21 Şubat 2014 Cuma
Tabu
Her zaman tabuları olan, diğerlerine karşı hoşgörüsüz olan insanlardan nefret ettim. Ama sonra anladım ki tabuları olan asıl benmişim. Acımasız yorumlar yapan, sürekli diğerlerini anlamaya çalışan ve herkesin kendisini anlamadını ve haklı bulmasını isteyen benmişim. Halbuki insanların birbirlerini anlamaya çalışmaları ne kadar güzel bir şey de olsa bir zorunluluk değil. Arkadaşlarımın onaylamayacağını düşündüğüm şeyleri bilerek yanlarında yapıyorum ki fikirlerini öğreneyim böylece cevap hakkı doğsun, onlara aslında ne kadar haklı olduğumu anlatayım. Düşünün ne kadar büyük bir çelişki. Blogda regl dönemlerinden pms dönemlerinden bahsedenlere kızdım hep, özel bir konu dedim, o zaman ishallerini kabızlarını da anlatsınlar dedim, ama bir yandan da erkeklerin sünneti normalse kadınların da regli normal saklanacak bir şey yok dedim. Çelişkiye bak. Bir gün ben de reglken çektiğim sancıyı anlatmak istedim, sancımdan giremediğim sınavımı, yerlere attığım yumrukları, yastığımı çekiştirmemi ve ard arda aldığım üç ağrı kesiciyi, onların bile işe yaramadığını... Sonra hani özeldi lan dedim kendime. Kime göre özel? Dedim sonra. Benim alanım değil mi beğenmeyen okumaz dedim. Hatta bazen sırf beğenmedikleri için, farklı geldiği için okurlar dedim. Ben öyle yapıyorum çünkü. Bazen hiç onaylamıyorum ya da gıcık oluyorum ama daha fazla okuyorum. Neden bilmem. Film izlemek gibi kişisel blog okumak. Başka hayatlara, başka düşüncelere yakın olmak... Ama işte neye kızıyorum, buranın facebook gibi kullanılmasına. Yani isteyen istediği gibi kullansın da mesela kişisel blog yazıyor ama sanki yazmak için yazıyor. Yani hayatındaki gerçekleri anlatıyor diye okuyorum ama o hayatını olduğundan daha mükemmel göstermenin peşinde. Bunu daha önce ben de yaptım. Sevdiklerimle ilgili bir şey anlatırken bazen olumsuz şeyleri hiç söylemedim, çünkü kendime gelecek eleştirileri kabul edebilirdim ama onlara gelecek eleştirileri kabul edemezdim. Bir de ben neye gıcık oluyorum biliyor musunuz? Her yazıya şu kadar zamandır yazı yazmamışım diye başlayanlara. Ama her yazıya. Ben de iki ay içinde iki kere yazmışım ama yazdığım yazı da neden yazı yazamıyorum konulu değil. Onlar yazılarına böyle başlıyor ama bu beni ilgilendirir mi ? Onların alanı... Yani hayır ilgilendirmez. Ben yine eleştireceğim, beni ilgilendirmemesine rağmen, ama işte ne değişecek biliyor musun, sırf eleştirdiğim için sinirlenmeyeceğim, ya da sırf eleştirildiğim için üzülmeyeceğim. Ben dahil kimsenin ağzı torba değil sonuçta. Büzemeyiz.
22 Ocak 2014 Çarşamba
Çok Kararsızım
2014'ün ilk haftası darbelerle geldi diyebilirim. Her açıdan kötüydü. Ama sonra her inişin bir çıkışı olduğunu öğretmeye çalışır gibi çok güzel devam etti. Ve belki de ilk hafta yaşadıklarım bana ve ilişkime çok şey kattı. Çok şükür her şey güzel devam ediyor. Sınavlarım da çok iyi geçti. Birinden ba ile geçtim ama diğer ikisi hala açıklanmadı. Sınavların bittiği akşam Sherlock'ın birinci sezon 3. bölümünü izledim, yani sezon finali. O kadar beğendim ki ertesi gün diğer sezonun üç bölümünü de izledim. Zaten bir sezon 3 bölüm, ama her bölüm film gibi, bir buçuk saat. Ama izlediğim en mükemmel dizilerden biri. Kesinlikle ama kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Benedict Cumberbatch fanı oldum çıktım.
Geçenlerde New York beni ve Roma'yı yeni evine davet etti. Diğerlerini davet etmemiş, özel buluşma dedi. Önce şaka yapıyor sandım çünkü bütün buluşmaları Prag ayarlıyor, görüşmek için bizim de program yapmamızı istiyor. Sonra New York gelin ama sakın Prag ve Berlin'e söylemeyin diyor. Ben tabi ki hayır dedim. Şubat'ta hepimizi zaten davet edecekmiş. Ben de "Evini yeni görüyor gibi davranıp yalan mı söyleyeceğiz, yoksa biz zaten gelmiştik de o gün sizi davet etmedik mi diyeceğiz?" dedim. "İkincisini diyeceğiz." dedi. "Kusura bakma ben öyle bir şey yapamam, çok ayıp olur." dedim. Roma da aynı şeyi düşünüyordu, iptal ettik. New York bana baya bir kızdı. Ama hiç tepki verebileceğim gibi kızmadı, hep gülümsemeye çalışarak kızdı. "Onlar senin kadar düşünceli değil." dedi. Ama haksız, onlar benden de düşünceliler. Tabi bunları Prag'a anlatmadım. Dedikodu yapmama kararı aldım. Pek uyamıyorum bu karara, çok zor bir şey. Ama bu anlatılmaz bir şey sonuçta. Bugün Prag'la buluşup Vegas'la ilgili konuştum mesela. Ama bunun sebebi sadece dedikodu değildi. Yani gerçekten ne yapacağımı bilemiyorum.
