12 Eylül 2019 Perşembe

Google Teshisi Koydu

Kedi tırmalasından sonra 3. aşımı olmaya yine Şişli Etfal’e gitmem gerekiyordu. Şirkette çok önemli bir toplantı vardı ve Sofya Hanım’dan izin almaya fırsatım olmadı. Nasıl olsa ilk gidişimde hemen yaptırıp çıkmıştım, ne kadar uzun sürebilirdi ki? Gittiğimde öğle arasıydı ve meğer sayın çok değerli sağlık çalışanlarımızın öğle arası 1.5 saatmiş. Dolayısıyla saat 13.30’a kadar beklemek zorunda kaldım. Bu arada yemek yiyeyim diye dışarı çıktım. Boğazımda kalaydı da yemeseydim, ayağım takılıp düşeydim de gidemeyeydim. O yemekten döndüğümde önümde 10 kişi falan vardı ama kuduz aşısı öyle hemen yap çık bir süreç değilmiş. On saat sıra bekledim, kayıt yaptırdım, aşı olmak için ayrı bir ömür bekledim. Gelen her çocuk ve yaşlıyı sistem önüme geçirdi. Çünkü o kadar olağanüstü ve insan canlısı bir ülkede yaşıyoruz ki hayatın hiçbir alanında denk gelmediğim ve asla kendim deneyimlemediğim muhteşem sistem yüzünden saat 14.40’a kadar aşı olamadım. Çok özür dilerim ama yaşlılar ya da çocuklar neden benim önüme geçiyor? Yani acil servis olsa tamam, ameliyat falan ediliyor olsak tamam, yani hayat memat meselesi olsa tamam ama aşı bu yahu! Sırasını beklese ölmez yani aşı bu.. Bir yandan ağlayan çocuklar, bir yandan dertlenen ve bir an önce aşı olmazsa gözü açık gidecek gibi bakan yaşlılar, bir yanda çocuklarına bağıran ve bir yanda hiç uyarmayan anneler... Arkamda oturan çocuğun sürekli sandalyeme vurmasıyla iyice gerilen sinirlerim... Ve beklenen an... Sofya Hanım’ın Nerdesin sen Moira diye telefonda bağırma anı. Bu olay Salı günü oldu ve biz ancak perşembe günü normale dönebildik yani o kadar kızgındı. Ve çok haklıydı. Şirkette yönetim kurulu başkanı ile toplantı var, şirket avukatı çıkmış ve 2.5 saattir ortada yok. İşe o kadar geç kaldım ki... Sofya Hanım çok afedersiniz ağzıma sıçtı. Bu olay yaşanmadan sadece birkaç saat önce bana burayı sana bırakacağım diye neredeyse şirket hukuk müşavirliğinin kapılarını açmıştı oysa ki... Neyse bir şekilde hallettim, gönlünü aldım...
Çarşamba sabahı uyandığımda, aşı olduğum kolumun üstünde uyuyor olduğumu ve köprücük kemiğimin yanındaki o boşluğun aşırı ağrıdığını hissettim. Aşı yüzünden olduğunu düşünerek bütün günü geçirdim. Ama akşam pilatese giderken aynı yerin şişmiş olduğunu fark ettim. Ve Google’a baktım. Bakmaz olaydım. Koyduğu teşhise göre kesinlikle lenfoma olmuştum. Çok yakın bir zamanda İstanbul’un çocukluk arkadaşının lenfoma olduğunu öğrenmiştik ve sinirlerimiz zaten bozuktu. Spor hocam da saolsun fazla özenli olduğundan beni alette değil de matta çalıştırdı. Ama ben elimi oraya götürdüğüm gibi elime beze benzeri bir şey geldiğini fark ettim. Sonra hocam tanıdığı bir eczacıyı aradı ve eczacı da saolsun aşının asla orada şişlik yapmayacağını, yapsa yapsa kolda yapacağını ve derhal doktora gitmem gerektiğini söyledi. Ama ağladım ağlayacağım. Belki de orada zaten bir şey vardı ve aşının ağrısı sayesinde fark etmiştim, belki doktor oraya bakacak ve derhal biyopsi yapmamız gerekiyor diyecekti. İlk düşündüğüm şey İstanbul oldu. Ben kaldırabilirdim ama o kaldıramazdı. Ve ilk defa hasta olup da sevdiklerine söylemeyen, dizilerdeki salak kızları anlıyordum. Ya da belki de bu ara dini inancım sarsıldığı için cezalandırılıyordum... Aklımdan geçen senaryoların tamamını buraya yazsam birkaç gün boyunca yazmam gerekir...

