25 Şubat 2020 Salı

Anksiyete Sen Mi Büyüksün Ben Mi?

Anksiyete kalp krizine sebep olabilir mi acaba? Bir kalbim, bir midem, bazen ikisi birden... Tıkanıyor ve sanki üzerinde çok büyük bir yük varmış gibi hissediyorum. Nefes alamıyorum. Birisi avuçlarının arasına alıp sıkıyor mu desem, yumruk yemek gibi mi desem... Gerçekten her an ağlayabilirim ama ağlarsam da rahatlamam gibi de. 

Daha önce başka bir yolla hayatımı mahveden anksiyete, psikologumun yardımıyla tam mekanı terk etmişti ki... Benim beynim anksiyete ile yaşamaya alıştı da onsuz yapamıyor mu acaba? Veya ben drama bağımlı mıyım? Şimdi düşününce, hayatımın hiçbir döneminde -her şeyin yolunda olduğu dönemler dahil- ben tam mutlu olmadım. Çocukluğumla ilgili hatırladığım şeyler zaten genelde karanlık ve mutsuz. Lise 1'deyken babamın uyuşturucu zulasını bulup anneme söylediğimde ve onlar boşandıklarında beni birkaç sene idare edecek drama kavuşmuştum. Ama sonra İstanbul'la tanıştım. Her şeyi yapabilirim gibi, hayatta keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca şey var ve bizim harika hayatımız bunları keşfetmekle, birbirimizi keşfetmekle geçecek gibi... Umut dolu bir hayat. Hala da aynı hissediyorum, hatta çok daha fazlasını. İstanbul'la birlikteyken istediğim üniversite ve bölümü de kazandım. Sonra da her şey harika gitmeye devam etti. Ama bir yandan beynimin çoğunlukla anksiyete ile dolu olduğu, güzel anlarımın tadını çok zor çıkardığım bir hayat. İstanbul'u da kendimi de çok yorduğum ama birbirimize olan sevgimizin gıdım azalmadığı yıllar.. Psikologa gitmeye karar verip de bir süre devam edince, bir şeyler çözüldü sanki. Kısa bir süre de olsa her şey gerçekten yolunda olmuştu. Gerçi o zaman da sevdiklerimi kaybetme korkusu, kötü rüyalar, telefon iki çalışta açılmayınca meraktan geçirilen sinir krizleri...Neler yaptım neler o krizler yüzünden. Yer yer sakinleştirici haplar kullansam da çok işe yaradığını söyleyemem.


Üniversite bitti, iş hayatı başladı. Anksiyete şekil değiştirdi ama beni hiçbir zaman terk etmedi. Bazen ölmek istedim, çünkü ancak o zaman geçeceğini düşünüyordum. Bazen de, anksiyeteyi yendiğimi düşündüğüm küçük anlarda hayatı ve bu mücadelesini daha çok sevdiğimi hissettim. Bazen yolda bile gülümseyerek yürümeme sebep olacak kadar mutlu hissedip, gece gördüğüm bir rüya nedeniyle her şeyin mahvolacağına aşırı inanarak geçirilen günler yaşadım.

Anksiyetenin iki kılığı vardı. Biri şu yukarıda yazdığım, umut dolu hissederken dahi peşimi bırakmayan kılığı. Beni şu ana kadar en çok zorladığını düşündüğüm oydu. Psikologa gittiğimde bir miktar çözülmüştü ama yeni kılıklar buluyordu sürekli. Yaklaşık bir yıl önce daha fazla dayanamayacağıma karar verip tekrar psikolog arayışlarına başladığımda, kendisi de psikolog olan bir arkadaşımın yönlendirmesi ile buldum, kendisine Floransa diyelim, çünkü gördüğümde bana en çok huzur veren şehir oydu. İlk başladığımda daha iyi hissetmeye hemen başlamıştım; para sıkıntısı ve işsizlik korkusu da üstüne gelince devam edemedim. Halbuki kendisi ödemelerinizi hemen yapmanıza gerek yok, yeter ki ara vermeyin diye uyarmıştı. Sonrasında yeni iş bulmam, düzenimi oturtmam, maaşımın yükselmesi ile mutlu olduğuma kanaat getirdim ve anksiyete hello, ben buradayım merak etme, birlikte yine mutsuz olabiliriz dedi. Beynim bu teklife hemen atladı pek tabi ki. Hızla Floransa ile iletişime geçtim ve terapilere tekrar başladık. Sorunumun çözülmesi birkaç seans sürdü ama gerçekten bu süreçte çok fazla şey gün yüzüne çıktı. Hayatta bu kadar çok korku ve hayal kırıklığına, bu kadar çok travmaya sahip olduğumu asla bilmezdim. Sorunum çözüldü gibi hissettim. Bu arada da İstanbul'la aşırı mutluyduk, geleceğe yönelik planlar yaptık. Ben maaşıma zam aldım ve ne zamandır hayalini kurduğum için kredi çekerek araba almaya, böylece bir yatırım yapmaya karar verdim. Allahım dedim, bu mutluluk da neyin nesi?

İnanın diyorum size, ben hayatımda böyle bir anksiyete krizi yaşamadım. Hayatım alt üst oldu. Hala tam kendime gelebildiğimi söyleyemem. Açıkçası anksiyete öyle bir şey ki sizin çarpık ve yanlış düşüncelerinizi destekleyen en küçük ayrıntıları dahi yakalayıp somut delillerle saldırdığını sanıyor.

