamda bir haftamı aldı. Tören gerçekten çok çok çok güzel geçti. Bir sürü fotoğraf çektik ama en güzeli çok saygı duyduğumuz ve ruhsatlarımızı veren avukatla çekildiğimiz fotoğraftı. Geçen sene benim törenimde de üçümüz çekilmiştik, bu sene İstanbul ruhsat aldığında da üç avukat olarak çekildik. Bu arada anneannesi bana kenarlarını iğne oyasıyla işlediği bir eşarp verdi. Böyle fuşya pembe gibi, ama o kadar güzel bir renk ki..."Torunlarıma işleyeyim dedim kızım güle güle kullan." dedi. Yani beni de torunlardan sayıp yapmış. Nasıl duygulandım, nasıl mutlu oldum anlatamam.Tören sonrasında da İstanbul'la baş başa yemeğe gittik, sonra evlere dağıldık.
Geçen hafta bu kadar güzel geçmişken neden şimdi midem ağrıyor? Çünkü haftasonu İstanbul'la umutsuzluğa kapıldık. Henüz iş bulamadı ve gerçekten çok stresli. O mutsuzken ben nasıl mutlu olayım? Tabi ki benim de moralim bozuktu.Yine de Pazartesi işe mutlu gelmeye çalıştım. Sonuçta dünyanın sonu değil illa kim iş bulacak, İstanbul da haftasonu kadar bozuk değildir, yavaştan düzelir her şey modundaydım...
Pazartesi günü ofiste bütün gün tek başıma oturdum. Kısa bir dilekçe dışında hiç iş yoktu. O dilekçeyi de yazıp gönderdikten sonra, salı gününün duruşmalarına baktım. Biri Yargıtay olmak üzere iki tane Ankara'da bir tane de İstanbul adliyesinde duruşma var. Ne uçak bileti alındı ne bir şey. Sordum ben hemen gıcık avukata "Yarınki duruşmalara gidecek miyiz? Hangimiz Ankara hangimiz İstanbul, ona göre uçak bileti alalım ya da mazeret hazırlayayım." dedim. "Henüz karar vermedik." dedi. Şimdi patron M Hanım'la zaten ben muhattap olamıyorum. O yüzden onun sağ kolu olan gıcık E Bey'e sordum. Saat 16:30 hala karar vermemişler. Ben de işçi avukatım ya, onların ağzından çıkacak lafı duymadan hiçbir adım atamıyorum. Bu arada ofiste başka hiçbir iş olmadığından dizi falan izledim. Aradan zaman geçti, benim çıkış saatim geldi 19:00. Ama hala ses yok. Ben de E Bey'e mesaj attım "Karar vermediniz mi hala?" diye. "Ben seni toplantıdan çıkınca arayacağım." dedi. Yahu ben bir insanım ya. Benim mesai saatim bitmiş ben hala bunların kararını bekliyorum. Bu arada da Ankara duruşması için mazeret dilekçesi, İstanbul duruşması için de kendime yetki belgesi hazırladım. Saat oldu 8, hala ses yok.... Ben mesaj attım "Saat kaç oldu ben hala sizden haber bekliyorum." diye. Bu sefer aradı, "Ankara duruşması zaten başka bir dosyayı bekliyor yeaa mazeret gönder, Yargıtay duruşmasına da başka avukat girecek. İstanbul'dakine de ben gireceğim."
Telefonu kapattım ve çığlık attım. Sinirden ağlamaya başladım. Bir dosya eğer başka bir dosyanın sonucunu bekliyorsa o dosya ilerlemez, duruşmasına da genelde mazeret göndeririz. Ben göndereyim dediğimde sen neden hala beni orada bekletiyorsun? İstanbul duruşmasına zaten kendisi girecekmiş, yetki belgesi göndermeme gerek yokmuş, Yargıtay'a zaten başkası girecekmiş! Peki ben neden bekledim? Madem mazeret göndereceğimiz kesindi, ben neden bekledim? Söyleyeyim mi? Çünkü bu insanlar normal değiller. İnsana saygı nedir bilmiyorlar. Neymiş Yargıtay duruşmasına başkası girecekmiş ya, o başkasından haber bekliyormuş. Anasını satayım akşam 8 oldu ben o saate kadar beklemek zorunda değilim. Azcık meslek etiğiniz varsa bir duruşmaya kimin gireceğini önceden belirlersiniz... Ama yoook. Moira ofiste zaten ya boşverin sabaha kadar beklerim ben.
Ya iş olsun, yoğunluk olsun, işleri yetiştiremiyor olalım kalayım çalışayım. Hep birlikte mesai yapıp işleri tamamlayıp öyle çıkarız tabi ki. O kadar iş ahlakı bende de var. He sigortam tam ödenmiyor, yemek ücretim ve mesai ücretim yok ama olsun benim yine de iş ahlakım var. Ama bu durum farklı. Ben bütün gün mal gibi oturdum. Sadece bana saygı duymadıkları için, ben köle olduğum için, onların keyfini beklemek zorundayım. Ben çalışanım ya, özel hayatım yok, birey olarak ayrı bir hayatım yok. Saat 8'e kadar beklemek zorundayım ben. Ama bir yere geç kalırsam, bir işi geç yaparsam o zaman ben kötü çalışanım, kötü avukatım...
Saat 20:45'te ancak işleri tamamlayıp çıkabildim. Ağlayarak tabi ki. Çalışmaktan ve yorgunluktan değil, çalışmaya üşendiğimden de değil, hayvan kadar değer verilmemesinden. Ama bu sadece benimle alakalı değil. Benim yerimde kim olsa aynı muameleyi yapacaklardı. Çünkü onlar işveren. Çünkü para onlarda, maaşımızı onlar veriyor. Çünkü bu ülkede ne hukuk güvenliği ne iş güvenliği var. Ben daha avukat olarak hakkımı arayamıyorum. Neden biliyor musunuz? Buradan çıkarsam iş bulamam. İstanbul'da 50 binden fazla avukat var. Ve bütün işverenler sömürme derdinde. Çalışanlara maaşlarını düzenli vermeme, hayvan muamelesi, mobbing, cinsel taciz... Bunlar sadece bizim sektörden bildiklerim.