Sonuç olarak spordan hemen sonra taksiye atladığım gibi her zaman gittiğim özel hastanenin aciline koştum. Ağlamamak için kendimi ne kadar tuttuysam da başarılı olamadım. Önce asistan gelip tansiyonumu ölçtü ve yüksek olduğunu söyledi. O kadar korkuyordum ki zaten normal çıkması anormal olurdu.. Sonra acil hekimi geldi, neyse ki yaşlıcaydı. Hemen ağlaya ağlaya anlattım. Ben ağladıkça doktor babacan bir tavırla gülümseyerek içimin rahat olması gerektiğini, aşının ilk lenf bezlerini etkilediğini ve bu şişin de kısa sürede ineceğini söyledi. Ben ya inmeze, ne kadar süre içinde inmezse geleyim, bir test yapmak istemez miydiniz, yarın geleyim mi dedikçe doktor gülümseyerek gelmeyin dedi. İçim baya rahatlamış bir şekilde hastaneden çıktım. Hangi arkadaşımı aradıysam açmadı. Anneme ve İstanbul’a haber dahi veremedim çünkü onları boşuna korkutmak istemiyordum. Bu olayda benden daha çok korkup üzülecek birileri varsa onlardı...

Taksiye atlayıp eve geri döndüm. Bu arada telefonu sonunda arkadaşlarımdan biri açtı da ona anlattım. Şişlik de ağrı da ertesi güne inanılmaz azalmıştı...

Yani aslında o kedi beni tırmaladığı an gerçekten sinirli ve gergindi. Kafasını okşayıp okşamama arasında baya arada kalmıştım. Sadece bir anlık karar yüzünden yaşadıklarıma bakın. O an o kediyi okşamasaydım hiç aşı olmaya gitmek zorunda kalmayacaktım. Sofya Hanım’la aramız hiç gerilmeyecekti. Hasta olduğumu sanıp acile gitmeyecektim. O iğrenç freak show hastanede aşı olup hastanenin ortasına kusmak zorunda kalmayacaktım. Verdiğim karar hayatımın bir kısmında nasıl etkiler yarattı. Beni baya düşündürdü bu durum. Bir saniye içinde yaptığımız küçük bir hareket kim bilir neleri değiştiriyor ve biz farkında dahi olmuyoruz...

6 Eylül 2019 Cuma

Çünkü Hayattaki Tek Eksigim Kuduz Aşısı Olup Sisli Etfale Kusmaktı

Merhaba!

Blog aracılığıyla tanıştığım bir arkadaşımla mailleşirken yazı yazıp son zamanlarda yaşadığım saçmalıkları anlatasım geldi.

Paris'le kahve içmiş eve dönüyorken sokakta daha önce görmediğimiz bir kedi gördük. Bizim kedilerden biri ona saldırmaya çalıştığı için korkmuştu. Bizim kediyi uzaklaştırdıktan sonra seveyim dedim, sadece kafasını okşamak istemiştim. Elime patisiyle hızlıca vurdu ama patisi de o kadar yumuşaktı ki hiç anlamadım. Bir baktım ki bildiğin kanamış. İnsanların yine mi kedi sevmeye çalıştın sonunda kuduz olacaksın falan demesiyle neden bu ihtimali hiç düşünmediğimi düşündüm. Google'a yazmamla hastaneyi aramam bir oldu zaten. Meğer kuduzun tedavisi yokmuş ve yakalandığın zaman aşılı değilsen kesinlikle öldürüyormuş. Uğradığın yaralanmadan sonra gerekli dozda aşıyı olursan da aynı şekilde koruyormuş. Ama maalesef ki özel hastaneler bu aşıyı yapmıyormuş. Bana en yakın devlet hastanesi ise Şişli Etfal'di. İstanbullular bilir ki Şişli Etfal bir cehennemdir. Yine de, ilk aşı deneyimim o kadar kötü değildi. Doktor çok ilgili, hemşire çok eli hafif, süreç de hızlı olunca hiçbir problem yaşamadım. Sonraki dozlarım 30 Ağustos, 3 Eylül ve 10 Eylül'de yapılacaktı. 