Vegas en yakın arkadaşlarımdan biri. Ama aşırı rahat bir kız. Benimle uzaktan yakından alakası yok karakterinin. Çok yavşak tiplerle muhattap olmakta hiçbir sorun görmez. Küfürlü konuşur, yüksek sesli konuşur. Kadın-erkek ilişkilerinde de bir o kadar rahat. Kendisi reklam ajansında jr art director olarak çalışıyor. Ama her buluşmamızda onun maceralarını, ajansta olanları falan dinliyoruz. Nadiren Paris ve ben konuşuyoruz. Ve bir şey anlatırken aşırı yüksek sesle anlatıyor. Bazen "Tamam, bütün cafe duydu, sakin." falan diyesim geliyor. Geçenlerde bir arkadaşlarında kalmışlar. Doğruluk mu cesaret mi oynamışlar. Birbirlerinden hoşlanan iki kişi varmış grupta. Cesaret dediklerinde onları öpüştürmüşler. Tamam bunda bir sorun yok. Sonra gece onları aynı odada yatırmaya çalışacaklar. Kıza sen bu odada kal demişler, çocuğu da hadi odaya geç falan diye yanına göndermeye çalışıyorlar. Neymiş, sevişeceklermiş. Bu kadar basit yani onlar için sevişmek. Yok neymiş birine cesaret deyince camdan bağırtmışlar "Beni kim siksin?" diye. Çocuğun bağırışını cafede yüksek sesle anlatıyor. O anlattıkça ben utandım resmen. En şaşırdığım şey ise Paris'in bunlara hiçbir tepki vermemesi. Yani biz Paris'le beraber büyüdük, onu çok iyi tanıyorum. Vegas gibi başka bir kız olsa, yakın arkadaşımız olmasa, uzaktan görsek eleştirir, hatta dalga geçer. Ama Vegas'ın rahatlığı Paris'e de bulaşıyor. Çıkmadığı bir insanla çok samimi olabiliyor, öpüşebiliyor. Tamam ben de öyle muhafazakar bir insan değilimdir ama böyle şeyler özel bir insanla yaşanması gereken şeyler bence. Ötesi kendini basitleştirmek oluyor. Yakın arkadaşlarımızla hep birlikte toplandığımızda Vegas'ı çağırmak istiyorum, sonuçta çok yakın arkadaşım ama biz toplanınca çok samimi bir ortam oluyor, o yüzden biraz geriliyorum. Yani sevgilim, kardeşim, kardeşimin sevgilisi, çocukluk arkadaşlarımız falan oluyor. Onların yanında da aynı şekilde davranmasından çekiniyorum. Çünkü benim yakın arkadaşım olarak o ortamda bulunuyor ve hareketlerinden utanmak istemiyorum. "Peki sen nasıl yakın arkadaş oldun bu kadar zıtsanız?" diye sorsanız haklısınız. Ama zor zamanlarımızda birbirimizin yanında olduk hep. Ben arkadaşlıkların sadece karakterle ilgisi olduğuna inanmam. Farklı karakterde bir sürü arkadaşım olabilir. Yaptıklarını onaylamasam da dinlerim, sohbet ederim. Kaldı ki birbirimizi onaylamak zorunda da değiliz, hepimiz farklı insanlarız. Tarzlarımız, düşünce yapılarımız farklı. Ama aynı ortamda rahatsız olmaya başlayınca, o kişinin hareketleri seni etkileyince farklı düşünüyormuşsun. Çok kararsızım.
Geçenlerde New York beni ve Roma'yı yeni evine davet etti. Diğerlerini davet etmemiş, özel buluşma dedi. Önce şaka yapıyor sandım çünkü bütün buluşmaları Prag ayarlıyor, görüşmek için bizim de program yapmamızı istiyor. Sonra New York gelin ama sakın Prag ve Berlin'e söylemeyin diyor. Ben tabi ki hayır dedim. Şubat'ta hepimizi zaten davet edecekmiş. Ben de "Evini yeni görüyor gibi davranıp yalan mı söyleyeceğiz, yoksa biz zaten gelmiştik de o gün sizi davet etmedik mi diyeceğiz?" dedim. "İkincisini diyeceğiz." dedi. "Kusura bakma ben öyle bir şey yapamam, çok ayıp olur." dedim. Roma da aynı şeyi düşünüyordu, iptal ettik. New York bana baya bir kızdı. Ama hiç tepki verebileceğim gibi kızmadı, hep gülümsemeye çalışarak kızdı. "Onlar senin kadar düşünceli değil." dedi. Ama haksız, onlar benden de düşünceliler. Tabi bunları Prag'a anlatmadım. Dedikodu yapmama kararı aldım. Pek uyamıyorum bu karara, çok zor bir şey. Ama bu anlatılmaz bir şey sonuçta. Bugün Prag'la buluşup Vegas'la ilgili konuştum mesela. Ama bunun sebebi sadece dedikodu değildi. Yani gerçekten ne yapacağımı bilemiyorum.
Vegas en yakın arkadaşlarımdan biri. Ama aşırı rahat bir kız. Benimle uzaktan yakından alakası yok karakterinin. Çok yavşak tiplerle muhattap olmakta hiçbir sorun görmez. Küfürlü konuşur, yüksek sesli konuşur. Kadın-erkek ilişkilerinde de bir o kadar rahat. Kendisi reklam ajansında jr art director olarak çalışıyor. Ama her buluşmamızda onun maceralarını, ajansta olanları falan dinliyoruz. Nadiren Paris ve ben konuşuyoruz. Ve bir şey anlatırken aşırı yüksek sesle anlatıyor. Bazen "Tamam, bütün cafe duydu, sakin." falan diyesim geliyor. Geçenlerde bir arkadaşlarında kalmışlar. Doğruluk mu cesaret mi oynamışlar. Birbirlerinden hoşlanan iki kişi varmış grupta. Cesaret dediklerinde onları öpüştürmüşler. Tamam bunda bir sorun yok. Sonra gece onları aynı odada yatırmaya çalışacaklar. Kıza sen bu odada kal demişler, çocuğu da hadi odaya geç falan diye yanına göndermeye çalışıyorlar. Neymiş, sevişeceklermiş. Bu kadar basit yani onlar için sevişmek. Yok neymiş birine cesaret deyince camdan bağırtmışlar "Beni kim siksin?" diye. Çocuğun bağırışını cafede yüksek sesle anlatıyor. O anlattıkça ben utandım resmen. En şaşırdığım şey ise Paris'in bunlara hiçbir tepki vermemesi. Yani biz Paris'le beraber büyüdük, onu çok iyi tanıyorum. Vegas gibi başka bir kız olsa, yakın arkadaşımız olmasa, uzaktan görsek eleştirir, hatta dalga geçer. Ama Vegas'ın rahatlığı Paris'e de bulaşıyor. Çıkmadığı bir insanla çok samimi olabiliyor, öpüşebiliyor. Tamam ben de öyle muhafazakar bir insan değilimdir ama böyle şeyler özel bir insanla yaşanması gereken şeyler bence. Ötesi kendini basitleştirmek oluyor. Yakın arkadaşlarımızla hep birlikte toplandığımızda Vegas'ı çağırmak istiyorum, sonuçta çok yakın arkadaşım ama biz toplanınca çok samimi bir ortam oluyor, o yüzden biraz geriliyorum. Yani sevgilim, kardeşim, kardeşimin sevgilisi, çocukluk arkadaşlarımız falan oluyor. Onların yanında da aynı şekilde davranmasından çekiniyorum. Çünkü benim yakın arkadaşım olarak o ortamda bulunuyor ve hareketlerinden utanmak istemiyorum. "Peki sen nasıl yakın arkadaş oldun bu kadar zıtsanız?" diye sorsanız haklısınız. Ama zor zamanlarımızda birbirimizin yanında olduk hep. Ben arkadaşlıkların sadece karakterle ilgisi olduğuna inanmam. Farklı karakterde bir sürü arkadaşım olabilir. Yaptıklarını onaylamasam da dinlerim, sohbet ederim. Kaldı ki birbirimizi onaylamak zorunda da değiliz, hepimiz farklı insanlarız. Tarzlarımız, düşünce yapılarımız farklı. Ama aynı ortamda rahatsız olmaya başlayınca, o kişinin hareketleri seni etkileyince farklı düşünüyormuşsun. Çok kararsızım.