Önceki iş verenim gözümün önünde hömkürüp eline çöp kovasını alıp balgam çıkarmıştı biliyor musunuz? Ben o balgamın çöpe düşüşünü izledim. Neden izledim? Çünkü o sırada bir dosyayla ilgili konuşuyorduk ve adam bir anda hooykk yaptı ve aynı anda eline çöpü alıp balgam çıkardı. Kafamı çevirmeye bile zaman kalmadı. Ve bu iki kere oldu. Geğirdi, önümde çoraplarını çekti. He bir kere de bir mahkeme kaleminden bir şey isteyeceğim zaman "Kadınlar genelde daha kolay hallediyor yahu kullanın bu durumu." dedi. Bu ne demek? Daha bunun gibi onlarca iğrençlik sadece bir ay içinde oldu. Bir ay çalışıp sonra kaçar gibi işten ayrıldım. Ondan önce stajyerken de canım çıkıyordu yine ağlıyordum buralarda. O iğrenç yerden sonra çalıştığım yer de burası işte. Masam var, çok rahat, eve yakın, maaşım zamanında ödeniyor. Artıları bunlar. Ve bu artılar normal şartlarda insanın çalıştığı yerden minimum beklentisidir zaten. Ama ben bunlara artılar diyorum neden? Çünkü piyasa berbat.
İşte bu yüzden midem ağrıyor. Bu yüzden, İstanbul'da çalışan bir avukatla karşılaşırsanız ve kendine ait bir ofisi yoksa sakın üstün falan görmeyin. Parası var muamelesi yapmayın. İki dilekçe yazacak zaten fazla para istiyor demeyin. O dilekçeyi hukuki olarak sizi hiçbir hak kaybına uğratmadan yazabilmek ve doğru bilgileri, doğru kanun maddelerini ve Yargıtay kararlarını kullanmak için 4 sene eğitim aldığımızı unutmayın. Sahip olduğumuz tek şey bilgi ve genel olarak çoğumuz köle gibi çalışıyoruz. Ve sadece bilgi kölesi de değiliz. Bedenen de köleyiz. Sabahın köründe kalkıp metrobüse binme çabaları, Büyükçekmece Adliyesi'ne gitme çabası, hacze çıkmamız ve orada tehdit edilmemiz, sadece alacaklı ve işverenimizin talebiyle gittiğimiz hacizde sanki parayı cebimize atıyor gibi bir sürü hakarete maruz kalmamız... Bir gün adliyeye yolunuz düşerse ve koşturan insanlar görürseniz sakın memur ya da vatandaş sanmayın he. Bizizdir. İş yetiştirmeye çalışan, yetiştirmesi imkansız olan işi yetiştiremezse gereksiz yere azar yiyip rencide olacak olan avukatlardır.
İstanbul, sevgilim henüz iş bulamadı. En yakın arkadaşlarımdan biri, Berlin, şu an bir büroda çalışıyor. Maaşını hiç doğru düzgün alamıyor. 4500 TL'si içerde. Mobbing'e maruz kalıyor. İşveren avukatı BMW'den sonra şimdi de Audi aldı...
Neden dava açmıyor neden şikayet etmiyor? Çünkü adamın bütün malları kayıt dışı. Hem vergi dairesine hem İstanbul Barosu'na eşek yüküyle borcu var. Üzerine kayıtlı hiçbir şey yok. İşten çıksa olan parasına olur. Yeni iş de bulamaz. Şu anda evlenme arifesinde. En azından arada para alabiliyor diye çıkamıyor. Diğer yakın arkadaşım Roma, şu an Adana'da ofis açtı. Borç batağında. Stopaj vergisi, bağkur ödemeleri, öğrenci kredisi borcu.
Galiba midem hep ağrıyacak. Allah'a binlerce kez şükürler olsun, hayatta çok daha zor şeyler var farkındayım. İnsanlar savaşın içindeler, hastalıklarla boğuşanlar var... Onları düşününce utanıyorum. Ama işte, uzaktan güzel görünen bir hayatın içine girince, bir insanın boğuştuğu şeyler bazen gerçekten kendisini boğuyor. Hatta boğuştuğu hiçbir şey olmasa da o insan bozuk psikolojisiyle kendisini boğabiliyor. Yani bazen ne kadar şükretsek de nankörce mutsuz oluyoruz...
Herkese iyi haftasonları...
Çok mu mutlu oldum, muhteşem bir işim mi var? Sevgilimle bütün dünyayı gezdikten sonra döndüğümüz deniz manzaralı evimizde pazar kahvaltısı mı yaptık? Çok zenginim de istediğim her şeyi aldım mı? Mesleğimde çok başarılı olup kadın ve çocuklara yardım etmek için hayalimdeki işi gerçeğe mi dönüştürdüm?
Off.. Mutluluk gerçekten bunlar mı ki? Sahip olduğum onca şey için şükretmem gereken dönemde ben neden böyleyim Allah'ım özür dilerim... Ama neye sahip olursak olalım bazen gerçekten olmuyor. Bazı dönemlerde insan öyle sinir bozucu şeylerle karşılaşıyor ki sahip olduklarına rağmen mutsuz olabiliyor.
Aslında geçen hafta çok güzel şeyler oldu. İstanbulumun ruhsat töreni vardı, avukatlık ruhsatını aldı. Annesi ve anneannesiyle birlikte gittik. O kadar güzel geçti, o kadar çok heyecanlandım ki anlatamam. Kendi ruhsat törenimde bile böyle olmamıştım. Ne giyeceğime karar vermem bile toplamda bir haftamı aldı. Tören gerçekten çok çok çok güzel geçti. Bir sürü fotoğraf çektik ama en güzeli çok saygı duyduğumuz ve ruhsatlarımızı veren avukatla çekildiğimiz fotoğraftı. Geçen sene benim törenimde de üçümüz çekilmiştik, bu sene İstanbul ruhsat aldığında da üç avukat olarak çekildik. Bu arada anneannesi bana kenarlarını iğne oyasıyla işlediği bir eşarp verdi. Böyle fuşya pembe gibi, ama o kadar güzel bir renk ki..."Torunlarıma işleyeyim dedim kızım güle güle kullan." dedi. Yani beni de torunlardan sayıp yapmış. Nasıl duygulandım, nasıl mutlu oldum anlatamam.Tören sonrasında da İstanbul'la baş başa yemeğe gittik, sonra evlere dağıldık.