30 Ağustos'ta aşı merkezi kapalı olduğundan acil bölümüne gittim. Ama aç gittim. Siz siz olun aşı olmaya tok gidin. Oradaki hemşire de saolsun o kadar hızlı bir şekilde iğneyi sokup enjekte etti ki canım yandı ve iğne hassasiyetim geri geldi. Yani her iğne olduğumda gelen göz kararması ve bayılma. Aç olmamın da etkisi olsa da kendimi tanıyordum ve o his geri gelmişti. Acil bölümünden çıkıp yukarı doğru yürürken gözlerim kararmaya başladı. Her ne kadar normal davranmaya, derin nefes almaya çalışsam da düzelmedi ve son bir çabayla yanından geçtiğim bir banka oturdum. Resmi tatil olduğundan hastane bomboştu. Ben oturunca gözlerim daha fazla karardı ve birkaç saniye sonra hiçbir şey göremez hale geldim. Saniyeler geçtikçe kulaklarım da tıkanmaya ve tüm vücudum kasılmaya başlamıştı. Bayılmama birkaç saniye kala aklıma dizlerime kapanmak geldi. Gerçekten de oturduğum yerde başımı dizlerime koyduğum an görme yetim geri gelmeye başladı. Ama görme yetimle birlikte başka bir şey daha geliyordu. İnanılmaz bir mide bulantısı! Sadece birkaç saniye içinde yere kusmaya başladım. 3 postadan sonra kendime geldim. Doğruca geri acile gidip elimi yüzümü yıkadım, ağzımı çalkaladım. Sonra doooğru hemşireye. Hem aşının etkisi açısından sorun olup olmayacağını sordum hem de bir güzel payladım. Sonuçta o kadar acı verici şekilde iğne yapmak zorunda değildi. Kolumun gergin olmadığından emin olmalı ve aşıyı yavaşça enjekte etmeliydi. Beni çok sallamadı.

Neyse ki o gün İstanbulumla masaj randevumuz vardı da biraz rahatlayıp kendime geldim...

Ama 3 Eylül'deki aşı sonrası maceralarım daha da sinir bozucu olacaktı..

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Şerife

           Türkiye'de kadın olmak, eskiden daha zormuş...
    

         Çok güzel bir kız yaşarmış köyün birinde. Sarı saçlı, ela gözlü... Büyük hayalleri varmış, fırsat verseler neler neler yaparmış bu dünyada. Daha çocukmuş, ne hayatı keşfedebilmiş, ne kendisini. Ama çok istekliymiş keşfetmek için, öğrenmek için. Büyümeyi sabırsızlıkla bekliyormuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş, genç kızlığa adım atmış....


         Bir gün misafirler gelmiş eve, onu istemeye. Evlilik ne demek, mutluluk ne demek, onu ne mutlu eder ? Henüz bu soruların cevaplarını bile bilmiyorken hiç tanımadığı bir adamı mutlu etmesi gerekiyormuş. Kabul etmeme şansı zaten hiç olmamış. En kısa zamanda düğünleri yapılmış, sıra gerdekteymiş. Kız ilk defa doğru düzgün görecekmiş adamın suratını. Daha önce istemeye geldiklerinde görmüş ama kızın sürekli yere bakıyor olması gerektiğinden tam seçememiş, başını kaldıramamış ki... İlk defa yüzünü göreceği bu adamla bir kaç dakika sonra yatağa girecekmiş. Yaşı daha çok küçükmüş ve çok korkmuş. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini o an anlamış genç kız. "Gerçekleşecek olsaydı, 'hayal' denmezdi." diye düşünmüş. Duvağının altından adamın ayaklarını görmüş, yaklaşmış adam kıza. Sonra duvağın altını tutan ellerini görmüş. Biraz kırışık mı ne ? Adam duvağı sertçe kaldırmış. "Böyle yapılıyor demek." diye düşünmüş kız. Adam kızın suratına pek bakmamış, iyice yaklaşmış, ona dokunmuş. Daha önce hiç görmediği bir adamın ona dokunmasıyla sarsılmış kadın, bir adım geri çekilmiş istemeden. Adam kızı kolundan tutup kendine çekmiş. Kız bir an annesini düşünmüş, istemediğini söylese onu geri eve alırdı belki ? "Annem, 'istemiyorum, yanına geleyim' desem, beni kurtarır mı ki ?" diye düşünmüş, ama zaten istemediğini söylediğinde kadınlık görevini yapmasını söyleyen annesiymiş. Adamın nefesinin kokusu kızı rahatsız etmiş. Ama madem görevi buymuş, yapacak neyi varmış ki başka ? Adam kızı öpmeye başlamış. Teninin kokusu, nefesinin kokusu, tamamen yabancı olan eller... Canı yanmış kızın, ağlamış, gözyaşlarıyla güneş doğmuş.