Etiketler:
arkadaşlar,
benedict cumberbatch,
dedikodu,
new york,
paris,
prag,
roma,
sherlock,
vegas
29 Aralık 2013 Pazar
2013'ün Getirdikleri, Götürdükleri ve Hedeflerim
2013 iyisiyle, kötüsüyle bitiyor. Benim de bu yılın bana getirdiklerini ve benden götürdüklerini sorgulama zamanım geldi de geçiyor. Blogun sağ tarafında sıraladığım hedeflerim vardı bildiğiniz gibi. İkiye ayırdım onları. Bir liste yeni yıl için hedeflerden, diğer liste de adım adım gerçekleştirmek istediklerimden oluşuyor. Şimdi onları kontrol edip ne kadarını gerçekleştirebildiğime bakalım.
İlk hedefim düzendi. Odamda, dolaplarımda, okulda... Hayattaki düzen bence yaşadığımız yerin düzeniyle başlar. Ben de yaşadığım yeri toplu tutmayı öğrendim önce. Arada dağılıyor ama olsun, o hedef tamamlandı.
2013 için ilk hedefim
*Bu seneki derslerimi başarıyla vermek.
Bu seneye kadar her yıl 48 sınava girdim. Çalışması da konsantre olması da yüksek not alması da çok zor oldu. Okulumun uzayacağını zaten biliyordum, aslında kendim tercih ettim uzatmayı. Bu uzatma senesi benim için bir dinlenme yılı oldu. Önümüzdeki Eylül ayından itibaren stajyerlik dönemim, sonra da meslek dönemim başlayacak. Bu yılı hedeflediğim gibi rahat geçiriyorum. Çok az dersim var, dinlenebiliyorum, çocuklara özel matematik dersi verip para kazanabiliyorum ve ingilizcemi geliştirebiliyorum. Bu yüzden bu hedefimi gerçekleştirdiğimi düşünüyorum.
*Yıl bittiğinde 5 parçayı piyanoda mükemmel bir şekilde çalıyor olmak.
Bu hedefimi gerçekleştiremedim. İnsanların yanında piyano çalarken titremem sebebiyle özgüvenim piyano konusunda biraz kırıldı ve bu nedenle şevkimi kaybettim. Buna bir çözüm bulma aşamasındayım şu an. 2 parçayı gayet iyi çalıyorum, üçüncüsü için çalışıyorum. Piyano çalışmaya tekrardan başlamam biraz zamanımı aldığından, bu hedef güme gitti.
2013 yazında birlikte Kuşadası'na gittik. Efes Antik Kenti'ni ve Şirince Köyü'nü gezdik. Çok güzel bir tatil oldu. Bu hedefim, daha doğrusu hayalim gerçekleşti.
*İngilizcemi geliştirmek.
2.5 ay önce dil kursuna başladım. Geçen hafta intermediate seviyesini başarıyla tamamladım, 2 hafta sonra da upper intermediate seviyesi başlıyor. Bu hedefim de tamam.
*Yıl bittiğinde 20 kitap bitirmiş olmak, bitirdiklerim :
Dostoyevski - Beyaz Geceler
Aykut Oğut - Evrenden Torpilim Var
Tom Robbins - Parfümün Dansı
Tavuk Suyuna Çorba
Paulo Coelho - Beşinci Dağ
Jean Christophe Grange - Kaiken
Stefan Zweig - Satranç
Albert Camus - Yabancı
Gördüğünüz gibi bu hedefi tamamlamış olmanın yakınından bile geçememişim. Bu kadar az kitap okumuş olduğum için kendimden utanıyorum. Benim bir kitabı beğenmesem de bitirmek gibi bir huyum var. Bu listedeki kitapların hepsi muhteşemdi, ama durakladığım anlarda başka kitaba geçmek yerine zorlayıp okudum. O yüzden zaman kaybettim bazen. Ama yine de kendimden utanıyorum. Nokta.
*Burun estetiği yaptırmış olmak.
Yaptırmadım. Aslında acil bir estetik ihtiyacım yok. Gargamel gibi hayal etmeyin yani. :) Ama yine de fırsat bulduğumda yaptıracağım. 2014 hedefleri arasına koymayı düşünmüyorum. Biraz cesaret meselesi, biraz para meselesi. Sanırım zamana ihtiyacım var.
Adım adım hedefler bölümünde her seferde iki hedef yazıyorum. Çünkü bazen düzene koymak istediğimiz şeyleri aynı anda yapmaya çalıştığımızda gözümüzde dağ gibi büyür. Ya da büyük bir hedefi hemen gerçekleştirmek istediğimizde cesaret edemeyiz. O yüzden adım adım gitmek bazen daha iyidir.
İlk hedefim düzendi. Odamda, dolaplarımda, okulda... Hayattaki düzen bence yaşadığımız yerin düzeniyle başlar. Ben de yaşadığım yeri toplu tutmayı öğrendim önce. Arada dağılıyor ama olsun, o hedef tamamlandı.
Diğer hedefim parmaklarımı yara yapmayı bırakmaktı, bu hedef henüz tamamlanmadı.
Üçüncü hedefim piyano çalışmaya başlamaktı, bu hedef de tamamlandı.
Bu senenin bana en büyük getirisi "Hayır" demeyi öğrenmek oldu. Gerek yanında çalıştığım avukat (şu an çalışmıyorum), gerek ısrarcı arkadaşlarım, gerek kardeşim. Bazen hepsine hayır demem gerekiyordu ama ben beceremiyordum. Bunu yapmayı öğrenmek çok önemli. Çünkü yapamadığımızda hep fedakarlık yaparken buluyoruz kendimizi. Bir yerden sonra kendimize saygımız da azalıyor.
Psikolojik sorunlarım vardı, onları yendim. Kaç yıldır onları yenmek için uğraş veriyordum ama bazen ne kadar çabalarsak çabalayalım kendimize yetmiyoruz. Ben de dünyalar tatlısı bir psikolog buldum. İlk gittiğim kişinin bu kadar iyi olması büyük şans. Çünkü sorunları anlatmak zaten büyük dert, hatta bazen cesaret istiyor. Ben abla-kardeş gibi olabileceğim birine denk geldim. Ve sorunlarımın büyük bölümünü çözdüm. Hala çok sık olmasa da gidiyorum ve ona danışıyorum. Eğer siz de bazı sorunlar yaşıyorsanız ve kendiniz çözmeye çalışıyorsanız bence yardım almayı deneyin. Maddi olanaklar yüzünden yanaşmadıysanız da ücretsiz psikolojik yardım veren yerler, ayrıca devlet hastanelerinde psikiyatristler var. Psikoloji bütün hayat kalitesini etkiliyor çünkü.
İlişkim belirli bir olgunluğa ulaştı. Artık çocukça kavgalar ve tripler yok. Çoğunluk psikolojik sorunumun sebep olduğu sorunlarımız oluyordu. Ben gereksiz yere surat asıp trip atabiliyordum. Etrafımdaki insanları kendimden ne kadar bezdirdiğimi en iyi siz biliyorsunuz. Ama artık atlattım ve su gibi bir ilişkiye yelken açtım. :) Sevgilimi üzmüyorum artık. Olgunlaştığımızı hissediyorum.
Aramın bozuk olduğu arkadaşlarımla aramı düzelttim. Annemin tavsiyesiyle mutlu olmayı öğrendim. En önemlisi gülümsemeyi öğrendim.