Geçen hafta bu kadar güzel geçmişken neden şimdi midem ağrıyor? Çünkü haftasonu İstanbul'la umutsuzluğa kapıldık. Henüz iş bulamadı ve gerçekten çok stresli. O mutsuzken ben nasıl mutlu olayım? Tabi ki benim de moralim bozuktu.Yine de Pazartesi işe mutlu gelmeye çalıştım. Sonuçta dünyanın sonu değil illa kim iş bulacak, İstanbul da haftasonu kadar bozuk değildir, yavaştan düzelir her şey modundaydım...
Pazartesi günü ofiste bütün gün tek başıma oturdum. Kısa bir dilekçe dışında hiç iş yoktu. O dilekçeyi de yazıp gönderdikten sonra, salı gününün duruşmalarına baktım. Biri Yargıtay olmak üzere iki tane Ankara'da bir tane de İstanbul adliyesinde duruşma var. Ne uçak bileti alındı ne bir şey. Sordum ben hemen gıcık avukata "Yarınki duruşmalara gidecek miyiz? Hangimiz Ankara hangimiz İstanbul, ona göre uçak bileti alalım ya da mazeret hazırlayayım." dedim. "Henüz karar vermedik." dedi. Şimdi patron M Hanım'la zaten ben muhattap olamıyorum. O yüzden onun sağ kolu olan gıcık E Bey'e sordum. Saat 16:30 hala karar vermemişler. Ben de işçi avukatım ya, onların ağzından çıkacak lafı duymadan hiçbir adım atamıyorum. Bu arada ofiste başka hiçbir iş olmadığından dizi falan izledim. Aradan zaman geçti, benim çıkış saatim geldi 19:00. Ama hala ses yok. Ben de E Bey'e mesaj attım "Karar vermediniz mi hala?" diye. "Ben seni toplantıdan çıkınca arayacağım." dedi. Yahu ben bir insanım ya. Benim mesai saatim bitmiş ben hala bunların kararını bekliyorum. Bu arada da Ankara duruşması için mazeret dilekçesi, İstanbul duruşması için de kendime yetki belgesi hazırladım. Saat oldu 8, hala ses yok.... Ben mesaj attım "Saat kaç oldu ben hala sizden haber bekliyorum." diye. Bu sefer aradı, "Ankara duruşması zaten başka bir dosyayı bekliyor yeaa mazeret gönder, Yargıtay duruşmasına da başka avukat girecek. İstanbul'dakine de ben gireceğim."
Telefonu kapattım ve çığlık attım. Sinirden ağlamaya başladım. Bir dosya eğer başka bir dosyanın sonucunu bekliyorsa o dosya ilerlemez, duruşmasına da genelde mazeret göndeririz. Ben göndereyim dediğimde sen neden hala beni orada bekletiyorsun? İstanbul duruşmasına zaten kendisi girecekmiş, yetki belgesi göndermeme gerek yokmuş, Yargıtay'a zaten başkası girecekmiş! Peki ben neden bekledim? Madem mazeret göndereceğimiz kesindi, ben neden bekledim? Söyleyeyim mi? Çünkü bu insanlar normal değiller. İnsana saygı nedir bilmiyorlar. Neymiş Yargıtay duruşmasına başkası girecekmiş ya, o başkasından haber bekliyormuş. Anasını satayım akşam 8 oldu ben o saate kadar beklemek zorunda değilim. Azcık meslek etiğiniz varsa bir duruşmaya kimin gireceğini önceden belirlersiniz... Ama yoook. Moira ofiste zaten ya boşverin sabaha kadar beklerim ben.
Ya iş olsun, yoğunluk olsun, işleri yetiştiremiyor olalım kalayım çalışayım. Hep birlikte mesai yapıp işleri tamamlayıp öyle çıkarız tabi ki. O kadar iş ahlakı bende de var. He sigortam tam ödenmiyor, yemek ücretim ve mesai ücretim yok ama olsun benim yine de iş ahlakım var. Ama bu durum farklı. Ben bütün gün mal gibi oturdum. Sadece bana saygı duymadıkları için, ben köle olduğum için, onların keyfini beklemek zorundayım. Ben çalışanım ya, özel hayatım yok, birey olarak ayrı bir hayatım yok. Saat 8'e kadar beklemek zorundayım ben. Ama bir yere geç kalırsam, bir işi geç yaparsam o zaman ben kötü çalışanım, kötü avukatım...
Saat 20:45'te ancak işleri tamamlayıp çıkabildim. Ağlayarak tabi ki. Çalışmaktan ve yorgunluktan değil, çalışmaya üşendiğimden de değil, hayvan kadar değer verilmemesinden. Ama bu sadece benimle alakalı değil. Benim yerimde kim olsa aynı muameleyi yapacaklardı. Çünkü onlar işveren. Çünkü para onlarda, maaşımızı onlar veriyor. Çünkü bu ülkede ne hukuk güvenliği ne iş güvenliği var. Ben daha avukat olarak hakkımı arayamıyorum. Neden biliyor musunuz? Buradan çıkarsam iş bulamam. İstanbul'da 50 binden fazla avukat var. Ve bütün işverenler sömürme derdinde. Çalışanlara maaşlarını düzenli vermeme, hayvan muamelesi, mobbing, cinsel taciz... Bunlar sadece bizim sektörden bildiklerim.