Kalbimin üzerine oturan ve yer yer mideme geçiş yapan fil, Floransa ile yaptığımız bir seans ile biraz hafiflediyse de, uzun uzun dua etmem ve Allah ile dertleşmem sonucu baya kalkıp ağırlığını azalttı. Yavaş yavaş gidecek gibi hissediyorum ama saniyelik düşüncelerle kalbimin üzerinde hoplamıyor değil.

Çok ama çok yorgunum. Ama kesinlikle yatıp uyumak, uzun uzun boş boş duvara bakarak dinlenmek ile atılabilecek bir yorgunluk gibi değil bu. Aksine konuşarak, hayatın içinde olarak ve böylece unutarak atılabilecek bir yorgunluk. Daha çok param olsaydı seans sayısını haftada 2'ye çıkarırdım. Ya da bilmiyorum belki biraz kendimi dinlemem gerekiyordur.

Bunu yaşayıp aşabilen var mı hiç? 

20 Şubat 2020 Perşembe

ANKSİYETE BUNA İZİN VERMEZ

Çook uzun zaman geçti... 

En son kedi tırmalaması yüzünden kuduz aşısı oluyordum. Son aşımı, Sofya Hanım’dan açıkça izin alarak sabah işten önce hastaneye gidip yaptırdım. Hastane çok sakindi ve hemen yaptırıp çıktım. Hayatımdaki kuduz aşısı bahsini de böylece kapatmış oldum. Peki bu olaydan ders aldım mı? Tabi ki hayır. Yolda gördüğüm her türlü kedinin köpeğin üzerine atlamaya devam ediyorum. 


2019 yılının Ekim hayatı hayatımın açık ara en yoğun ayıydı. Birer adet ruhsat töreni, aile tanışması, kız isteme, kına, düğün, nişan, aileyle tanışma, şirkette açılış kutlaması ve parti... Filmekimi'nden sadece bir tanecik film izleyebildim, o derece yani.

29 veya 30 Eylül'dü, büyük dayımla birlikte, kardeşimin kız arkadaşı Milano’nun ailesiyle tanışmaya gittik.

5 Ekim Cumartesi, Parisle Filmekimi

Frankie diye bir filme gittik. Kötü değildi ama çok boştu sanki. Sonra Ara Cafe’ye gidip kahve sigara yaptık. Sonra da İstanbul’a geçtim. Güzel ve sakin bir başlangıçtı..

6 Ekim Pazar, Annemle Alışveriş

Kuzenim Barcelona, Almanya'da evlendi ama İstanbul’da düğün yapılacaktı. Düğün 19 Ekim'de olmasına rağmen hala elbisem yoktu. Bütün gün anneme ve bana elbise baktık. Sonunda karar verebildik ve birer tane elbise aldık. Bir haftasonu böyle bitti.

9 Ekim Çarşamba, Kardeşimin Ruhsat Töreni

Kardeşim de avukat olduu! Ve ruhsat töreni tabi ki o kadar gün arasında Ekim ayının ortasına denk geldi. Ama olsun, çok güzeldi. Cübbesini avukat ablası olarak ben giydirdim. ♡

10 Ekim Perşembe, İzmir’de duruşma

Çok yorgun değilmişim gibi bir de günübirlik İzmir duruşmasına gittim geldim. Gitmişken de Kordon sahilde biraz hava aldım. Ama Kordon sahili pek sevmedim ya. Ayrıca da İzmir’i sevsem de nesini büyüttüklerini hiç anlamadım. Tatil yerleri güzel ama şehir içi baya kötü. Trafiği İstanbul gibi, insanları daha kaba. Sürücüler asla birbirlerine yol vermiyor, asla sinyal vermiyorlar. Yol vermeleri gereken her seferde sinirleniyorlar. Ara sokakları falan da pis, ayrıca hiiiç park yeri yok.

12 Ekim Cumartesi, Prag’la Kilyos

Hem biraz ara vermiş olalım, hava alalım, hem de fotoğraf çekelim dedik. Atladık arabaya Kilyos'a gittik.

13 Ekim Pazar, Kız İsteme

Milano’yu istemeye gittik. Yemek, sohbet, tuzlu kahve derken o gün de öylece geçti. Ben kardeşimin evleniyor olduğunu çok idrak edemedim.

16 Ekim Çarşamba, Santral Açılışı

Benim çalıştığım şirket enerji şirketi. Türkiye'nin tek seferde en çok elektrik üreten santralinin açılışı, tabi ki Ekim ayına denk gelmeliydi. Sabah 4’te kalkıp havaalanına gittik, sonra İzmir’e. Oradan da Manisa’ya. Önce açılış, kurdele kesimi, santral gezisi. Sonra İzmir’e dönüş, otele yerleşip akşamki parti için hazırlanma aşaması ve rakılı yemekli parti. Dans fotoğraf derken gece oldu. Hep birlikte çıktık bu sefer de otele 5 dk mesafedeki Alsancak sahile gittik. Yattığımda saat sabah 4'e geliyordu..