Bu yılın getirileri olduğu gibi götürüsü de oldu tabi ki. Küçük kuzenim Beren dünyaya geldi, ama 2.5 aylıkken onu kaybettik. Ne kadar çaba göstersek de olmadı, doktorlar da yetmedi. Bebeğimizi kaybettik. 2 sene önce de dedemi kaybettiğimden darbe oldu bu bana. Ama çabuk atlattım.
İnsanlığa olan güvenimi kaybettim, geç bile kalmıştım.
Kazandıklarım kaybettiklerimden fazlaymış... Buna çok sevindim. 2013 zor bir yıldı ama yine iyi atlatmışım. İnşallah 2014 çok çok çok güzel geçer. İlişkim mükemmel bir şekilde ilerler, ailem bir arada ve mutlu olur, kardeşim üniversiteyi kazanır, sağlık ve para hiçbir zaman eksik olmaz inşallah. Sizlerin de hayatlarınızda her şey çok güzel olsun, sağlıklı ve mutlu olun, sevgilisi olmayanlara çok büyük bir aşk, sevgilisi olanlara da mutlu ve sağlıklı bir ilişki diliyorum. Şans, sağlık, huzur, mutluluk bizlerden ayrılmasın. Ceplerimizden para eksik olmasın. Hepinize iyi ve mutlu yıllar diliyorum. :))
Bu sefer şarkı da ekledim. Bana enerji veriyor, sizin de enerjinizi yükseltsin. :)

28 Aralık 2013 Cumartesi
Maşallah Diye Diye
Çok zor bir hafta geçirdim. İnsan bir gece "Allah'ım her şey mükemmel gittiği için şükürler olsun." derken, ertesi gece "Allah'ım ne olur İstanbul'la barışalım öhüüüü." diye ağlar mı ya? Evet İstanbul'la küstük, bildiğiniz iki gün hiç konuşmadık. 5 senedir hiç böyle bir şey yapmamıştık. Daha önce ben hep dayanamaz arardım, ya da o arardı. Ama genelde ben arardım. Ben karakter olarak kimseyle küs kalmam, yani prensip meselesi. Ama bu sefer İstanbul o kadar yanlış anladı ki, öyle bir şey yapmayacağımı bilmesi gerekirdi.
Gerizekalı ingilizce kursundaki, 2 aydır tanıdığım salak insanlar son gün bir şeyler içelim diye tutturdular. Kurs zaten akşam 10'da bitiyor. Sınıfın %80'i erkek, ben de onlarla gece Beyoğlu'nda içki içeceğim. Hee oldu gülüm, oldu bebem. Akşam İstanbul'a kurstakilerin böyle bir düşüncesi olduğunu söyledim, İstanbul hemen "Gitme." dedi. Ama 1-2 saniye içerisinde bütün feminist yönüm ortaya çıktı, sinirim bozuldu ve "Neden? Sen zaten başka insanların söz konusu olduğu her şeyde böyle yapıyorsun!" dedim. Gitmek bile istemiyordum. Neden böyle bir tepki verdim ? Çünkü o bana sormalıydı, ben gitmeyeceğimi söylemeliydim. Sonra tartıştık, tam ben kapatırken o bir şey söylüyordu, bu sefer suratına kapadım sandı, tamamen telefonunu kapattı sinirden. En çok kızdığım şeylerden biri bu. Sonra ben ona yazdım, konuşmayacağım diye. Bu sırada telefonunu açtı, whatsapptan yazdı. Ben bu sırada daha bir sürü şeyi yanlış anlamış olduğunu anladım. Ama o kadar saçma bir yanlış anlamaydı ki, benim öyle yapmayacağımı bilmesi gerekirdi. Ben yanlış anlamışımdır diye düşünmesi gerekirdi. Ben de hiç cevap vermedim. Daha o gün öğrendiğim, ertesi güne yetiştirmek zorunda olduğum bir ödev yapıyordum o sırada. 4 sayfalık bir Yargıtay kararı için karar inceleme yazısı yazmam gerekiyordu. Saat 12.30'du. Ödev saat 3.30 da bitti. Ellerim ağrımıştı, ama İstanbul'la ettiğimiz kavga aklımdan çıkmıyordu.
Bir düşünsenize, ben bütün yanlış anlamanın farkındaydım, ama o farkında değildi, beni dinlemiyor, anlamıyordu sonra telefonu kapatırken yüzüne kapadım sanıyordu, anlıyordum ki sinirlendiği başka şeyler de varmış. Bazıları yanlış anlama değil, gerçek. Gece ona çok kırgın olduğumu ve bu sefer uzun uzun açıklama mesajları yazmak yerine hatasını anlamasını bekleyeceğimi söyleyen bir mesaj attım. Bu sırada da saat 4'e geliyor, ben uyuyamıyorum, kendi kendime mi nazar değdiriyorum ben diye düşünüyorum. Çünkü ne zaman "Maşallah, her şey iyi gidiyor." demeye kalksam daha cümlemi bitiremeden işler boka sarıyor. Bunları düşünürken saati fark edip koyun saymayı denedim, biraz işe yaradı ve saat 5'e doğru uyuyakaldım. Ertesi sabah nasıl zor kalktım anlatamam. Zar zor okula yetişip ödevi teslim ettim. Bazıları yapmamış diye Cuma'ya kadar teslim edebilirsiniz demesinler mi !? Lan ben ödevi yapmasam kesin getirmeyenlere 0 derlerdi. Neyse sürenin uzayacağını bilsem şimdiye bitirmiş olmazdım yine son gün yapardım zaten. O gün okulda uyumamak için iki tane kahve içmek zorunda kaldım ama hala uyukluyordum. Akşama doğru okuldan bir arkadaşımla yine kahve içmeye gittik, akşam ingilizce sınavım vardı ve hala çok yorgundum.