Önceki iş verenim gözümün önünde hömkürüp eline çöp kovasını alıp balgam çıkarmıştı biliyor musunuz? Ben o balgamın çöpe düşüşünü izledim. Neden izledim? Çünkü o sırada bir dosyayla ilgili konuşuyorduk ve adam bir anda hooykk yaptı ve aynı anda eline çöpü alıp balgam çıkardı. Kafamı çevirmeye bile zaman kalmadı. Ve bu iki kere oldu. Geğirdi, önümde çoraplarını çekti. He bir kere de bir mahkeme kaleminden bir şey isteyeceğim zaman "Kadınlar genelde daha kolay hallediyor yahu kullanın bu durumu." dedi. Bu ne demek? Daha bunun gibi onlarca iğrençlik sadece bir ay içinde oldu. Bir ay çalışıp sonra kaçar gibi işten ayrıldım. Ondan önce stajyerken de canım çıkıyordu yine ağlıyordum buralarda. O iğrenç yerden sonra çalıştığım yer de burası işte. Masam var, çok rahat, eve yakın, maaşım zamanında ödeniyor. Artıları bunlar. Ve bu artılar normal şartlarda insanın çalıştığı yerden minimum beklentisidir zaten. Ama ben bunlara artılar diyorum neden? Çünkü piyasa berbat.
İşte bu yüzden midem ağrıyor. Bu yüzden, İstanbul'da çalışan bir avukatla karşılaşırsanız ve kendine ait bir ofisi yoksa sakın üstün falan görmeyin. Parası var muamelesi yapmayın. İki dilekçe yazacak zaten fazla para istiyor demeyin. O dilekçeyi hukuki olarak sizi hiçbir hak kaybına uğratmadan yazabilmek ve doğru bilgileri, doğru kanun maddelerini ve Yargıtay kararlarını kullanmak için 4 sene eğitim aldığımızı unutmayın. Sahip olduğumuz tek şey bilgi ve genel olarak çoğumuz köle gibi çalışıyoruz. Ve sadece bilgi kölesi de değiliz. Bedenen de köleyiz. Sabahın köründe kalkıp metrobüse binme çabaları, Büyükçekmece Adliyesi'ne gitme çabası, hacze çıkmamız ve orada tehdit edilmemiz, sadece alacaklı ve işverenimizin talebiyle gittiğimiz hacizde sanki parayı cebimize atıyor gibi bir sürü hakarete maruz kalmamız... Bir gün adliyeye yolunuz düşerse ve koşturan insanlar görürseniz sakın memur ya da vatandaş sanmayın he. Bizizdir. İş yetiştirmeye çalışan, yetiştirmesi imkansız olan işi yetiştiremezse gereksiz yere azar yiyip rencide olacak olan avukatlardır.
İstanbul, sevgilim henüz iş bulamadı. En yakın arkadaşlarımdan biri, Berlin, şu an bir büroda çalışıyor. Maaşını hiç doğru düzgün alamıyor. 4500 TL'si içerde. Mobbing'e maruz kalıyor. İşveren avukatı BMW'den sonra şimdi de Audi aldı...
Neden dava açmıyor neden şikayet etmiyor? Çünkü adamın bütün malları kayıt dışı. Hem vergi dairesine hem İstanbul Barosu'na eşek yüküyle borcu var. Üzerine kayıtlı hiçbir şey yok. İşten çıksa olan parasına olur. Yeni iş de bulamaz. Şu anda evlenme arifesinde. En azından arada para alabiliyor diye çıkamıyor. Diğer yakın arkadaşım Roma, şu an Adana'da ofis açtı. Borç batağında. Stopaj vergisi, bağkur ödemeleri, öğrenci kredisi borcu.
Galiba midem hep ağrıyacak. Allah'a binlerce kez şükürler olsun, hayatta çok daha zor şeyler var farkındayım. İnsanlar savaşın içindeler, hastalıklarla boğuşanlar var... Onları düşününce utanıyorum. Ama işte, uzaktan güzel görünen bir hayatın içine girince, bir insanın boğuştuğu şeyler bazen gerçekten kendisini boğuyor. Hatta boğuştuğu hiçbir şey olmasa da o insan bozuk psikolojisiyle kendisini boğabiliyor. Yani bazen ne kadar şükretsek de nankörce mutsuz oluyoruz...
Herkese iyi haftasonları...
Etiketler:
avukat,
iş hayatı,
kapitalizm,
modern kölelik,
patronlar
18 Ekim 2016 Salı
Tavsiyelerim #5
Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Her zaman müzik tavsiyesiyle başlardım ama artık filmle başlayacağım çünkü ruhumu daha çok dinlendiriyor.
Film
The Secret In Their Eyes ( El Secreto de sus Ojos)
Imdb puanı: 8.2
Yönetmen: Juan José Campanella
Oyuncular: Ricardo Darin, Soledad Villamil. Pablo Rago
Bu filme benim verdiğim puan 10. Şu ana kadar sonundan en çok keyif aldığım film bu. Bu filmin en güzel yeri sonu. Filmin tamamı keyifli ama sonunu izleyince gerçekten kalben ve vicdanen büyük bir rahatlama hissi veriyor. Özellikle ülkemiz gibi kadına şiddetin had safhada olduğu bir yerde insan daha da hırsla izliyor böyle hikayeleri. Ne desem spoiler olur. Kesinlikle izleyin.
Bulunduğu şehirler:Türkiye:
• İstanbul - "IETT" otobüsleri ve metrobüsleri, metro, "Marmaray", tramvay, füniküler, deniz ulaşımı (Şehir Hatları vapurları, IDO, Turyol, Dentur, Prenstur) ve hatta dolmuş ve minibüsler
• Ankara - "EGO" otobüsleri, metro, "Aksaray", teleferik
• İzmir - "ESHOT" otobüsleri, metro, "İZBAN", "İZDENİZ" deniz ulaşımı
• Bursa - "BURULAŞ" otobüsleri, "BURSARAY" metro, tramvay
• Adana – otobüsler, metro
• Kayseri – otobüsler, “Kayseray” tramvayları
• Konya – otobüsler, tramvaylar
Bunun dışında
Brezilya, Rusya, Tayvan, Hindistan, Endonezya, Litvanya, Letonya ve Estonya'da bazı şehirlerde var.
Bu tavsiyeler de bu kadar. Umarım faydalı olur. :)) İyi haftalar.