17 Ekim Perşembe, Arabuluculuk ve Kına (ne?)

Bir süredir tebliğ edilmesini beklediğimiz arabuluculuk görüşmesi Ekim ayının ortasına denk geldi tabi ki. Hem de Manisa’da. Sabahın köründe toplu kahvaltı, sonra da havaalanına yani İstanbul’a dönüş vardı ama ben İzmir havaalanından araba kiralayıp Manisa’ya geçtim. İlk defa araba kullanırken yol asla bitmedi ve ben çok sıkıldım. Uçaktan 3 saat önce havaalanındaydım ve daha erken saattekilerde hiç yer yoktu. Akşam Barcelona’nın kınası vardı ama yetişemedim. Belki sonuna yetişirdim ama yorgunluktan ve uykusuzluktan öldüğümden doğrudan İstanbul’a (sevgilime) geçtim. :)). O kadar çok şehir saydım ki sevgilim diye belirtmesem anlaşılmayacaktı muhtemelen.

19 Ekim Cumartesi, Barcelona & Moscow Düğün

Bizim Rus damada da isim vereyim dedim sonra tekrar bahsi geçebilir çünkü. Düğüne yakınlarımız geldi sadece 80 kişi falandık. İstanbul gelmedi çünkü dayımlarla daha tanıştırmamıştım. . Ama o kadar eğlendim ki... Asla bir düğünde o kadar eğleneceğimi düşünmezdim çünkü düğünleri falan hiç sevmem. Ama resmen sahneden inmedim. Barcelona’nın ablası olan kuzenim Sidney ile resmen sahneden inmedik, millet oturdu bizi izliyor o derece dans ettik. Erik dalı ve halay, Alman-Rus pop kombinasyonu ile baya değişik ve eğlenceli bir akşamdı. Ertesi gün kulaklarım hala kısmen tıkalıydı.

25 Ekim Cuma, İstanbul’un Dayımlarla Tanışması

O kadar yıldır birlikteyiz ama İstanbul’u dayımlarla tanıştırmamıştım. Evlenmediğimiz sürece gerek yok diye düşünüyordum. Dayımlarla tanışması normal bir ailede babayla tanışması gibi düşünün işte. Beklediğimden çok daha güzel geçti aslında. Dayımlar baya sevdi, İstanbul'un mizah yeteneği sağ olsun dayımları bile güldürdü. Arada neden daha önce tanıştırmadığıma ve ne zaman söz keseceğimize dair imalar döndü ama çok takmadık. Sonuçta geceyi başarılı bir şekilde atlattık.


27 Ekim Pazar, Kardeşimin Nişanı

Yani şunu yazdığıma hala inanamıyorum gerçekten. İdrak etmem de aslında nişanda kardeşim ve nişanlısını, o süslü nişan masasının orada bırakmak zorunda kaldığımı fark etmemle oldu. Baya baya kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Bir sürü tanımadığımı insan vardı Milano'nun ailesinden. Nedense kendimi çok yabancı gibi hissettim başlarda. Ama ağladıktan sonra biraz rahatladım sanırım. Yine erik dalı damat halayı falan havada uçuştu. Tabi ki nişana İstanbul'um da geldi. Hem yıllardır benim kardeşim artık onun da kardeşi gibi, hem de dayımlarla tanışmış olduğu için zaten sorun olmayacaktı... Arabayla gelip beni (doğal olarak hjhkj), Barcelona ve Moscow'u aldı, dördümüz birlikte gittik. Ben dans ederken bir ara dayımlarla bir ara da ananemle sohbet ettiğini gördüm. :)) Bir sürü insan da gelip ay nişanlını da çok beğendik diyip durdu hhddkjhksfj. Kısacası benim için keyifli ve idrak edemediğim bir gün olarak geçti... 

Galiba artık kardeşimle sabaha kadar Age of Empires ve Call of Duty oynayamayacağımızı kabullenemedim....


Bir ay sonraya ışınlanalım...27 Kasım İstanbul'umun doğum günü olduğundan bu sefer yurt dışına çıkma planı yapmıştık. 5 günlüğüne Prag'a gittik. Çok anlatmaya gerek yok heralde, en kısa tabirle masal gibiydi. Bir günü de Çek Cumhuriyeti'ne sınır komşusu Almanya Dresden'e ayırdık. Tam da christmas marketler kurulmuş, her yer sosis, şarap ve sıcak çikolata kokuyor...Yani çok çok iyi gelen bir tatil oldu.

Aralık ayı, annem ve kardeşimle baya uzaklaştığımız ve tartıştığımız bir ay oldu. Ben bir süre İstanbul'da kaldım. Sonra düşündüm, düşündüm... Onların da kendilerince haklı oldukları noktalar vardı. ikisiyle de uzun uzun konuştum ve sonrasında aramız hiç olmadığı kadar iyi oldu. İstanbul'la da zaten her şey harika gidiyordu. Tek sorunum yöneticim Sofya Hanım'dı ve ben artık onu da umursamıyordum. Babamı da hayatımdan çıkardığım için üzüleceğim çok da bir şey kalmamıştı...

Ve anksiyete sahibi olan herkes çok iyi bilir ki.... ANKSİYETE BUNA İZİN VERMEZ.