İngilizce sınavım speakingdi. Hocam ingiliz olduğundan ayrıntılı da anlatamadım derdimi, çok yorgunum konsantre olamıyorum, normalde böyle değilimdir, çok mu kötüyüm diyerek kedi gibi baktım. Neyse ki 80 verdi. Diğer bütün sınavlarım 90 olduğundan intermediate kurunu böylece tamamlamış oldum. Bana hala içmeye gelecek misin diye soran, kurstan sonra da 2-3 ayda bir toplanırız ehahehha diye mal mal konuşan kişilere çok yorgun olduğumu söyledim. Zaten kadınlardan biri de ne toplanması ya herkesin işi gücü var bir temposu var dedi. Hayran kaldım. Yorgun argın eve döndüğümde neredeyse koltukta uyuyakalacaktım. Saat 12.30 olmadan yattım, ama uyuyamıyordum. Bütün gün İstanbul'la konuşmamıştım ve kavgamız kafamda dönüp duruyordu. O kadar önemsiz bir şeydi ki, önemsizliğini gördükçe daha da sinirlendim. Bırakın koyun saymayı, bütün hayvanlar alemini saymayı denedim ama yok. Ne zaman koyunları bir tahtanın üstünden atlatsam tahta yer değiştiriyor, koyunlardan takılıp düşüyordu. Saat 3.30 oldu. Açtım bloglovin'i birkaç blog okudum. Yazmışsınız şansıma, nasıl iyi geldi anlatamam. Baktım hala uyuyamıyorum, ilaç aldım, etki edene kadar da mim yapayım dedim. Mim bittikten sonra hala tam olarak etki etmemişti ama saat 5'e doğru pestilim çıktı, ölü gibi uyudum. Ertesi sabah yine çok zor kalktım. Yine bütün gün İstanbul'la konuşmadım. Psikologa gittim, bu sırada psikologuma da bu konuda fikrini sordum. Beni ve ilişkimi en iyi tanıyan insanlardan biri olarak aramamı söyledi. Bana erkek beyninin ve kadın beyninin çalışma şeklinin ne kadar farklı olduğunu anlattı. Ben de Perşembe akşamı İstanbul'u aradım. Önce hiddetli konuştuk, sonra benim asıl rahatsız olduğum şeyi anladı, ben de onun rahatsız olduğu şeyleri anladım, barıştık ve tatlı halimize döndük. Maşallah diyorum ama laf olsun diye diyorum. Çünkü ne kadar desem de olacak olan oluyor. Ama belki de daha kötüsünden koruyor, maşallah diyeyim ben. Ne zaman bir yakınıma ilişkimden bahsetsem, olumlu konuşsam, ya da buraya olumlu bir şeyler yazsam her şey bok oluyor. Herkes mi kötü anacım, olmaz öyle şey. Ben kötüyüm. Ben kendime nazar değdiriyorum. Ya da sürekli mutlu olamayacağıma, arada mutsuz da olmam gerektiğine mi inanıyor bilinçaltım nedir ? Ama neyse ki sonunda geçti, atlattık.
Gerizekalı ingilizce kursundaki, 2 aydır tanıdığım salak insanlar son gün bir şeyler içelim diye tutturdular. Kurs zaten akşam 10'da bitiyor. Sınıfın %80'i erkek, ben de onlarla gece Beyoğlu'nda içki içeceğim. Hee oldu gülüm, oldu bebem. Akşam İstanbul'a kurstakilerin böyle bir düşüncesi olduğunu söyledim, İstanbul hemen "Gitme." dedi. Ama 1-2 saniye içerisinde bütün feminist yönüm ortaya çıktı, sinirim bozuldu ve "Neden? Sen zaten başka insanların söz konusu olduğu her şeyde böyle yapıyorsun!" dedim. Gitmek bile istemiyordum. Neden böyle bir tepki verdim ? Çünkü o bana sormalıydı, ben gitmeyeceğimi söylemeliydim. Sonra tartıştık, tam ben kapatırken o bir şey söylüyordu, bu sefer suratına kapadım sandı, tamamen telefonunu kapattı sinirden. En çok kızdığım şeylerden biri bu. Sonra ben ona yazdım, konuşmayacağım diye. Bu sırada telefonunu açtı, whatsapptan yazdı. Ben bu sırada daha bir sürü şeyi yanlış anlamış olduğunu anladım. Ama o kadar saçma bir yanlış anlamaydı ki, benim öyle yapmayacağımı bilmesi gerekirdi. Ben yanlış anlamışımdır diye düşünmesi gerekirdi. Ben de hiç cevap vermedim. Daha o gün öğrendiğim, ertesi güne yetiştirmek zorunda olduğum bir ödev yapıyordum o sırada. 4 sayfalık bir Yargıtay kararı için karar inceleme yazısı yazmam gerekiyordu. Saat 12.30'du. Ödev saat 3.30 da bitti. Ellerim ağrımıştı, ama İstanbul'la ettiğimiz kavga aklımdan çıkmıyordu.
Bir düşünsenize, ben bütün yanlış anlamanın farkındaydım, ama o farkında değildi, beni dinlemiyor, anlamıyordu sonra telefonu kapatırken yüzüne kapadım sanıyordu, anlıyordum ki sinirlendiği başka şeyler de varmış. Bazıları yanlış anlama değil, gerçek. Gece ona çok kırgın olduğumu ve bu sefer uzun uzun açıklama mesajları yazmak yerine hatasını anlamasını bekleyeceğimi söyleyen bir mesaj attım. Bu sırada da saat 4'e geliyor, ben uyuyamıyorum, kendi kendime mi nazar değdiriyorum ben diye düşünüyorum. Çünkü ne zaman "Maşallah, her şey iyi gidiyor." demeye kalksam daha cümlemi bitiremeden işler boka sarıyor. Bunları düşünürken saati fark edip koyun saymayı denedim, biraz işe yaradı ve saat 5'e doğru uyuyakaldım. Ertesi sabah nasıl zor kalktım anlatamam. Zar zor okula yetişip ödevi teslim ettim. Bazıları yapmamış diye Cuma'ya kadar teslim edebilirsiniz demesinler mi !? Lan ben ödevi yapmasam kesin getirmeyenlere 0 derlerdi. Neyse sürenin uzayacağını bilsem şimdiye bitirmiş olmazdım yine son gün yapardım zaten. O gün okulda uyumamak için iki tane kahve içmek zorunda kaldım ama hala uyukluyordum. Akşama doğru okuldan bir arkadaşımla yine kahve içmeye gittik, akşam ingilizce sınavım vardı ve hala çok yorgundum.
İngilizce sınavım speakingdi. Hocam ingiliz olduğundan ayrıntılı da anlatamadım derdimi, çok yorgunum konsantre olamıyorum, normalde böyle değilimdir, çok mu kötüyüm diyerek kedi gibi baktım. Neyse ki 80 verdi. Diğer bütün sınavlarım 90 olduğundan intermediate kurunu böylece tamamlamış oldum. Bana hala içmeye gelecek misin diye soran, kurstan sonra da 2-3 ayda bir toplanırız ehahehha diye mal mal konuşan kişilere çok yorgun olduğumu söyledim. Zaten kadınlardan biri de ne toplanması ya herkesin işi gücü var bir temposu var dedi. Hayran kaldım. Yorgun argın eve döndüğümde neredeyse koltukta uyuyakalacaktım. Saat 12.30 olmadan yattım, ama uyuyamıyordum. Bütün gün İstanbul'la konuşmamıştım ve kavgamız kafamda dönüp duruyordu. O kadar önemsiz bir şeydi ki, önemsizliğini gördükçe daha da sinirlendim. Bırakın koyun saymayı, bütün hayvanlar alemini saymayı denedim ama yok. Ne zaman koyunları bir tahtanın üstünden atlatsam tahta yer değiştiriyor, koyunlardan takılıp düşüyordu. Saat 3.30 oldu. Açtım bloglovin'i birkaç blog okudum. Yazmışsınız şansıma, nasıl iyi geldi anlatamam. Baktım hala uyuyamıyorum, ilaç aldım, etki edene kadar da mim yapayım dedim. Mim bittikten sonra hala tam olarak etki etmemişti ama saat 5'e doğru pestilim çıktı, ölü gibi uyudum. Ertesi sabah yine çok zor kalktım. Yine bütün gün İstanbul'la konuşmadım. Psikologa gittim, bu sırada psikologuma da bu konuda fikrini sordum. Beni ve ilişkimi en iyi tanıyan insanlardan biri olarak aramamı söyledi. Bana erkek beyninin ve kadın beyninin çalışma şeklinin ne kadar farklı olduğunu anlattı. Ben de Perşembe akşamı İstanbul'u aradım. Önce hiddetli konuştuk, sonra benim asıl rahatsız olduğum şeyi anladı, ben de onun rahatsız olduğu şeyleri anladım, barıştık ve tatlı halimize döndük. Maşallah diyorum ama laf olsun diye diyorum. Çünkü ne kadar desem de olacak olan oluyor. Ama belki de daha kötüsünden koruyor, maşallah diyeyim ben. Ne zaman bir yakınıma ilişkimden bahsetsem, olumlu konuşsam, ya da buraya olumlu bir şeyler yazsam her şey bok oluyor. Herkes mi kötü anacım, olmaz öyle şey. Ben kötüyüm. Ben kendime nazar değdiriyorum. Ya da sürekli mutlu olamayacağıma, arada mutsuz da olmam gerektiğine mi inanıyor bilinçaltım nedir ? Ama neyse ki sonunda geçti, atlattık.