Film
The Secret In Their Eyes ( El Secreto de sus Ojos)
Imdb puanı: 8.2
Yönetmen: Juan José Campanella
Oyuncular: Ricardo Darin, Soledad Villamil. Pablo Rago
Bu filme benim verdiğim puan 10. Şu ana kadar sonundan en çok keyif aldığım film bu. Bu filmin en güzel yeri sonu. Filmin tamamı keyifli ama sonunu izleyince gerçekten kalben ve vicdanen büyük bir rahatlama hissi veriyor. Özellikle ülkemiz gibi kadına şiddetin had safhada olduğu bir yerde insan daha da hırsla izliyor böyle hikayeleri. Ne desem spoiler olur. Kesinlikle izleyin.
Müzik
Spotify
Spotify'ı bilmeyen ve kullanmayan kalmış mıdır bilmiyorum ama ben kullanmaya başladığımda benim çevremde kullanmayan ve benim önerimle kullanmaya başlayanlar olduğundan buraya da yazmak istedim. Ben indirdiğimden beri başka hiçbir yerden müzik dinlemedim. Spotify inanılmaz büyük bir online müzik arşivi. Sanatçılar telif hakkı sorunu çıkarmıyorsa, bu arşivde bulamayacağınız bir parça olduğunu düşünmüyorum. Ben şu ana kadar aradığım bütün şarkıları buldum. Çoğu müzik dinleme uygulaması gibi istediğiniz şarkıları listenize ekleyip sonradan çalabiliyorsunuz. Ama bence en güzel özelliği hazırlanmış bir sürü liste olması. Hem müzik türlerine, hem modlara göre hazırlanmış binlerce müzik listesi var. Arkadaşlarınızı yemeğe çağırdıysanız direk Dinner With Friends listesinizi açabiliyorsunuz. Meditasyon ya da yoga yapıyorsanız ona uygun bir liste açıp dingin bir müzik dinleyebilirsiniz. Uykuya dalmada zorluk çekiyorsanız, modunuzu yükseltmeye ihtiyacınız varsa, romantik şarkılar açmak istiyorsanız... Hepsi için ayrı listeler var. Ama mobil uygulamasında ki eksiği var, o eksikleri de Spotify Premium alalım diye eksik bırakmışlar zaten. Biri internet yokken dinleyememek, diğeri de isteğiniz şarkıya tıklayamamak. Yani Premium kullanmıyorsanız kendi listeniz de dahil tüm listeleri karışık çalıyorsunuz. Tabi uygulamayı telefonunuzdan değil de Ipad ya da bilgisayardan kullanıyorsanız karışık çalmak zorunda değilsiniz, şarkı seçebiliyorsunuz.
Bence en güzel özelliği size özel Haftalık Keşif listesi hazırlaması. Bu liste sizin dinlediğiniz ve listenize aldığınız müzik türlerine uygun olarak size özel bir liste hazırlıyor ve bu liste her Pazartesi yenileniyor. Sürekli yeni şarkılar keşfedebiliyorsunuz.
Spotify Premium aylık 9.99, ama bazen 3 aylık 99 cent gibi kampanyaları olabiliyor. Ben bir kere yapmnıştım.
Kitap
Tom Robbins - Parfümün Dansı
Bu benim okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Alobar isimli kralın hikayesiyle başlayıp, birkaç farklı hikaye ile devam ediyor. Bu sırada Alobar Kudra ile karşılaşıyor ve kitap aslında onların yolculuğu ve ölümsüzlük arayışları üzerine oluyor. Kitabın başında ayrı ayrı anlatılan bütün hikayeler çok ilginç bir şekilde birleşiyor. Bitirdikten sonra bir süre etkisinden çıkamamıştım. Hatta estetik ameliyatımdan çok memnun kaldığım için doktoruma da bir tane hediye etmiştim. O kadar değerliydi benim için yani. Umarım siz de beğenirsiniz.
Fotoğrafı kim çektiyse çok güzel çekmiş, üzerine kaynak belirttiği için kullandım, umarım sorun değildir.
Tom Robbins
Kozmetik/Bakım
Pantene Keratin Onarıcı E Vitaminli Yağ
Saça sürülen yağlardan daha önce Loreal'in Extraordinary Oil'in sarı kapaklı olanını deneyip memnun kalmıştım. Tekrar ondan alacaktım ama Paris'in ve Gratis çalışanının ısrarları sonucu bunu aldım, iyi ki de almışım. Hem çok güzel kokuyor hem de yumuşacık yapıyor. Aslında benim için en kullanışlı özelliği şu; banyodan çıktıktan sonra ıslak saçıma sürüp tam kurutmadan yatıyorum. Sabah kalktığımda kabarıklık olmadan doğal dalgalar oluyor saçımda. Normalde nemli saçla yatınca sabaha papaz gibi olurum ama bu yağ o durumu engelliyor. Sonra sabah kurumuş saçıma da birazcık sürüyorum baya güzel oluyor. Isıya maruz kalmadan güzel görünüyor, bu benim için çok önemli. Loreal Extraordinary Oil ile karşılaştırırsam, Loreal kuru saçtaki kabarıklığı sanki daha iyi alıyordu, ama Pantene ıslak saça sürüp yatınca sabah verdiği dalga ve kabarmayı önlemesi açısından daha iyi. Yani ıslak saçta Pantene, kuru saçta Loreal.
Aplikasyon
Trafi
Bu aplikasyonu sevgilim bana gösterdiğinde ağzım açık birkaç saniye bakmıştım. Ben İstanbul'da yaşadığım için baya işime yarıyor. Hemen anlatayım. Şimdi mesela Taksim'den Büyükçekmece'ye gideceksiniz, ama nasıl? Kaç ayrı şekilde gidebilirsiniz, hangi toplu taşıma araçlarını kullanmalısınız, o araca hangi duraktan binebilirsiniz, size en yakın durak nerede, başka bir güzergah kullanabilir misiniz, hangi güzergah kaç dakika ve kaç para tutar?...... Arama butonuna basıyorsunuz, çıkış ve varış noktalarınızı seçiyorsunuz ve size ayrıntılı olarak kullanabileceğiniz toplu taşıma yollarını listeliyor. Listede en üstte tavsiye edilen yol oluyor. Bu yol genelde en kısa süreni oluyor. Listeden tercih edeceğiniz güzergahı seçiyorsunuz. Şuraya git, indikten sonra şu kadar yürüme mesafen var, oradan şu araca bin, şu kadar para vereceksin, şu kadar sürecek.... Yani benim için inanılmaz bir uygulama.