12 Eylül 2019 Perşembe

Google Teshisi Koydu

Kedi tırmalasından sonra 3. aşımı olmaya yine Şişli Etfal’e gitmem gerekiyordu. Şirkette çok önemli bir toplantı vardı ve Sofya Hanım’dan izin almaya fırsatım olmadı. Nasıl olsa ilk gidişimde hemen yaptırıp çıkmıştım, ne kadar uzun sürebilirdi ki? Gittiğimde öğle arasıydı ve meğer sayın çok değerli sağlık çalışanlarımızın öğle arası 1.5 saatmiş. Dolayısıyla saat 13.30’a kadar beklemek zorunda kaldım. Bu arada yemek yiyeyim diye dışarı çıktım. Boğazımda kalaydı da yemeseydim, ayağım takılıp düşeydim de gidemeyeydim. O yemekten döndüğümde önümde 10 kişi falan vardı ama kuduz aşısı öyle hemen yap çık bir süreç değilmiş. On saat sıra bekledim, kayıt yaptırdım, aşı olmak için ayrı bir ömür bekledim. Gelen her çocuk ve yaşlıyı sistem önüme geçirdi. Çünkü o kadar olağanüstü ve insan canlısı bir ülkede yaşıyoruz ki hayatın hiçbir alanında denk gelmediğim ve asla kendim deneyimlemediğim muhteşem sistem yüzünden saat 14.40’a kadar aşı olamadım. Çok özür dilerim ama yaşlılar ya da çocuklar neden benim önüme geçiyor? Yani acil servis olsa tamam, ameliyat falan ediliyor olsak tamam, yani hayat memat meselesi olsa tamam ama aşı bu yahu! Sırasını beklese ölmez yani aşı bu.. Bir yandan ağlayan çocuklar, bir yandan dertlenen ve bir an önce aşı olmazsa gözü açık gidecek gibi bakan yaşlılar, bir yanda çocuklarına bağıran ve bir yanda hiç uyarmayan anneler... Arkamda oturan çocuğun sürekli sandalyeme vurmasıyla iyice gerilen sinirlerim... Ve beklenen an... Sofya Hanım’ın Nerdesin sen Moira diye telefonda bağırma anı. Bu olay Salı günü oldu ve biz ancak perşembe günü normale dönebildik yani o kadar kızgındı. Ve çok haklıydı. Şirkette yönetim kurulu başkanı ile toplantı var, şirket avukatı çıkmış ve 2.5 saattir ortada yok. İşe o kadar geç kaldım ki... Sofya Hanım çok afedersiniz ağzıma sıçtı. Bu olay yaşanmadan sadece birkaç saat önce bana burayı sana bırakacağım diye neredeyse şirket hukuk müşavirliğinin kapılarını açmıştı oysa ki... Neyse bir şekilde hallettim, gönlünü aldım...
Çarşamba sabahı uyandığımda, aşı olduğum kolumun üstünde uyuyor olduğumu ve köprücük kemiğimin yanındaki o boşluğun aşırı ağrıdığını hissettim. Aşı yüzünden olduğunu düşünerek bütün günü geçirdim. Ama akşam pilatese giderken aynı yerin şişmiş olduğunu fark ettim. Ve Google’a baktım. Bakmaz olaydım. Koyduğu teşhise göre kesinlikle lenfoma olmuştum. Çok yakın bir zamanda İstanbul’un çocukluk arkadaşının lenfoma olduğunu öğrenmiştik ve sinirlerimiz zaten bozuktu. Spor hocam da saolsun fazla özenli olduğundan beni alette değil de matta çalıştırdı. Ama ben elimi oraya götürdüğüm gibi elime beze benzeri bir şey geldiğini fark ettim. Sonra hocam tanıdığı bir eczacıyı aradı ve eczacı da saolsun aşının asla orada şişlik yapmayacağını, yapsa yapsa kolda yapacağını ve derhal doktora gitmem gerektiğini söyledi. Ama ağladım ağlayacağım. Belki de orada zaten bir şey vardı ve aşının ağrısı sayesinde fark etmiştim, belki doktor oraya bakacak ve derhal biyopsi yapmamız gerekiyor diyecekti. İlk düşündüğüm şey İstanbul oldu. Ben kaldırabilirdim ama o kaldıramazdı. Ve ilk defa hasta olup da sevdiklerine söylemeyen, dizilerdeki salak kızları anlıyordum. Ya da belki de bu ara dini inancım sarsıldığı için cezalandırılıyordum... Aklımdan geçen senaryoların tamamını buraya yazsam birkaç gün boyunca yazmam gerekir...

Sonuç olarak spordan hemen sonra taksiye atladığım gibi her zaman gittiğim özel hastanenin aciline koştum. Ağlamamak için kendimi ne kadar tuttuysam da başarılı olamadım. Önce asistan gelip tansiyonumu ölçtü ve yüksek olduğunu söyledi. O kadar korkuyordum ki zaten normal çıkması anormal olurdu.. Sonra acil hekimi geldi, neyse ki yaşlıcaydı. Hemen ağlaya ağlaya anlattım. Ben ağladıkça doktor babacan bir tavırla gülümseyerek içimin rahat olması gerektiğini, aşının ilk lenf bezlerini etkilediğini ve bu şişin de kısa sürede ineceğini söyledi. Ben ya inmeze, ne kadar süre içinde inmezse geleyim, bir test yapmak istemez miydiniz, yarın geleyim mi dedikçe doktor gülümseyerek gelmeyin dedi. İçim baya rahatlamış bir şekilde hastaneden çıktım. Hangi arkadaşımı aradıysam açmadı. Anneme ve İstanbul’a haber dahi veremedim çünkü onları boşuna korkutmak istemiyordum. Bu olayda benden daha çok korkup üzülecek birileri varsa onlardı...