       Yıllar geçmiş. Genç kadın öğrenmiş adamla yaşamayı. Adam çok sert biriymiş, hiç sevgi yokmuş içinde. Kadın kendine başka alışkanlıklar bulmuş, iplerle küçük çantalar dokuyormuş, püsküller dikiyormuş kumaşlara, bir tanesine de püskül yerine kendi saçlarından bir tutam dikmiş. Kumral rengi saçları varmış artık. Kendi saçından eklediği bu el işini küçük oğluna vermiş. Biricik oğlu... Genç kadın kısa zamanda hamile kalmış ve oğlu dünyaya gelmiş. Adını Şükrü koymuş. İlk göz ağrısı, dayanağı... Sonra kadın tekrar hamile kalmış, bu sefer de kız olmuş. Tekrar hamile kalmış, bu sefer de ikiz çocukları olmuş. Dört çocuk yeterliymiş genç kadına göre, daha fazla yapmak istememiş. Ama adam birlikte olmak istiyormuş sürekli, hamile kalmayı nasıl engelleyebilirmiş ki ? 


       Kadının aylık dönemi gelmiş, ama bir terslik varmış. Gecikmiş. Hemen kocasına hamile olabileceğini söylemiş. Adam o kadar sinirlenmiş ki... Kadının daha fazla hamile kalmasını istemiyormuş, "Yeter artık, ne biçim kadınsın, nasıl tekrar hamile kalırsın !" diye kadına bir tane vurmuş, bir tane daha... Kadın çok korkuyormuş. Neden tekrar hamile kalmış ki ?? Ne yapacağını bilmiyormuş. "Bir yolu olmalı..." diye düşünmüş. Köyde bu işlerle ilgilenen bir kadın varmış. Otları karıştırıp ilaçlar yaparmış. Gitmiş ona, bebeği düşürmek istediğini söylemiş. Kadın kınayla birkaç bitkiyi karıştırmış ve kadına vermiş. Hepsini içmesini söylemiş. Kadın hemen içmiş. Ama içtikten sonra kendini hasta hissetmeye başlamış. Yatağa düşmüş. 3 gün hiç kalkamamış yataktan. Kocası iyice sinirleniyormuş. Kadın çok korkuyormuş. 4. sabah kocası odun kesmekten gelmiş, kadın hızlıca kalkıp bir çay koymuş, kahvaltı hazırlaması gerekiyormuş adama. Adam hiç kendi yemeğini çıkarıp yiyebilir mi, olur mu öyle şey, kadın hazırlamalı...



        Adam kadına bağırmaya başlamış "Kahvaltıyı daha hazırlamadın mı ! Daha yeni mi kalkıyorsun !" Kadın cevap vermek istemiş "Hastay..." Lafını bitirememiş. Adam kadının sırtına öyle bir tekme atmış ki, kadının sesi kesilmiş. İlk dayağı değilmiş, son da olmayacakmış, kadın dayağa alışmış ama bu sefer farklıymış. Adam tekme atar atmaz kadın kan kusmaya başlamış. Saatler geçmiş ama kadın iyileşmiyormuş, kan kusmaya devam ediyormuş. En sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Ama köyde nerede doktor ? Baya yol gitmeleri gerekiyormuş. Yürümeye başlamışlar. Kadının sırtına bir battaniye örtmüşler, ama öyle yumuşak battaniye anlaşılmasın, keçeden, sert bir yollukmuş. Kadın yürürken öksürmeye, kan kusmaya devam ediyormuş. Başı dönmüş, dengesini kaybetmiş. Derenin yanından geçerken battaniyenin bir kısmı ıslanmış. Adam çok sinirlenmiş, kadına biraz daha vurmuş, düzgün yürü diye... Zor da olsa hastaneye varmışlar. Kadını yatırmışlar, ama bir daha hiç kalkmamış. Doktor demiş ki "Karaciğerin zerresi kalmamış." Güzeller güzeli kadın, 'hayal'lerin gerçekleşebileceğini öğrenemeden ölmüş. 