Bütün toplu taşıma araçlarına bu uygulamadan ulaşıp, hareket saatlerini ve duraklarını görebiliyorsunuz. Ayrıca trafik sıkışıklıklarını, kapalı yolları ve kazaları da gösteriyor.
Türkiye'de şu an İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Kayseri ve Konya'da kullanabilirsiniz. Onun dışında kullanabileceğiniz yerlerin tamamı:
• İstanbul - "IETT" otobüsleri ve metrobüsleri, metro, "Marmaray", tramvay, füniküler, deniz ulaşımı (Şehir Hatları vapurları, IDO, Turyol, Dentur, Prenstur) ve hatta dolmuş ve minibüsler
• Ankara - "EGO" otobüsleri, metro, "Aksaray", teleferik
• İzmir - "ESHOT" otobüsleri, metro, "İZBAN", "İZDENİZ" deniz ulaşımı
• Bursa - "BURULAŞ" otobüsleri, "BURSARAY" metro, tramvay
• Adana – otobüsler, metro
• Kayseri – otobüsler, “Kayseray” tramvayları
• Konya – otobüsler, tramvaylar
Bunun dışında
Brezilya, Rusya, Tayvan, Hindistan, Endonezya, Litvanya, Letonya ve Estonya'da bazı şehirlerde var.
Bu tavsiyeler de bu kadar. Umarım faydalı olur. :)) İyi haftalar.
30 Eylül 2016 Cuma
Eylül Sonu, 2017 Hedefleri
Bir Eylül ayının daha sonuna geldik…Yani benim için bir senenin daha sonuna geldik. Benim yeni yılım Eylül’de başlar. Önceki Eylül ayında koyduğum hedefleri, yaptığım planları, kurduğum hayalleri gözden geçiririm ne kadarını gerçekleştirebilmişim diye. Sonra da yeni yılın planlarını yaparım. Hatta geçen yıl herkes kendi planlarını hayallerini yazsın diye mim başlatmıştım, mim yeni yıl planları diye başlayınca herkes “iyi de henüz yeni yıl değil ki” moduna girmişti :D Ama olsundu :D
Bakalım 2016 hedeflerim neymiş:
Ruhsatımı alıp, tatmin edici boyutta mesleki tecrübe kazanmak +
Ruhsatımı aldım ve ilk senemde yeterince tecrübe kazandığımı düşünüyorum. Davacısı gelmediği için düşecek davayı neredeyse devam ettirecek olmam, 65 yaşındaki müvekkile “Türkiye’de ortalama yaş 70 zaten” demem, karşı tarafın sözlü yargılama aşamasında keşif kararı aldırmasına itiraz edememem, kalem memurunu akşam 4'te tapu müdürlüğüne gitmeye ikna etmem, bir sürü şehir dışı duruşmasına gitmem, bir sürü dosyadan saçlarım yardımıyla gizlice fotoğraflar çekmem… Yani 10 aylık avukat olarak az da olsa tecrübe kazandım. Checked!
İngilizcemi yeterli düzeye getirmek, mümkünse sınav yeterliliği -
He canım he. Bir filmi tamamen İngilizce izlesem çoğunu anlayacak olmama, hatta Clinton-Trump karşılaşmasını İngilizce izleyebilmeme rağmen, Viyana tatilinde garson kıza self servis mi yoksa masaya siz mi bakacaksınız cümlesini kuramadım. Yaşadığım rezilliği şöyle aktarayım:
-Is it self service?
-What?
-Self service?
-Wha, what?
-You give the meal? (“You take the meal?” da demiş olabilirim şu an hatırlayamadım)
-…
Yani geliştirdim de diyemem geliştirmedim de diyemem. Okumada ve dinlemede okey, konuşmada ilkokul 1.
Sevgilimle yeni bir ülke görmek. +
Yessss!!! Viyana, Avusturya. Çok güzeldiiiii.
Yıl sonuna kadar 30 kitap bitirmek -
Kim beautiful? Mehtap beautiful?
No father no.
Piyanoda hiç olmazsa bir parçayı mükemmel çalmak. +
Evet bir parçayı çalıyorum. Ama garip olan piyanoda sadece bir parça çalabilmem. Geri kalan hepsini unuttum. :D:D
Terapi kitabımı bitirmek -
Anksiyetemin atı alıp Üsküdar’ı geçtiği günlerde elime alıp, yeniden iyi hissetmeye başladığımda bıraktığım için yarım kalmış iki terapi kitabım var. Ama onlar bitecek.
Pilatese başlamak +
Yes. Başladım, bir beden inceldim. Thank you Fitness Blender. Pilates salonlarına ölümüne para harcamadan, haftada 3 gün, günde yarım saatlik egzersizle, 1 ayda 1 beden inceldim. Pantolonlarımı kemerle giyiyorum. Yazısını yazarım.
Para biriktirmek -
Anneme verdiğim cevap: Tabiiiikisi biriktirdim, biriktirmesem nasıl tatile gidecektim? :D
Hayal panosu yapmak -
Hala yapamadım, çünkü onu yapınca odana asmak falan gerekiyor, gözünün önünde olması gerekiyor. Ama bende onu asacak özel bir alan yok. O yüzden yapmaya hevesim de yok.