Taksiye atlayıp eve geri döndüm. Bu arada telefonu sonunda arkadaşlarımdan biri açtı da ona anlattım. Şişlik de ağrı da ertesi güne inanılmaz azalmıştı...

Yani aslında o kedi beni tırmaladığı an gerçekten sinirli ve gergindi. Kafasını okşayıp okşamama arasında baya arada kalmıştım. Sadece bir anlık karar yüzünden yaşadıklarıma bakın. O an o kediyi okşamasaydım hiç aşı olmaya gitmek zorunda kalmayacaktım. Sofya Hanım’la aramız hiç gerilmeyecekti. Hasta olduğumu sanıp acile gitmeyecektim. O iğrenç freak show hastanede aşı olup hastanenin ortasına kusmak zorunda kalmayacaktım. Verdiğim karar hayatımın bir kısmında nasıl etkiler yarattı. Beni baya düşündürdü bu durum. Bir saniye içinde yaptığımız küçük bir hareket kim bilir neleri değiştiriyor ve biz farkında dahi olmuyoruz...

6 Eylül 2019 Cuma

Çünkü Hayattaki Tek Eksigim Kuduz Aşısı Olup Sisli Etfale Kusmaktı

Merhaba!

Blog aracılığıyla tanıştığım bir arkadaşımla mailleşirken yazı yazıp son zamanlarda yaşadığım saçmalıkları anlatasım geldi.

Paris'le kahve içmiş eve dönüyorken sokakta daha önce görmediğimiz bir kedi gördük. Bizim kedilerden biri ona saldırmaya çalıştığı için korkmuştu. Bizim kediyi uzaklaştırdıktan sonra seveyim dedim, sadece kafasını okşamak istemiştim. Elime patisiyle hızlıca vurdu ama patisi de o kadar yumuşaktı ki hiç anlamadım. Bir baktım ki bildiğin kanamış. İnsanların yine mi kedi sevmeye çalıştın sonunda kuduz olacaksın falan demesiyle neden bu ihtimali hiç düşünmediğimi düşündüm. Google'a yazmamla hastaneyi aramam bir oldu zaten. Meğer kuduzun tedavisi yokmuş ve yakalandığın zaman aşılı değilsen kesinlikle öldürüyormuş. Uğradığın yaralanmadan sonra gerekli dozda aşıyı olursan da aynı şekilde koruyormuş. Ama maalesef ki özel hastaneler bu aşıyı yapmıyormuş. Bana en yakın devlet hastanesi ise Şişli Etfal'di. İstanbullular bilir ki Şişli Etfal bir cehennemdir. Yine de, ilk aşı deneyimim o kadar kötü değildi. Doktor çok ilgili, hemşire çok eli hafif, süreç de hızlı olunca hiçbir problem yaşamadım. Sonraki dozlarım 30 Ağustos, 3 Eylül ve 10 Eylül'de yapılacaktı. 


30 Ağustos'ta aşı merkezi kapalı olduğundan acil bölümüne gittim. Ama aç gittim. Siz siz olun aşı olmaya tok gidin. Oradaki hemşire de saolsun o kadar hızlı bir şekilde iğneyi sokup enjekte etti ki canım yandı ve iğne hassasiyetim geri geldi. Yani her iğne olduğumda gelen göz kararması ve bayılma. Aç olmamın da etkisi olsa da kendimi tanıyordum ve o his geri gelmişti. Acil bölümünden çıkıp yukarı doğru yürürken gözlerim kararmaya başladı. Her ne kadar normal davranmaya, derin nefes almaya çalışsam da düzelmedi ve son bir çabayla yanından geçtiğim bir banka oturdum. Resmi tatil olduğundan hastane bomboştu. Ben oturunca gözlerim daha fazla karardı ve birkaç saniye sonra hiçbir şey göremez hale geldim. Saniyeler geçtikçe kulaklarım da tıkanmaya ve tüm vücudum kasılmaya başlamıştı. Bayılmama birkaç saniye kala aklıma dizlerime kapanmak geldi. Gerçekten de oturduğum yerde başımı dizlerime koyduğum an görme yetim geri gelmeye başladı. Ama görme yetimle birlikte başka bir şey daha geliyordu. İnanılmaz bir mide bulantısı! Sadece birkaç saniye içinde yere kusmaya başladım. 3 postadan sonra kendime geldim. Doğruca geri acile gidip elimi yüzümü yıkadım, ağzımı çalkaladım. Sonra doooğru hemşireye. Hem aşının etkisi açısından sorun olup olmayacağını sordum hem de bir güzel payladım. Sonuçta o kadar acı verici şekilde iğne yapmak zorunda değildi. Kolumun gergin olmadığından emin olmalı ve aşıyı yavaşça enjekte etmeliydi. Beni çok sallamadı.