Etiketler:
istanbul,
ödev,
psikolog,
sevgiliyle tartışma,
uykusuzluk
26 Aralık 2013 Perşembe
Mia'dan Mim
Şu an aldığım uyku dostu antidepresanın etki göstermesini bekliyorum ve içimden acayip yazmak geliyor. Son iki gündür çektiğim sıkıntıları uzun uzun anlatmayı yarına bırakıp blogdaki ilk mimi yapıyorum. Mim hep En'li sorulardan oluştuğundan doğru düzgün cevap verebileceğimi sanmıyorum ama hadi bakalım.
En sevdiğin renk?
Mavi. Ama öyle her mavi değil. Hani içinde hafif gri ve azcık mor olan depresif mavi var ya, işte o. Hani yağmur yağdıktan sonra bulutlu havanın ve denizin mavisi.
En sevdiğin çiçek?
Papatya ve beyaz zambak.
En sevdiğin yemek/sebze/içecek?
En sevdiğim yemek mantıydı hep. Ama şimdi dürüm sanırım.
En sevdiğim sebzeler patates ve mantar.
En sevdiğim içecek su.
En sevdiğin yerli/yabancı şarkı?
Yabancı çok sevdiğim şarkı var. Aslında klasik müzik dinliyorum ama sorunun amacı o değil. En sevdiğim yabancı şarkılar Lenka - Trouble is a Friend, Imagine Dragons - On Top of the World ve AC/DC - Back in Black
En sevdiğim yerli şarkı Yeni Türkü - Yağmurun Elleri
En sevdiğin komedyen?
Cem Yılmaz. Yabancı olarak da Conan O'Brian izlerken çok keyif alıyorum.
En sevdiğin kız/erkek ismi?
Erkek ismi Cem, kız ismi konusunda kararsızım.
En sevdiğin kitap?
Açık ara Dostoyevski - Suç ve Ceza. Ondan sonra da Tom Robbins - Parfümün Dansı
En sevdiğin yerli yabancı oyuncu?
Yabancı oyuncu Jack Nicholson ve Johnny Depp
Yerli oyuncu Haluk Bilginer
En sevdiğin yerli/yabancı film?
Yabancı film çok. Guguk kuşu, The Fall, Mr. Nobody, Persepolis... Bu böyle devam eder.
Yerli filmlerde emin olamadım ama en çok Babam ve Oğlum filminde ağlamıştım.
En sevdiğin yerli/yabancı dizi?
Yabancı dizi açık ara Breaking Bad. Sonra da Supernatural geliyor.
Yerli dizi Behzat Ç. Ama o bitti. Şu an Çalıkuşu çok hoşuma gidiyor, bir de Ben de Özledim.
En sevdiğin yerli/yabancı şehir?
Tabi ki İstanbul. Daha önce hiç yurtdışına çıkmadım ama Paris ve Venedik'i görmeyi çok isterdim. Bir de Roma.
En sevdiğin gazete/gazeteci?
Hürriyet'i çok severdim ama şu süreçte ondan bile emin değilim. En sevdiğim gazeteci... Bilemedim ama şunu söyleyebilirim Fatih Portakal'ın haberciliğine, yorumlarına hayranım.
En sevdiğin mevsim/ay/gün?
En sevdiğim mevsim ilkbahar. En sevdiğim gün Cuma. En sevdiğim aylar Kasım, Eylül, Mayıs.
En sevdiğin kıyafet/kıyafet tamamlayıcısı/takı?
En sevdiğim kıyafet kesinlikle elbise, tek parçayla günü kurtarıyoruz. Kıyafet tamamlayıcısı şu sıralar boyunluk. En sevdiğim takı sevgilimin hediyesi olan yüzüğüm.
En sevdiğin makyaj malzemesi/bakım ürünü?
Rimel. Bakım ürünü olarak da bebe yağı ve Neutrogena dudak kremi.
En sevdiğin çizgi karakter?
Hepsini seviyorum.
En sevdiğin anı?
Sevgilim İstiklal Caddesi'nde yürürken, yılbaşı sebebiyle süslenmiş ve rengarenk olmuş muhteşem Saint Antoine kilisesine girmek istedi. Kilisenin avlusu ışıklardan rengarenkti. Küçük bir kulübe ve ağacın ışıkları arasından geçerken Moira dedi, arkamı döndüm ve yüzüğü gördüm. Çok romantikti.
En sevdiğin özelliğin?
Adil olmam ve asla haksızlıklara duyarsız kalamamam.
En sevdiğin his?
Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğüm anlarda duyduğum huzur hissi.
En sevdiğin canlı?
Sevgilim. :)))
Genel bir cevap vermem gerekirse minik tatlış hayvanlar. İnsanlar dünyadaki en pislik, en acımasız canlılar.
Mia çookk teşekkür ederim. Arya'yı mimliyorum.
Antidepresan neden hala uykumu getirmedi merak içerisinde uyuma çabalarıma devam ediyorum.
23 Aralık 2013 Pazartesi
Yeni Yıl Yemeği
O gün yazıyı yazdıktan sonra Prag aradı. Roma ve Berlin'le buluşacağımızı söyledi. Buluştuk, dertleştik. Çok iyi geldi. Sizlerden gelen yorumlar da bana çok iyi hissettirdi. Hep destek oldunuz çok teşekkür ederim. Babamı aradım ve onu çok özlediğimi söyledim, görüşelim dedim. İnşallah en yakın zamanda görüşürüz. O gün, yani o kadar ağladığım gün, kızlarla dertleştik ama, onlar babamın uyuşturucu kullandığını bilmiyorlardı. O gün söyleyemedim. Ama aslında söylemem gerekiyordu. Çünkü ben neden üzüldüğümü söylemesem bile beni hep teselli ettiler. Hep yanımda oldular. Çok samimiler, bana çok değer veriyorlar biliyorum.