       Belki de kurtuluşmuş ölüm onun için. Peki ya çocukları... Son nefesinde yine onları düşünmüş Şerife. Acaba demiş, büyüyünce hatırlarlar mı beni ? Yoksa kısa zamanda yüzümü, sesimi unuturlar mı ? Şükrü saçımı saklar mı acaba ?

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Sevgi Gerçekten de Emekti

Artık babamla görüşmemeye karar verdim. Onu tamamen hayatımdan çıkarmam tabi ki mümkün olmayacak ama eskisi gibi telefonda sohbet edip iş çıkışı buluşmayacağım.

Annemle babam, benim babamın zulasını bulmam ve babamın uyuşturucu bağımlılığı yüzünden, ben lise 1'deyken boşandılar. Annem kardeşimi ve beni büyütmek için ara verdiği mesleğine geri döndü dönmesine ama çok düşük bir maaşla başlamıştı. Para elinde nasıl bereketlendi, o parayla bir ev nasıl döndü bilmiyorum ama kısa zamanda çok daha iyi bir duruma getirdi, kardeşim ben ve annemden oluşan çekirdek ailemizi. Babam evden ayrıldıktan sonra 5 kuruş destek olmadı desem yeridir. Annem kendisi için hiçbir şey istemese de bizim okulumuz devam ettiğinden hakim inanılmaz az bir rakamda nafakaya hükmetmişti. Babam o nafakayı hiçbir zaman ödemedi, annem de hiçbir zaman istemedi. Arada kardeşime ve bana harçlık vermeye çalışması dışında hayatımızda babamın maddi-manevi zerre kadar katkısı olmadı. He sanmayın ki destek olamayacak biriydi. Uyuşturucu, alkol ve sigara için hep parası vardı. Çok dramatik şeyler yaşandı. Burada babamı neden hayatımdan çıkardığıma kimseyi ikna etmek zorunda değilim. Bir keresinde biri yorum yazmış, sevgilim yanımdayken babamla görüşmediğim için kötü evlat benmişim. Babam uyuşturucu için aileyi dağıttıktan sonra benim aldığım psikolojik yaraların çoğunu bıkmadan usanmadan, bana sorunlu yaftası yapıştırmadan İstanbul tedavi etti. Ben İstanbul'la babamı ruhsat törenimde tanıştırdığımda babam İstanbul'a dönüp de bir tane soru sormadı. İnsan kızının hayatındaki insanı merak etmez mi? Arayıp nasılsın, nasıl gidiyor, istanbula selam söyle demekle baba olunmuyor. 

Kimseyi ikna etmek zorunda değilim derken yine kendimi savunurken buldum. Neyse. Kimse babasız yaşamak istemez bence, bir insan babasını hayatından çıkarıyorsa onu bir şeyler onu çok zorlamıştır. 

Neden bir anda böyle oldu derseniz, yıllardır yaptıklarına rağmen onu bir baba değil de bir arkadaş gibi görmeye çalışarak onunla konuşmaya, buluşmaya başlamıştım. O da insan diye düşünmüş, ilişkimi iyi tutmuş ve bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını sanmıştım. Hatta telefonu babacım diye açıyor, o aramadığında ben arıyordum.  Ama saolsun yine beni hayal kırıklığına uğratacak, sinirlendirecek bir şey yapmayı başardı. Annem bizimle ilgili bir konuda konuşmak için babamla buluşmuş ve anneme o kadar kaba davranmış, o kadar kırıcı şeyler söylemiş ki... Bana ne yaparsan yap ama yıllarca hem annelik hem babalık yapan canım annemin kalbinin minicik bir parçasını kırarsan, hatta kırmayı bırak bir çizik dahi bırakırsan benim için artık bir hiçsin baba. Hoşçakal.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Önyargı

En son yazıyı yazalı sadece birkaç gün geçti ama her şey düzelmeye başladı bile. Yöneticim artık gözüme o kadar da sayko gelmemeye başladı. Hatta aramız gayet iyi. O yüzden keyfim yerinde.