Neyse ki o gün İstanbulumla masaj randevumuz vardı da biraz rahatlayıp kendime geldim...

Ama 3 Eylül'deki aşı sonrası maceralarım daha da sinir bozucu olacaktı..

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Şerife

           Türkiye'de kadın olmak, eskiden daha zormuş...
    

         Çok güzel bir kız yaşarmış köyün birinde. Sarı saçlı, ela gözlü... Büyük hayalleri varmış, fırsat verseler neler neler yaparmış bu dünyada. Daha çocukmuş, ne hayatı keşfedebilmiş, ne kendisini. Ama çok istekliymiş keşfetmek için, öğrenmek için. Büyümeyi sabırsızlıkla bekliyormuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş, genç kızlığa adım atmış....


         Bir gün misafirler gelmiş eve, onu istemeye. Evlilik ne demek, mutluluk ne demek, onu ne mutlu eder ? Henüz bu soruların cevaplarını bile bilmiyorken hiç tanımadığı bir adamı mutlu etmesi gerekiyormuş. Kabul etmeme şansı zaten hiç olmamış. En kısa zamanda düğünleri yapılmış, sıra gerdekteymiş. Kız ilk defa doğru düzgün görecekmiş adamın suratını. Daha önce istemeye geldiklerinde görmüş ama kızın sürekli yere bakıyor olması gerektiğinden tam seçememiş, başını kaldıramamış ki... İlk defa yüzünü göreceği bu adamla bir kaç dakika sonra yatağa girecekmiş. Yaşı daha çok küçükmüş ve çok korkmuş. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğini o an anlamış genç kız. "Gerçekleşecek olsaydı, 'hayal' denmezdi." diye düşünmüş. Duvağının altından adamın ayaklarını görmüş, yaklaşmış adam kıza. Sonra duvağın altını tutan ellerini görmüş. Biraz kırışık mı ne ? Adam duvağı sertçe kaldırmış. "Böyle yapılıyor demek." diye düşünmüş kız. Adam kızın suratına pek bakmamış, iyice yaklaşmış, ona dokunmuş. Daha önce hiç görmediği bir adamın ona dokunmasıyla sarsılmış kadın, bir adım geri çekilmiş istemeden. Adam kızı kolundan tutup kendine çekmiş. Kız bir an annesini düşünmüş, istemediğini söylese onu geri eve alırdı belki ? "Annem, 'istemiyorum, yanına geleyim' desem, beni kurtarır mı ki ?" diye düşünmüş, ama zaten istemediğini söylediğinde kadınlık görevini yapmasını söyleyen annesiymiş. Adamın nefesinin kokusu kızı rahatsız etmiş. Ama madem görevi buymuş, yapacak neyi varmış ki başka ? Adam kızı öpmeye başlamış. Teninin kokusu, nefesinin kokusu, tamamen yabancı olan eller... Canı yanmış kızın, ağlamış, gözyaşlarıyla güneş doğmuş.



       Yıllar geçmiş. Genç kadın öğrenmiş adamla yaşamayı. Adam çok sert biriymiş, hiç sevgi yokmuş içinde. Kadın kendine başka alışkanlıklar bulmuş, iplerle küçük çantalar dokuyormuş, püsküller dikiyormuş kumaşlara, bir tanesine de püskül yerine kendi saçlarından bir tutam dikmiş. Kumral rengi saçları varmış artık. Kendi saçından eklediği bu el işini küçük oğluna vermiş. Biricik oğlu... Genç kadın kısa zamanda hamile kalmış ve oğlu dünyaya gelmiş. Adını Şükrü koymuş. İlk göz ağrısı, dayanağı... Sonra kadın tekrar hamile kalmış, bu sefer de kız olmuş. Tekrar hamile kalmış, bu sefer de ikiz çocukları olmuş. Dört çocuk yeterliymiş genç kadına göre, daha fazla yapmak istememiş. Ama adam birlikte olmak istiyormuş sürekli, hamile kalmayı nasıl engelleyebilirmiş ki ? 


       Kadının aylık dönemi gelmiş, ama bir terslik varmış. Gecikmiş. Hemen kocasına hamile olabileceğini söylemiş. Adam o kadar sinirlenmiş ki... Kadının daha fazla hamile kalmasını istemiyormuş, "Yeter artık, ne biçim kadınsın, nasıl tekrar hamile kalırsın !" diye kadına bir tane vurmuş, bir tane daha... Kadın çok korkuyormuş. Neden tekrar hamile kalmış ki ?? Ne yapacağını bilmiyormuş. "Bir yolu olmalı..." diye düşünmüş. Köyde bu işlerle ilgilenen bir kadın varmış. Otları karıştırıp ilaçlar yaparmış. Gitmiş ona, bebeği düşürmek istediğini söylemiş. Kadın kınayla birkaç bitkiyi karıştırmış ve kadına vermiş. Hepsini içmesini söylemiş. Kadın hemen içmiş. Ama içtikten sonra kendini hasta hissetmeye başlamış. Yatağa düşmüş. 3 gün hiç kalkamamış yataktan. Kocası iyice sinirleniyormuş. Kadın çok korkuyormuş. 4. sabah kocası odun kesmekten gelmiş, kadın hızlıca kalkıp bir çay koymuş, kahvaltı hazırlaması gerekiyormuş adama. Adam hiç kendi yemeğini çıkarıp yiyebilir mi, olur mu öyle şey, kadın hazırlamalı...