Cuma günü sevgiliyle buluşacaktık, akşam tiyatroya gidecektik. Öğle okula gittim, ders yokmuş. O kadar yolu boşuna gittim. Beyoğlu'na döndüm. Oturdum Starbucks'ta aldığım notları okudum. Okuduğum kitabı bitirdim. Sonra İstanbul geldi. Birlikte yemek yedik, sonra da Cevahir'e geçtik. Oradaki salondaydı oyun. Çehov'un Üç Kız Kardeş oyununa gittik. Çok güzeldi, baya eğlendik. Özellikle dekora bayıldık. Hani Rus yazarların kitaplarını okurken, uzun süslü cümleler olur ya, aynen öyle oynadılar oyunu. Hiçbir değişiklik yoktu, çok keyifliydi. Bazı oyunları günümüze uyarlamaya çalışırlar da beceremezler ya, neyse ki öyle bir durumla karşılaşmadık. Gerçekten çok güzel bir akşam geçirdik. Ne zamandır tartışmıyoruz, sürekli gülüyoruz birlikteyken. Aman maşallah diyeyim.
Cumartesi Prag'ta yemek yiyecektik. Yılbaşı yemeği. Prag'la buluştuk, eve giderken kasımpatı aldık. Evde de ışıklarla süslenmiş küçük bir ağaç vardı. Berlin ve New York da geldi ama maalesef Roma gelemedi. Çünkü hakimlik sınavına girmek için Ankara'ya gitmesi gerekiyormuş. Biz Parg'la yemekleri yaptık, o sırada New York geldi, sofrayı hazırladık, son anda Berlin de yetişti de yemeği yiyebildik. Açlıktan ölmüştük gerçekten. New York gelirken şarap aldı, Prag da tiramisu yapmış. Şarap içip sohbet ederken, konu yine benim ağladığım günden açıldı. Bu sefer her şeyi anlattım onlara. Babamla ilgili her şeyi, ailemle ilgili her şeyi. Dikkatle dinlediler. Benim ailem o kadar karmaşık ki, onlara roman gibi geldi. Ama yaşaması dinlemesi kadar kolay olmuyor maalesef bazı şeyleri. Onlarla istediğim zaman istediğim her şeyi paylaşabileceğimi söylediler, yanımda oldular. İyi ki varlar. He bu arada yemeğe başlamadan önce hepimiz konuşma yapmayı ve yeni yıl dileklerimizi söylemeyi unutmadık. Tatlı yerken de üstüne mumlar koyup dilek diledik. Sonra biraz keyiflenelim dedik, müzik açtık, dans ettik. Sonra aklımıza Barry White geldi...
Ally Mcbeal izleyenler bilir. Orada hep Barry White dansı yaparlar ve inanılmaz keyiflidir kalabalıkken o dansı yapmak. Biz 4 kişiydik, Youtube'da da tam dört kişilik bir öğretme dansı vardı. Hani nintendo wii mantığıyla dans öğreten videolar var ya, onlardan. Kaç saat Barry White dansı yaptık bilmiyorum, en sonunda uzmanlaştık, hatta kaydettik. O kadar eğlendim ki anlatamam. Sonra sessiz sinema oynadık. New York'la ben yendik. Tabi gecenin sonunda baya bir yorulduk. Yatakları yaptık, Prag kendi odasında yattı biz de salonda. New York'la ben yan yana yattık, tabi uzun uzun sohbet etmeden uyumadık. Önce Pucca'nın yeni kitabını anlattı. Ben okumadım çünkü. Kendisi blogger değil ama Pucca'yı ayet iyi biliyor. Yoksa blogger mı ?! Emin olamadım şimdi. Neyse artık okuduğum bloglardaki ayrıntılara daha dikkatli bakacağım. Sonra sevgililerimiz ve tecrübelerimiz hakkında konuştuk biraz. Biz New York'la konuşurken biraz fazla ayrıntıya gireriz bazı konularda. Prag o kadar ayrıntıdan hoşlanmaz, o yüzden baş başa kalınca uzun uzun anlatırız.
Bu sabah zar zor kalktım. Uyurken asetonlu pamuk koklatmışlar ona rağmen kalkmadım düşünün nasıl yorulduğumu... Kahvaltı etmeden çıktık evden. Hepimizin işleri vardı. Erken geldim ama hiçbir şey yapmadım. Yani sınavlar için. Oturduk annemle örgü ördük. Ben İstanbul'a atkı örüyorum. Saat kaç olmuş bak... Bu hafta da böyle bitti işte.
Cuma günü sevgiliyle buluşacaktık, akşam tiyatroya gidecektik. Öğle okula gittim, ders yokmuş. O kadar yolu boşuna gittim. Beyoğlu'na döndüm. Oturdum Starbucks'ta aldığım notları okudum. Okuduğum kitabı bitirdim. Sonra İstanbul geldi. Birlikte yemek yedik, sonra da Cevahir'e geçtik. Oradaki salondaydı oyun. Çehov'un Üç Kız Kardeş oyununa gittik. Çok güzeldi, baya eğlendik. Özellikle dekora bayıldık. Hani Rus yazarların kitaplarını okurken, uzun süslü cümleler olur ya, aynen öyle oynadılar oyunu. Hiçbir değişiklik yoktu, çok keyifliydi. Bazı oyunları günümüze uyarlamaya çalışırlar da beceremezler ya, neyse ki öyle bir durumla karşılaşmadık. Gerçekten çok güzel bir akşam geçirdik. Ne zamandır tartışmıyoruz, sürekli gülüyoruz birlikteyken. Aman maşallah diyeyim.
Cumartesi Prag'ta yemek yiyecektik. Yılbaşı yemeği. Prag'la buluştuk, eve giderken kasımpatı aldık. Evde de ışıklarla süslenmiş küçük bir ağaç vardı. Berlin ve New York da geldi ama maalesef Roma gelemedi. Çünkü hakimlik sınavına girmek için Ankara'ya gitmesi gerekiyormuş. Biz Parg'la yemekleri yaptık, o sırada New York geldi, sofrayı hazırladık, son anda Berlin de yetişti de yemeği yiyebildik. Açlıktan ölmüştük gerçekten. New York gelirken şarap aldı, Prag da tiramisu yapmış. Şarap içip sohbet ederken, konu yine benim ağladığım günden açıldı. Bu sefer her şeyi anlattım onlara. Babamla ilgili her şeyi, ailemle ilgili her şeyi. Dikkatle dinlediler. Benim ailem o kadar karmaşık ki, onlara roman gibi geldi. Ama yaşaması dinlemesi kadar kolay olmuyor maalesef bazı şeyleri. Onlarla istediğim zaman istediğim her şeyi paylaşabileceğimi söylediler, yanımda oldular. İyi ki varlar. He bu arada yemeğe başlamadan önce hepimiz konuşma yapmayı ve yeni yıl dileklerimizi söylemeyi unutmadık. Tatlı yerken de üstüne mumlar koyup dilek diledik. Sonra biraz keyiflenelim dedik, müzik açtık, dans ettik. Sonra aklımıza Barry White geldi...Ally Mcbeal izleyenler bilir. Orada hep Barry White dansı yaparlar ve inanılmaz keyiflidir kalabalıkken o dansı yapmak. Biz 4 kişiydik, Youtube'da da tam dört kişilik bir öğretme dansı vardı. Hani nintendo wii mantığıyla dans öğreten videolar var ya, onlardan. Kaç saat Barry White dansı yaptık bilmiyorum, en sonunda uzmanlaştık, hatta kaydettik. O kadar eğlendim ki anlatamam. Sonra sessiz sinema oynadık. New York'la ben yendik. Tabi gecenin sonunda baya bir yorulduk. Yatakları yaptık, Prag kendi odasında yattı biz de salonda. New York'la ben yan yana yattık, tabi uzun uzun sohbet etmeden uyumadık. Önce Pucca'nın yeni kitabını anlattı. Ben okumadım çünkü. Kendisi blogger değil ama Pucca'yı ayet iyi biliyor. Yoksa blogger mı ?! Emin olamadım şimdi. Neyse artık okuduğum bloglardaki ayrıntılara daha dikkatli bakacağım. Sonra sevgililerimiz ve tecrübelerimiz hakkında konuştuk biraz. Biz New York'la konuşurken biraz fazla ayrıntıya gireriz bazı konularda. Prag o kadar ayrıntıdan hoşlanmaz, o yüzden baş başa kalınca uzun uzun anlatırız.