Offff geçen sene de 4 tane (+) 5 tane (-) vardı bu sene de aynı.. Ama olsun bu hayatımda 4 hedefi daha gerçekleştirdim demek. Önemli olan bunların olumlu etkilerinin devam etmesi. Geçen sene yazdığım yazıda da aynısını söylemişim ama cidden hiç büyük hedefler koymamışım. Biraz büyüteyim de daha çok çabalayayım bare. Şimdi 2017 hedeflerini yazalıııımmm;
- Sevgilimle bir yeni ülke, 2 yeni şehir görmek
- Mesleğime dair bir kariyer hedefi seçmek
- Yarım bıraktığım 2 terapi kitabını da bitirmek
- En az 30 kitap bitirmek
- Pilates yapmaya devam etmek ve sağlıklı seçimleri yaşam şekli haline getirmek. 24’ü devirdik sonuçta.
- Para biriktirmek.
- Piyanoda en az iki şarkıyı mükemmel çalmak ahahahsgfg
- Hayalimdeki web siteyi açmak
- Yeşil masa lambası almak
- Tarih öğrenmek.
Şimdilik hedefler bunlar. Hadi bakalım.
24 Eylül 2016 Cumartesi
Biraz Saygı, Biraz Sevgi...
Bir sene çalışıp 1 haftasında tatil yapmaktan ibaret olan hayatımızda çok şükür ki dini bayramlarımız var da benim gibi sert patronu olan insanlar da tatile gidebiliyor. Adli tatil döneminde pek fazla iş olmadığını bilen 40 yıllık avukat olan patronum bana işler yoğun diyerek izin vermedi. Ve ben bütün adli tatil dönemi boyunca ofiste dizi izledim, oyun oynadım... Tabi ki arada iş oldu ama her gün oyun oynama fırsatım da oluyordu. Sonuç olarak aslında tatile gidebilirdim. Çok şükür ki Kurban Bayramı tatili vardı. Sevgilimle belki patronum izin verir umuduyla uçak biletlerini bayram dönemine almamıştık. Çünkü her yer inanılmaz pahalıydı. Tam tatile gitmekten vazgeçmiştik ki, Viyana yardımımıza yetişti. Hem uçak biletleri ucuzdu, hem de otelleri. Avusturya ile şu havaalanında yayınladıkları yazı yüzünden aramız kötü olsa da, ülkede darbe olsa ve yurtdışına çıkışlarda sorun yaşansa da, biz vizemizi almayı başarıp doooğru Viyana'ya gittik. 5 gün kalıp şehrin altını üstüne getirip döndük. Gidenler hep turla üç beş yer dolaşıyor ama biz hiç öyle yapmıyoruz. Birilerine bağlı olarak kalabalık bir grupla gezmeyi ya da bir şehrin yemeklerini, kültürünü yeterince tanıyamadan 2 gün içinde ayrılmayı sevmiyoruz. Geçen sene Paris'te yaptığımız gibi Viyana'nın da en ünlü yerlerini gezip, sarayının içine girip, en ünlü kafelerine gidip, hayvanat bahçesinden çıktık. İstanbul'la baş başa 6 gün geçirmek çok iyi geldi. Baya da eğlendik. İnanılmaz fazla Türk vardı. Hatta Avusturyalıdan çok Türk gördük. Geçen senenin de bu senenin de tatil yazılarını gideceklere yardımcı olması için yazmak istiyorum aslında. İnşallah zaman bulurum.
Cuma günü tatilden döndükten sonra işe başlamadan önce dinlenmek için 2 gün vaktim olacaktı. Ama Berlin 22 Ekim'de evleneceğinden ona gelinlik bakmak için söz vermiştim. Bütün cumartesi Fatih'teki gelinlikçileri dolaştık. Çok güzel gelinlikler de vardı ama genel olarak biraz kalitesizdi. Zaten boşu boşuna dolaşmışız çünkü Berlin pazar günü damat beyle çıkıp kendi istediği model yerine onun istediği modeli almış. Ve aldığı modelden cumartesi günü bir tane bile denememişti. Neyse, olan benim cumartesi günüme oldu sonuç olarak.
İş bu sıralar iyi gidiyor çünkü yoğun. Ben çalışmayı boş oturmaktan daha çok seviyorum çünkü en azından zaman geçiyor. Bir de psikolojik yönü var tabi ki. Beni tanıyanlar artık biliyor yaşadığım psikolojik problemleri. Boş oturmak insana daha çok düşünecek zaman veriyor ve bu pek iyi olmuyor benim gibi anksiyetesi olan insanlar için. Anksiyete demişken... En son yazdığım yazının altına bir izleyicim öyle bir yorum bırakmış ki... O yorumdan sonra bir hafta anksiyete krizleri geçirdim biliyor musunuz... Sürekli olarak çok kötü rüyalar görüp ağlayarak uyandım. Çok şükür bol bol dua ettim ve kendimi daha iyi hissettim. Şu anda da iyiyim. Ama psikolojik rahatsızlığı olan insanlara yorum yazarken bu kadar düşüncesiz olmayı ben gerçekten anlayamıyorum. Ancak kötü niyetle açıklayabiliyorum. Kendisine gereken cevabı verdim ama tekrar o şekilde bir yorum gelirse direk engelleyeceğim. Rica ediyorum biraz daha hassas olalım birbirimize karşı.
Cidden Allah insanlara taşıyamayacağı şeyi vermiyor. Ben mesela tanınmış biri olsaydım, ne bileyim ünlü olsaydım ya da youtube kanalım olsaydı kaldıramazdım. Herkesin dediği her şeyi o kadar umursardım o kadar takardım ki hayatı kendime de etrafımdaki herkese de zehir ederdim. Tanınmış insanlar nasıl kaldırabiliyor o kadar kötü eleştiriyi? Mesela bloggerlara bakarsak, Görkem Karman. Kendisini çok severim. Bazen çok fazla konuşuyor evet ama olsun onun tavsiyeleri her zaman iyi sonuç verir. Bir ürün alacağım zaman ilk onun yorumuna bakarım. Kendisine gelen kötü eleştirileri tahmin edemezsiniz. Dış görünüşüne bazen o kadar kötü yorumlar yapıyorlar ki... Kızcağız neredeyse dudak dolgusu yaptıracakmış kötü eleştiriler yüzünden. Duygu Özaslan da çok kötü eleştirilere maruz kalıyor mesela. Hem kendisinin yeterince samimi olmadığını düşünenler var hem de sevgilisine inanılmaz kötü şeyler söyleyenler, yakıştırmayanlar var. Yani olabilir, bunları düşünebilirsiniz ama söylememelisiniz. Söylemeye hakkımız yok. "Nasıl yok, yorum kısmı açık" demeyeceğiz. O zaman günlük hayatımızda da herkesin ağzı açık kimseninkini torba gibi büzemiyoruz ama biri size hakaret edince hemen kızıyorsunuz değil mi?