        Adam kadına bağırmaya başlamış "Kahvaltıyı daha hazırlamadın mı ! Daha yeni mi kalkıyorsun !" Kadın cevap vermek istemiş "Hastay..." Lafını bitirememiş. Adam kadının sırtına öyle bir tekme atmış ki, kadının sesi kesilmiş. İlk dayağı değilmiş, son da olmayacakmış, kadın dayağa alışmış ama bu sefer farklıymış. Adam tekme atar atmaz kadın kan kusmaya başlamış. Saatler geçmiş ama kadın iyileşmiyormuş, kan kusmaya devam ediyormuş. En sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Ama köyde nerede doktor ? Baya yol gitmeleri gerekiyormuş. Yürümeye başlamışlar. Kadının sırtına bir battaniye örtmüşler, ama öyle yumuşak battaniye anlaşılmasın, keçeden, sert bir yollukmuş. Kadın yürürken öksürmeye, kan kusmaya devam ediyormuş. Başı dönmüş, dengesini kaybetmiş. Derenin yanından geçerken battaniyenin bir kısmı ıslanmış. Adam çok sinirlenmiş, kadına biraz daha vurmuş, düzgün yürü diye... Zor da olsa hastaneye varmışlar. Kadını yatırmışlar, ama bir daha hiç kalkmamış. Doktor demiş ki "Karaciğerin zerresi kalmamış." Güzeller güzeli kadın, 'hayal'lerin gerçekleşebileceğini öğrenemeden ölmüş. 


       Belki de kurtuluşmuş ölüm onun için. Peki ya çocukları... Son nefesinde yine onları düşünmüş Şerife. Acaba demiş, büyüyünce hatırlarlar mı beni ? Yoksa kısa zamanda yüzümü, sesimi unuturlar mı ? Şükrü saçımı saklar mı acaba ?

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Sevgi Gerçekten de Emekti

Artık babamla görüşmemeye karar verdim. Onu tamamen hayatımdan çıkarmam tabi ki mümkün olmayacak ama eskisi gibi telefonda sohbet edip iş çıkışı buluşmayacağım.

Annemle babam, benim babamın zulasını bulmam ve babamın uyuşturucu bağımlılığı yüzünden, ben lise 1'deyken boşandılar. Annem kardeşimi ve beni büyütmek için ara verdiği mesleğine geri döndü dönmesine ama çok düşük bir maaşla başlamıştı. Para elinde nasıl bereketlendi, o parayla bir ev nasıl döndü bilmiyorum ama kısa zamanda çok daha iyi bir duruma getirdi, kardeşim ben ve annemden oluşan çekirdek ailemizi. Babam evden ayrıldıktan sonra 5 kuruş destek olmadı desem yeridir. Annem kendisi için hiçbir şey istemese de bizim okulumuz devam ettiğinden hakim inanılmaz az bir rakamda nafakaya hükmetmişti. Babam o nafakayı hiçbir zaman ödemedi, annem de hiçbir zaman istemedi. Arada kardeşime ve bana harçlık vermeye çalışması dışında hayatımızda babamın maddi-manevi zerre kadar katkısı olmadı. He sanmayın ki destek olamayacak biriydi. Uyuşturucu, alkol ve sigara için hep parası vardı. Çok dramatik şeyler yaşandı. Burada babamı neden hayatımdan çıkardığıma kimseyi ikna etmek zorunda değilim. Bir keresinde biri yorum yazmış, sevgilim yanımdayken babamla görüşmediğim için kötü evlat benmişim. Babam uyuşturucu için aileyi dağıttıktan sonra benim aldığım psikolojik yaraların çoğunu bıkmadan usanmadan, bana sorunlu yaftası yapıştırmadan İstanbul tedavi etti. Ben İstanbul'la babamı ruhsat törenimde tanıştırdığımda babam İstanbul'a dönüp de bir tane soru sormadı. İnsan kızının hayatındaki insanı merak etmez mi? Arayıp nasılsın, nasıl gidiyor, istanbula selam söyle demekle baba olunmuyor. 

Kimseyi ikna etmek zorunda değilim derken yine kendimi savunurken buldum. Neyse. Kimse babasız yaşamak istemez bence, bir insan babasını hayatından çıkarıyorsa onu bir şeyler onu çok zorlamıştır. 

Neden bir anda böyle oldu derseniz, yıllardır yaptıklarına rağmen onu bir baba değil de bir arkadaş gibi görmeye çalışarak onunla konuşmaya, buluşmaya başlamıştım. O da insan diye düşünmüş, ilişkimi iyi tutmuş ve bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını sanmıştım. Hatta telefonu babacım diye açıyor, o aramadığında ben arıyordum.  Ama saolsun yine beni hayal kırıklığına uğratacak, sinirlendirecek bir şey yapmayı başardı. Annem bizimle ilgili bir konuda konuşmak için babamla buluşmuş ve anneme o kadar kaba davranmış, o kadar kırıcı şeyler söylemiş ki... Bana ne yaparsan yap ama yıllarca hem annelik hem babalık yapan canım annemin kalbinin minicik bir parçasını kırarsan, hatta kırmayı bırak bir çizik dahi bırakırsan benim için artık bir hiçsin baba. Hoşçakal.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Önyargı

En son yazıyı yazalı sadece birkaç gün geçti ama her şey düzelmeye başladı bile. Yöneticim artık gözüme o kadar da sayko gelmemeye başladı. Hatta aramız gayet iyi. O yüzden keyfim yerinde.