Bu sabah zar zor kalktım. Uyurken asetonlu pamuk koklatmışlar ona rağmen kalkmadım düşünün nasıl yorulduğumu... Kahvaltı etmeden çıktık evden. Hepimizin işleri vardı. Erken geldim ama hiçbir şey yapmadım. Yani sınavlar için. Oturduk annemle örgü ördük. Ben İstanbul'a atkı örüyorum. Saat kaç olmuş bak... Bu hafta da böyle bitti işte.
15 Aralık 2013 Pazar
Babam yine saçlarımı okşadı, ben yine öldüm.
Kafamı bir türlü toparlayamıyoum. Yarın İngilizce sınavım var, ama çalışamıyorum. Çünkü babam geldi para bırakmaya. Ama ben hiç bu kadar kötü hissetmemiştim. Ne zamandır babamı görmemiştim, zaten çok özlemiştim. Şu an ağlamaktan yazamıyorum...
Boynunda gözlüğü asılıydı. Babamın gözlüğü olması o kadar hoşuma gitti ki. Sanırım çok normal bir baba gibi geldi bir an için. Hani pazar kahvaltılarından sonra boynundaki gözlüğü takıp gazete okuyan babalar gibi. Pazar günlerini yalnız geçirmeyen babalar gibi. Off cidden ağlamaktan yazamıyorum ve kendime sinir oldum. Bizim oturduğumuz sokağın girişine gelmiş, taksinin yanında bekliyordu. Gittim, öptüm. Paramı verdi, teşekkür ettim, sarıldım. Ben sarılınca başımı okşadı. Saçlarımı okşadı. Ne zamandır hiç öyle okşamamıştı saçlarımı. Ben de devam etsin diye daha çok sarıldım, o da sımdıkı sarıldı ve saçımı okşamaya devam etti. Off resmen 5 yaşıma döndüm. Ben küçükken en sevdiğim şey babamın dizine yatmak, babamın da başımı okşamasıydı. Öyle uyuyakalırdım. Eğer ben uyuyakalmadan babam okşamayı bırakırsa, ben babamın elini öperdim, o da okşamaya devam ederdi. Bunu aynı jeton atmaya benzetirdim, lunaparklardaki gibi. Bir de ben hep gecenin köründe uyanıyorum da ürküyorum ya, küçükken de öyleydim. Ürkünce hep annemlerin yatak odasına giderdim, babamın yanına yatardım. Babam bana sarılırdı, öyle huzurlu uyurdum ki. Annemin yanına yatmak aklıma bile gelmezdi. Babamın prensim olduğu zamanlardı.
Ağlamaktan gebericem yazıyı bitirene kadar sanırım. Acaba haftasonları babamla mı kalmamız gerekirdi ? Babamı yalnız bıraktığımız için suçlu muyum ? Ama babam kendisi istedi, kendisi tercih etti bunu. Hem kardeşimle gidip babamda kaldığımız zamanlarda babaannem bizi kaç kere kovmaktan beter etti bunu da biliyorum.
Babamın boynunda okuma gözlükleri asılıydı. Biliyor musunuz babam 53 yaşında. Küçükken 50 yaş çok büyük gelirdi. Babamın elli olduğunu fark ettiğimde çok şaşırdım. Şimdi 53. Ne kadar yaşlanmış aslında... Hayatı pişmanlıkla geçmiş bir adam o. Onu çok seviyorum. Çok üzülüyorum. Ama kahretsin, ağlamaktan yazamıyorum.
Boynunda gözlüğü asılıydı. Babamın gözlüğü olması o kadar hoşuma gitti ki. Sanırım çok normal bir baba gibi geldi bir an için. Hani pazar kahvaltılarından sonra boynundaki gözlüğü takıp gazete okuyan babalar gibi. Pazar günlerini yalnız geçirmeyen babalar gibi. Off cidden ağlamaktan yazamıyorum ve kendime sinir oldum. Bizim oturduğumuz sokağın girişine gelmiş, taksinin yanında bekliyordu. Gittim, öptüm. Paramı verdi, teşekkür ettim, sarıldım. Ben sarılınca başımı okşadı. Saçlarımı okşadı. Ne zamandır hiç öyle okşamamıştı saçlarımı. Ben de devam etsin diye daha çok sarıldım, o da sımdıkı sarıldı ve saçımı okşamaya devam etti. Off resmen 5 yaşıma döndüm. Ben küçükken en sevdiğim şey babamın dizine yatmak, babamın da başımı okşamasıydı. Öyle uyuyakalırdım. Eğer ben uyuyakalmadan babam okşamayı bırakırsa, ben babamın elini öperdim, o da okşamaya devam ederdi. Bunu aynı jeton atmaya benzetirdim, lunaparklardaki gibi. Bir de ben hep gecenin köründe uyanıyorum da ürküyorum ya, küçükken de öyleydim. Ürkünce hep annemlerin yatak odasına giderdim, babamın yanına yatardım. Babam bana sarılırdı, öyle huzurlu uyurdum ki. Annemin yanına yatmak aklıma bile gelmezdi. Babamın prensim olduğu zamanlardı.Ağlamaktan gebericem yazıyı bitirene kadar sanırım. Acaba haftasonları babamla mı kalmamız gerekirdi ? Babamı yalnız bıraktığımız için suçlu muyum ? Ama babam kendisi istedi, kendisi tercih etti bunu. Hem kardeşimle gidip babamda kaldığımız zamanlarda babaannem bizi kaç kere kovmaktan beter etti bunu da biliyorum.
Babamın boynunda okuma gözlükleri asılıydı. Biliyor musunuz babam 53 yaşında. Küçükken 50 yaş çok büyük gelirdi. Babamın elli olduğunu fark ettiğimde çok şaşırdım. Şimdi 53. Ne kadar yaşlanmış aslında... Hayatı pişmanlıkla geçmiş bir adam o. Onu çok seviyorum. Çok üzülüyorum. Ama kahretsin, ağlamaktan yazamıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)
.jpg)