İnsanlara karşı çok önyargılı olduğumu fark ettim. Küçük bir soğuma dahi hissettiğimde durumu içimde büyütüp gereksiz yerlere götürdüğümü ve en önemlisi de insanların yorumlarından çok fazla etkilendiğimi fark ettim. Yöneticimin adı Sofya olsun. Çok gergin olduğu bir dönemde biraz sert çıktığı ve biraz titiz olduğu için bir anda baya sorunlu olduğunu düşünmeye başladım. Tam o sıralarda da gerginliğimi fark ettiklerinden olsa gerek 2-3 çalışma arkadaşımın Sofya'nın çalışması zor bir insan olduğunu, benden önceki avukatın çok geç çıktığını, beklentisinin çok fazla olduğunu falan söylediler. Ben de kendi deneyimlerim ve bu yorumları birleştirince ortaya manyağın teki çıktı tabi. Bir de bana hiç doğru düzgün iş vermediğini dolayısıyla yaptığımın avukatlık dahi olmadığını düşünmeye başladığımdan iyice dellendim.


Ben durumu içimde büyüttüğümü ve çalışma ortamımı kendim için çekilmez hale getirdiğimi fark edince kendime dur demeyi başardım. Sofya Hanım'a oldukça güler yüzlü davranmaya, çalıştığı konularda yardımı ihtiyacı olup olmadığını sormaya ve yardımcı olmaya başladım. Sadece iki gün boyunca o çıkmadan önce çıkmaya yeltenmedim. Ve ikinci günün sonunda Sofya Hanım'ın tekrar güler yüzlü hale geldiğine ve Moira'cım ben biraz daha çalışacağım sen çık canım demesine şahit oldum! Ben tabi durur muyum, olur mu öyle yardıma ihtiyacınız varsa kalayım dedim, yok canım çık sen dedi. Bana daha nitelikli işler vermeye, dilekçelerinde fikrimi almaya başladı. Hatta bugün bir whatsapp mesajının sonuna öpücük atan emoji dahi koydu! 

İnsanlarla ilgili çabucak yargıya varmam, yargısız infaz yapmam konusunda yüzüme çarpan bir diğer olay da New York ile olan sohbetim oldu. Hatırlar mısınız bilmiyorum, "Bir Arkadaş Kaybetmek" yazımda New York ile olan tartışmamızı ve beni hayatından tamamen çıkardığını yazıp kendimi sorgulamıştım. Benim özrüm ve çabam sayesinde biz tekrar arkadaş olmayı başardık. İki gün önce iş çıkışı buluştuğumuzda konu babalardan açıldı. Ben kendi babamla ilgili bir problemden bahsedince, 9 yıllık arkadaşım, ilk defa babası ile ilişkisinden bahsetti. Meğer hiç de kolay değilmiş. Meğer New York öyle kolay bir şekilde yurt dışına yüksek lisansa gitmemiş, zorlanmış, miktarın yarısını kendi karşılamış, meğer babasından hiç doğru düzgün sevgi görmemiş... Ve ben, sanki her şeyi babasının parasıyla yapmış gibi onu suçluyordum.

Her şeyi babasının parasıyla yapsa ne olurdu ki? Benim babam yanımda olsa ve parası olsa ben kullanmaz mıydım? Ben de çoğu şeyi annemin parasıyla yapmadım mı? Ya da desteğiyle. Hayatımdaki baba boşluğunu dolduramayınca, insanların hayatlarında dolan boşluklar bana acı vermeye, sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Sanki herkes bir şeyleri birileri sayesinde yapıyor da, onlar olmasa yapamazlar gibi... Benim babam yanımda olmadığından ben yapamıyorum, ohh onlar nasıl da rahat yapıyor, yaparlar tabi para olduktan sonra... İşte bu cümleler, kendime acımaya başlamama, öz güvenimi yitirmeye başlamama sebep oldu. Bir şeyleri yapamamam dış etkenlerden kaynaklanıyor ama yapabiliyor olmam benden mi kaynaklanıyordu? Tamam herkes için hayatta bazı destekler var, bazılarının hayatında maalesef hiç destek yok.. Ama desteği olan insanları sanki kendileri hiç çabalamıyormuş, destekleri olmadan bir hiçlermiş gibi aşağılamaya ne zaman başladım? Bu aşağılamalar, insanların başarılarını küçümsemeler bendeki boşlukları doldurdu mu? Babamı insana dönüştürdü mü? Yurt dışında eğitim almamı veya ingilizcemin harika olmasını, en iyi yerlerde iş bulmamı sağladı mı? Tabi ki hayır. Kendimden utanmaya, kendimi ezik görmeye başladım. Şu an geldiğim noktada bunu tam olarak aşabildim mi bilmesem de en azından aşmam gerektiğini öğrendiğime seviniyorum. Çünkü ancak bundan sonra kendim için gerçekten iyi şeyler yapmaya başlayabilirim. 