Demem o ki, insanlara yorum yaparken biraz dikkatli olalım. Ben şu ana kadar her zaman karşımdaki kırılır mı diye düşündüm. Zor durumda olduğunu düşündüğüm biri varsa elimden geldiğince bildiğim bir konuysa tavsiyede bulunmaya çalıştım. Herkes böyle yapsın. Birine kötü yorum yazınca siz iyi olmuyorsunuz. İnsanlar kendilerini değiştiremezler. Ben de isterdim çok daha iyi olmayı, bu kadar psikolojik probleme sahip olamamayı...Ne bileyim Görkem daha kalın dudak isterdi belki, Duygu kendisine ve sevgilisine saygı duyulmasını isterdi. Ama durum bu. Kendimizle, seçimlerimizle, diğer insanlarla ve onların seçimleriyle yaşamaya alışmak zorundayız. Eğer alışmazsak, kırılmaya da hazırlıklı olalım.
Saygı ve sevgi dolu günler dilerim hepinize...
Cuma günü tatilden döndükten sonra işe başlamadan önce dinlenmek için 2 gün vaktim olacaktı. Ama Berlin 22 Ekim'de evleneceğinden ona gelinlik bakmak için söz vermiştim. Bütün cumartesi Fatih'teki gelinlikçileri dolaştık. Çok güzel gelinlikler de vardı ama genel olarak biraz kalitesizdi. Zaten boşu boşuna dolaşmışız çünkü Berlin pazar günü damat beyle çıkıp kendi istediği model yerine onun istediği modeli almış. Ve aldığı modelden cumartesi günü bir tane bile denememişti. Neyse, olan benim cumartesi günüme oldu sonuç olarak.
İş bu sıralar iyi gidiyor çünkü yoğun. Ben çalışmayı boş oturmaktan daha çok seviyorum çünkü en azından zaman geçiyor. Bir de psikolojik yönü var tabi ki. Beni tanıyanlar artık biliyor yaşadığım psikolojik problemleri. Boş oturmak insana daha çok düşünecek zaman veriyor ve bu pek iyi olmuyor benim gibi anksiyetesi olan insanlar için. Anksiyete demişken... En son yazdığım yazının altına bir izleyicim öyle bir yorum bırakmış ki... O yorumdan sonra bir hafta anksiyete krizleri geçirdim biliyor musunuz... Sürekli olarak çok kötü rüyalar görüp ağlayarak uyandım. Çok şükür bol bol dua ettim ve kendimi daha iyi hissettim. Şu anda da iyiyim. Ama psikolojik rahatsızlığı olan insanlara yorum yazarken bu kadar düşüncesiz olmayı ben gerçekten anlayamıyorum. Ancak kötü niyetle açıklayabiliyorum. Kendisine gereken cevabı verdim ama tekrar o şekilde bir yorum gelirse direk engelleyeceğim. Rica ediyorum biraz daha hassas olalım birbirimize karşı.
Cidden Allah insanlara taşıyamayacağı şeyi vermiyor. Ben mesela tanınmış biri olsaydım, ne bileyim ünlü olsaydım ya da youtube kanalım olsaydı kaldıramazdım. Herkesin dediği her şeyi o kadar umursardım o kadar takardım ki hayatı kendime de etrafımdaki herkese de zehir ederdim. Tanınmış insanlar nasıl kaldırabiliyor o kadar kötü eleştiriyi? Mesela bloggerlara bakarsak, Görkem Karman. Kendisini çok severim. Bazen çok fazla konuşuyor evet ama olsun onun tavsiyeleri her zaman iyi sonuç verir. Bir ürün alacağım zaman ilk onun yorumuna bakarım. Kendisine gelen kötü eleştirileri tahmin edemezsiniz. Dış görünüşüne bazen o kadar kötü yorumlar yapıyorlar ki... Kızcağız neredeyse dudak dolgusu yaptıracakmış kötü eleştiriler yüzünden. Duygu Özaslan da çok kötü eleştirilere maruz kalıyor mesela. Hem kendisinin yeterince samimi olmadığını düşünenler var hem de sevgilisine inanılmaz kötü şeyler söyleyenler, yakıştırmayanlar var. Yani olabilir, bunları düşünebilirsiniz ama söylememelisiniz. Söylemeye hakkımız yok. "Nasıl yok, yorum kısmı açık" demeyeceğiz. O zaman günlük hayatımızda da herkesin ağzı açık kimseninkini torba gibi büzemiyoruz ama biri size hakaret edince hemen kızıyorsunuz değil mi?
Demem o ki, insanlara yorum yaparken biraz dikkatli olalım. Ben şu ana kadar her zaman karşımdaki kırılır mı diye düşündüm. Zor durumda olduğunu düşündüğüm biri varsa elimden geldiğince bildiğim bir konuysa tavsiyede bulunmaya çalıştım. Herkes böyle yapsın. Birine kötü yorum yazınca siz iyi olmuyorsunuz. İnsanlar kendilerini değiştiremezler. Ben de isterdim çok daha iyi olmayı, bu kadar psikolojik probleme sahip olamamayı...Ne bileyim Görkem daha kalın dudak isterdi belki, Duygu kendisine ve sevgilisine saygı duyulmasını isterdi. Ama durum bu. Kendimizle, seçimlerimizle, diğer insanlarla ve onların seçimleriyle yaşamaya alışmak zorundayız. Eğer alışmazsak, kırılmaya da hazırlıklı olalım.
Saygı ve sevgi dolu günler dilerim hepinize...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