İnsanlara karşı çok önyargılı olduğumu fark ettim. Küçük bir soğuma dahi hissettiğimde durumu içimde büyütüp gereksiz yerlere götürdüğümü ve en önemlisi de insanların yorumlarından çok fazla etkilendiğimi fark ettim. Yöneticimin adı Sofya olsun. Çok gergin olduğu bir dönemde biraz sert çıktığı ve biraz titiz olduğu için bir anda baya sorunlu olduğunu düşünmeye başladım. Tam o sıralarda da gerginliğimi fark ettiklerinden olsa gerek 2-3 çalışma arkadaşımın Sofya'nın çalışması zor bir insan olduğunu, benden önceki avukatın çok geç çıktığını, beklentisinin çok fazla olduğunu falan söylediler. Ben de kendi deneyimlerim ve bu yorumları birleştirince ortaya manyağın teki çıktı tabi. Bir de bana hiç doğru düzgün iş vermediğini dolayısıyla yaptığımın avukatlık dahi olmadığını düşünmeye başladığımdan iyice dellendim.


Ben durumu içimde büyüttüğümü ve çalışma ortamımı kendim için çekilmez hale getirdiğimi fark edince kendime dur demeyi başardım. Sofya Hanım'a oldukça güler yüzlü davranmaya, çalıştığı konularda yardımı ihtiyacı olup olmadığını sormaya ve yardımcı olmaya başladım. Sadece iki gün boyunca o çıkmadan önce çıkmaya yeltenmedim. Ve ikinci günün sonunda Sofya Hanım'ın tekrar güler yüzlü hale geldiğine ve Moira'cım ben biraz daha çalışacağım sen çık canım demesine şahit oldum! Ben tabi durur muyum, olur mu öyle yardıma ihtiyacınız varsa kalayım dedim, yok canım çık sen dedi. Bana daha nitelikli işler vermeye, dilekçelerinde fikrimi almaya başladı. Hatta bugün bir whatsapp mesajının sonuna öpücük atan emoji dahi koydu! 

İnsanlarla ilgili çabucak yargıya varmam, yargısız infaz yapmam konusunda yüzüme çarpan bir diğer olay da New York ile olan sohbetim oldu. Hatırlar mısınız bilmiyorum, "Bir Arkadaş Kaybetmek" yazımda New York ile olan tartışmamızı ve beni hayatından tamamen çıkardığını yazıp kendimi sorgulamıştım. Benim özrüm ve çabam sayesinde biz tekrar arkadaş olmayı başardık. İki gün önce iş çıkışı buluştuğumuzda konu babalardan açıldı. Ben kendi babamla ilgili bir problemden bahsedince, 9 yıllık arkadaşım, ilk defa babası ile ilişkisinden bahsetti. Meğer hiç de kolay değilmiş. Meğer New York öyle kolay bir şekilde yurt dışına yüksek lisansa gitmemiş, zorlanmış, miktarın yarısını kendi karşılamış, meğer babasından hiç doğru düzgün sevgi görmemiş... Ve ben, sanki her şeyi babasının parasıyla yapmış gibi onu suçluyordum.

Her şeyi babasının parasıyla yapsa ne olurdu ki? Benim babam yanımda olsa ve parası olsa ben kullanmaz mıydım? Ben de çoğu şeyi annemin parasıyla yapmadım mı? Ya da desteğiyle. Hayatımdaki baba boşluğunu dolduramayınca, insanların hayatlarında dolan boşluklar bana acı vermeye, sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Sanki herkes bir şeyleri birileri sayesinde yapıyor da, onlar olmasa yapamazlar gibi... Benim babam yanımda olmadığından ben yapamıyorum, ohh onlar nasıl da rahat yapıyor, yaparlar tabi para olduktan sonra... İşte bu cümleler, kendime acımaya başlamama, öz güvenimi yitirmeye başlamama sebep oldu. Bir şeyleri yapamamam dış etkenlerden kaynaklanıyor ama yapabiliyor olmam benden mi kaynaklanıyordu? Tamam herkes için hayatta bazı destekler var, bazılarının hayatında maalesef hiç destek yok.. Ama desteği olan insanları sanki kendileri hiç çabalamıyormuş, destekleri olmadan bir hiçlermiş gibi aşağılamaya ne zaman başladım? Bu aşağılamalar, insanların başarılarını küçümsemeler bendeki boşlukları doldurdu mu? Babamı insana dönüştürdü mü? Yurt dışında eğitim almamı veya ingilizcemin harika olmasını, en iyi yerlerde iş bulmamı sağladı mı? Tabi ki hayır. Kendimden utanmaya, kendimi ezik görmeye başladım. Şu an geldiğim noktada bunu tam olarak aşabildim mi bilmesem de en azından aşmam gerektiğini öğrendiğime seviniyorum. Çünkü ancak bundan sonra kendim için gerçekten iyi şeyler yapmaya başlayabilirim. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...