14 Temmuz 2019 Pazar

Yine Nasıl Dünyanın En saçma İşini Buldum

Hmmm.. Bakalım...
En son yazımda yeni iş yerimi övmüşüm, güzel işler yapıyoruz falan demişim...
Evren de "al bakalım güzel neymiş gör" dedi tabi ki.

Gerçekten şaka gibi bir kadınla çalışıyorum. ŞAKA GİBİ. Arkadaşlarım kadın patronla çalışılmaz derken demek bunu anlatmaya çalışıyorlarmış. Ben şu ana kadar hiç kötü patronla çalışmamışım...Çok kötü bir şey olmadı. Sadece kadın tam bir SAYKO.


Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Hiç bilmiyorum. 3 haftadır bu şirketteyim ve şu ana kadar avukat değil de stajyer ya da kadının asistanı falan gibi çalışıyorum. Ayrıca ruh hastası olduğu için yöneticin çıkmadan çıkmak ayıptır mantığı var. Kendisi 10'a kadar çalışıyorsa benim de o saate kadar durmamı istiyor. İş olsa, mesai olsa kalayım yapalım. Ama elimde iş yok, sadece oturup onun çıkmasını beklememi istiyor. Gerçekten inanamıyorum. Şu ana kadar tabi ki o kadar beklemedim. Büyük konuşmak istemiyorum ama bekleyebileceğimi de sanmıyorum. Hiçbir şey öğrenmeden çalışmak, bir manyakla çalışmak, yoğun çalışmak... Bunlar belki aşılabilir. Ama işim olmadığı halde beklemek... Bilemiyorum gerçekten. Aslında iyi davrandığı anlar da oluyor ama...

Allahım neden? Yani 5 senelik kariyerimde 6. iş yerim ve bunların 3 tanesini CV'me bile yazmıyorum. Neden ben normal insanlara denk gelemiyorum? Yani cidden o kadar zor olmamalı.  Bu şirkette bu kadınla çalıştığım anları kendim için faydalı hale getirmek için bir yol bulmalıyım. Kendimce, elimden gelenin en iyisini yapmak ve bana iş vermediği boş zamanlarda toefl çalışmak gibi bir plan yaptım. Hatta saçma sapan bir şekilde onunla beklememi istediği günlerde de bunu yapabilirim belki. Gerçi öyle alıştırmamaya çalışacağım, ama illa ki beklediğim günler olur. Akşam 10'a kadar olmasa da 7'ye kadar falan zaten orada olurum heralde. Ben de ingilizcemi mükemmel hale getirip toefl çalışırım.

O kadar boktan bir durumdayım ki, bu bokun içinden kendime nasıl faydalı bir şey çıkarırım derdindeyim. Daha fazla iş değiştiremem. Bu şirket ismi bilinen, piyasada tanınan, CV'de iyi duracak bir şirket. Ben burada 2 senemi harika da geçirsem boktan da geçirsem gittiğim iş görüşmesinde bir şey değişmeyecek. Yine önemli olan benim ne kadar kalifiye olduğum olacak. O halde ben de kendimi kalifiye hale getirmeye bakarım. Sanırım zaten başka çarem de yok. En azından içinde bulunduğum süreci en az yarayla ve en çok faydayla atlatmaya bakacağım.

Sonuçta hayat kısa ve keyif alabildiğimiz kadar almamız gerekiyor. Ama nasıl... Cidden bazen neyi sevip neyi sevmediğimi dahi sorguluyorum. İnsanlar, sosyal medya... Bizi öyle bir hale getirdi ki bir şeyi gerçekten sevdiğimiz ve istediğimiz için mi yapıyoruz yoksa yapmamız cool görüneceği için mi yapıyoruz emin olamıyorum..

2 Temmuz 2019 Salı

DEGİSKENLER

Merhaba!

17 saatlik bir mesainin sonunda eve gelip duşumu aldıktan sonra, ıslak saçlarımla yazmaya başladım. Uzun süredir yazmayanlara çok sinirlenirdim ama iş hayatı izin vermiyormuş. Ofis avukatlığını bırakıp şirket avukatlığına geçtikten sonra her şey aşırı derecede yoğunlaştı. İşten çıkıp okula gitmek, akşamında yemek ve duş alıp yatmak bütün zamanımı aldı. Hobilerimden hiçbirini yapamaz, kitap okuyamaz oldum. Ama şu an hepsine değmiş gibi hissediyorum. 10 dersten 9 tanesini tamamladım. Tek bir dersim, bir projem ve bol bol zamanım var. Ayrıca aynı dönemden arkadaşlarımla mezuniyete katıldım ve gerçekten harika bir gündü. Okuldan en büyük kazanımlarımda biri de arkadaşlarım oldu. Sınavlar biteli çok olmadı ve ben işten sonra doğrudan eve geldiğimde ne yapacağımı bilemez halde etrafa bakarken buldum kendimi. Önce netflixe sardım ama bu stressiz süreç çok kısa sürdü.


Çalıştığım şirket gerçekten oldukça gaddar ve acımasız insanlara aitti. Kim olduklarını söylesem baya şaşıracağınıza eminim ama tabi ki söylemem mümkün değil. Bu insanlar hem şirket yönetmekten hem de insan yönetmekten aciz olduklarından, hem herkesi zarara uğrattılar hem de herkes onları zarara uğrattı. Kimseye güvenleri kalmadığından, şirket için çok severek çalışan işçilere dahi mobbing uygulamaya ve hatta çoğunu işten çıkarmaya başladılar. Kalanlara ise çok ağırşartlar içeren bir gizlilik sözleşmesi imzalatmaya kalktılar. Her ne kadar sözleşme hukuken işçilere karşı geçerli olmasa da benim avukat olarak imzalamam kesinlikle mümkün değildi. Hem kanundan kaynaklanan gizlilik yükümlülüğüm, hem mesleğime duyduğum saygım buna engel oldu. Tabi bir diğer önemli sebep de bu sözleşme geçersiz olsa dahi bu şirket sahiplerinin bir dava açılması ihtimalinde hakimleri satın alabilme ihtimaliydi. Onlar karşısında kazanmam çok olasılık dahilinde olmayabilirdi. Sonuç olarak imzalamadım. İmzalamam için baskı yaptılar, imzalamazsam işten çıkarılacağını üstü kapalı bir şekilde hatta açık bir şekilde söylediler. Çıkarın dedim. Çıkardılar. İşe iade davası dahi açmayacağım kadar zavallı insanlardı. 

Ben işten çıkarılacağımı anladığım anda hemen cv göndermeye başladım. Çok şükür ki işten çıkarılmamdan çok kısa bir süre sonra sonuç aldım. Bir haftadır başka bir şirkette, çok daha iyi bir şirkette çalışıyorum. Süreç çok yorucuydu, çok kırıldım. Ama sonuçta bu süreç benim için çok daha iyi bir şekilde sonuçlanmış oldu. En karanlık an şafak sökmeden önceki anmış gerçekten de. En çok üzüldüğüm, biricik çalışma arkadaşım Harley ile ayrılmamız oldu. Şirkette çalıştığım 8 ayın tamamında birlikteydik. Uzun araba yolculukları, öğle yemekleri, dertleşmeler derken en yakın arkadaşlarımdan biri haline geldi. Tabi ki şimdi dışarıda görüşmeye devam ediyoruz ama her gün birlikte çalışmayı çok özleyeceğim.

Şubat ayından beri hayatımdaki başka bir gelişme ise İstanbul’un ayrı eve çıkmasıydı. Ben zamanımın çoğunu onda geçirdiğimden eve geldiğimde annem ve kardeşimle birbirimizi oldukça özlemiş oluyoruz. Dolayısıyla çok uzun zamandır ciddi bir tartışma yaşamadık. Yani resmen hayat kalitem yükseldi diyebilirim. 

Yarın yeni iş yerimde 6. Günüm. Kendimi henüz tam olarak ait hissetmiyorum, mahsun mahsun etrafa bakıyorum. Ama şirket güzel işler yapıyor. Bu sefer güneş enerjisi değil, jeotermal enerji ile elektrik üretiyoruz. Ülke ve dünya için güzel işler yapan bir yerde çalışıyor olmak da beni çok mutlu ediyor.

Bakalım ilerleyen süreçte de böyle düşünecek miyim.. 

Siz neler yapıyorsunuz, hayat nasıl gidiyor?


Çok öpüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...